CAS ve İsviçre Federal Mahkemesi’nin 3 Temmuz Süreci İle İlgili Kararları (Güncellenmiş)

3 Temmuz sürecinde kulüpler UEFA ve FIFA’nın kararlarına karşı CAS’a başvurdular.

Fenerbahçe, CAS’a yaptığı başvurunun reddinden sonra CAS’ın kararını İsviçre Federal Mahkemesi’ne taşıdı. İFM iptal davasını reddetti.

3 Temmuz süreci devam ediyor. Trabzonspor, FIFA’ya yaptığı başvurunun reddi üzerine CAS’a başvurmuştu. CAS, Trabzonspor’un başvurusunu reddedince Trabzonspor İsviçre Federal Mahkemesi’ne başvurdu. İFM, Trabzonspor’un başvurusunu reddetti.

Türkiye’de süreç farklı düzlemde devam ediyor. ‘Kumpas Davası’ denilen bir dava sürüyor.

Kumpas Davası’nın UEFA, FIFA ve CAS kararlarına etkisi olmayacak. CAS bunu açıkça dile getirdi. CAS, yerel mahkemelerin ve UEFA’nın kararlarıyla bağlı olmaksızın sil baştan (de novo) yargılama yaptı. CAS, içeriğine itiraz edilmeyen tüm delilleri değerlendirdi ve Beşiktaş, Eskişehirspor, Fenerbahçe ve Sivasspor’un şike ve teşvik primi olaylarını karıştığını tespit etti.

3 Temmuz sürecinin spor hukuku boyurunu öğrenmek isteyenler CAS’ın ve İsviçre Federal Mahkemesi’nin kararlarını okumalılar.

Daha önce CAS’ın bazı kararlarının linklerini paylaşmıştım. O paylaşımdan sonra CAS ve İsviçre Federal Mahkemesi yeni kararlar verdi.

Aşağıda CAS ve İsviçre Federal Mahkemesi’nin kararlarının linklerini paylaşacağım. Yeni kararlar yayınlandıkça listeyi güncelleyeceğim.

İyi okumalar.

Kararların listesi aşağıdadır:

CAS 2013/A/3256 Fenerbahçe Spor Kulübü v. UEFA (İsviçre Federal Mahkemesi Kararı: 4A_324/2014)

CAS 2013/A/3258 Besiktas Jimnastik Kulübü v. UEFA

CAS 2014/A/3628 Eskişehirspor Kulübü v. UEFA

CAS 2014/A/3625 Sivasspor Kulübü v. UEFA

CAS 2015/A/4343 Trabzonspor v. TFF, UEFA and Fenerbahce

CAS 2015/A/4345 & 4347 Trabzonspor & Fenerbahce SK v. UEFA

CAS 2018/A/5746 Trabzonspor Sportif v. Turkish FA, Fenerbahce Spor Kulubu & FIFA (İsviçre Federal Mahkemesi Kararı: 4A_486/2019)

Millî Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelik Yayımlandı

Gençlik ve Spor Bakanlığı, Millî Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelik hazırladı.

Yönetmelik, 13 Haziran 2020 Tarihli ve 31154 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmelik aşağıdadır:

Okumaya devam et Millî Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelik Yayımlandı

2008 Spor Şurası “Spor Hukuku Ön Komisyonu Raporu” Hakkında Görüşlerim

Önceki yazımda, 2008 yılında düzenlenen Spor Şurası’ndan bahsetmiştim. Şura’nın spor hukuku ön komisyonunun hazırladığı raporu yayınlamıştım.

Bu yazıda ise ön komisyon raporu ile ilgili görüşlerimi paylaşacağım.

Görüşlerimi ön komisyon raporunu ve raporun planını temel alarak kaleme almıştım.

Ön komisyon raporuna ilişkin görüşlerim eksik olabilir. Raporumu tekrar okurken eksikleri fark ettim. Bununla birlikte, öngörülerimin gerçekleşmesine üzüldüm.

Şura’nın üzerinden 12 yıl geçti. Ön komisyon raporunun hukuka aykırılığı, dünya gerçeklerinden ne kadar kopuk olduğu ortaya çıktı.

  • Futbolda şike, teşvik primi aldı başını gidiyor.
  • Kulüpler, (eski) yöneticilerine borçlu hale geldi. Kulüpler battı.
  • Spor tahkimi çöktü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ali Rıza ve Diğerleri Kararı ile tabuta çivi çakmaya başladı.
  • Doping konusunda dünyada ilk 5’teyiz. Uluslararası raporlarda sporcuların, kulüp yöneticilerinin, federasyon başkanlarının rüşvet görüşmelerini okuduk. CAS kararlarını okurken Türk sporunun yolsuzluğa kurban edildiğini öğrendik.
  • Sporda şiddet önlenemiyor. Bakanlar, valiler, emniyet amirleri, belediye başkanları işin içinde.

Daha birçok olumsuzluk sayabilirim.

2008 Spor Şurası’nda bütün bu riskler dile getirildi. Maalesef bu uyarılar Şura sonuç bildirgesinde yer bulmadı.

Görüşlerim yüzünden hep azınlık içindeydim. Azınlık kalmaya devam ediyorum. Eleştiren, uyaran, öneriler sunan bir avuç hukukçu olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.

Karar alma mekanizması içinde değilim. Bu çarkın içine girmeyeceğim. Yöneticiler değişse bile bu yolsuz düzen içinde farklı sonuçlar alınabileceğine inanmıyorum.

Vicdanım rahat. Konuşuyorum. Yazıyorum. Tartışıyorum. Öğreniyorum ve öğretiyorum. Görüşlerim değişiyor ama özü asla değişmedi, değişmeyecek. Hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük için düşünmeye, yazmaya devam edeceğim.

Aşağıdaki görüşleri -12 yıl önce kaleme alındığını göz önüne alarak- okumanızı ve değerlendirmenizi rica ediyorum.

Eleştiri, görüş ve önerilerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

– — – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – 

GİRİŞ

Her devlet, federasyonların veya liglerin yayın haklarının merkezi veya bireysel satışına ulusal rekabet hukukunu uygulamaktadır.

Her devlet, spor sektöründeki işverenle sporcu işçi arasındaki sözleşmelere kendi hukukunu uygulamakta ve kendi mahkemeleri bu uyuşmazlıkları çözümlemektedir.

Her devlette, doğal olarak, yerel mahkemeler, ulusal hukuku temel alarak spor sektörünün çeşitli aktörleri arasındaki uyuşmazlıkları çözmektedirler. Böylece bu alanda binlerce karar ve buna bağlı olarak içtihat oluşmuştur.

Avrupa’da bugüne kadar ulusal hukukun uygulanmasının sporun özerkliğine zarar verdiği iddia edilmemiştir.

Avrupa Birliği de sporla ilgili politika oluşturmaya başlamıştır. Avrupa Birliği’nin sporla ilgili özel yetkisi bulunmamaktadır. Ancak diğer alanlardaki yetkileri aracılığıyla spor sektörüne müdahale etmektedir.

Avrupa Adalet Divanı’nın sporla ilgili onlarca kararı bulunmaktadır. Ülkemizde bilinen “Bosman Kararı” dışında, mahkemenin sporcuların serbest dolaşımı ve rekabet hukukuna ilişkin diğer kararları dikkat çekmektedir.

Avrupa Komisyonu ve FIFA ile UEFA başta olmak üzere diğer uluslar arası federasyonlar arasında çok şiddetli tartışmalar yaşanmaktadır. Zira Avrupa Komisyonu ve Avrupa Adalet Divanı bu federasyonların sadece bir özel hukuk tüzel kişisi olduğu gerçeği karşısında bunların Avrupa Birliği’ne ve Avrupa Birliği üyesi devletlere kendi kurallarını kabul ettirmelerine izin vermemektedir. Rekabet hukuku ve kamu düzeni açısından bu federasyonların birçok uygulaması Komisyon’a ve Avrupa Birliği Adalet Divanı’na takılmaktadır. Son olarak, “Meca-Medina Kararı” Avrupa Birliği’nin, spor kurallarını, federasyonların kararlarını, uygulamalarını her somut olayın koşullarına göre değerlendireceğini ve uluslar arası federasyonların, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin sporun özel yapısını ileri sürerek kendi başlarına hareket etmelerini engelleyebileceğini göstermiştir.

Türkiye’de ise durum tam tersi bir istikamette ilerlemektedir. Siyasiler üzerine polemik yapılabilecek çeşitli sebeplerle sporun içinde yer almayı tercih etmektedirler. Spor camiası da özellikle vergi indirimi veya affı, kulüplere vergi kolaylığı sağlanması; kulüplere ve federasyonlara arazi, taşınmaz sağlanması; spor dışındaki sektörlerde çıkar elde edilmesi; devlet yargısına tabi olmama, istedikleri gibi kural koyma ve kendi kendilerini yönetme gibi nice sebeplerle siyasilerle iyi geçinmeye önem vermektedir.

Bugün devletin spora müdahalesinin özerklikle bağdaşmayacağı ileri sürülmekte; devletin federasyonlar ve kulüpler üzerindeki denetim faaliyetlerinin özerkliği zedelediği iddia edilmektedir. Bu iddialar sonunda ise dünyanın hiçbir devletinde rastlanmayan bir uygulama geliştirilmiş ve spor, devlet yargısına tabi olmaktan kurtarılmıştır.

Bunun sorumlusu elbette sadece federasyonlar, kulüpler değildir. Siyasiler ve GSGM, sporla ilgili uluslar arası gelişmeleri takip edecek, karşılaştırmalı hukuk çalışması yapacak bilgi birikimine sahip değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, İsviçre hukukuna göre sadece bir dernek olan FIFA ve UEFA’nın sözünden çıkamaz hale gelmiştir. Bu kuruluşlar, hükümet temsilcileri ile toplantı yapma, kendi düzenlemelerini kabul ettirme gücüne sahip olmuşlardır.

Federasyonların denetimi söz konusu olduğunda, usulsüzlük iddiaları üzerine soruşturma açılması tartışılmaya başlandığı vakit FIFA ve UEFA devreye girerek Türkiye Futbol Federasyonu’nun üyeliğinin askıya alınabileceği ve uluslar arası yarışmalardan men edileceği tehdidi ile federasyonu koruma gayreti içine girmektedirler. Oysa FIFA ve UEFA her sene devlet denetimine tabi olmaktadır. İsviçre polisinin usulsüzlük sebebiyle FIFA’nın belgelerine el koyduğu, başkanı ve bazı yönetim kurulu üyeleri, FIFA ile ortak çalışan bazı şirketler hakkında dava açıldığı gözden kaçırılmaktadır. Merkezinin bulunduğu ülkede rahat hareket edemeyen bir derneğin bir başka devletin spor yapısına, yürütme ve yargı yetkilerine karışması alışılmış ve kabul edilebilir bir durum değildir.

Türkiye’de spor hukuku, federasyonların ve kulüplerin kendi çıkarlarına göre yorumladığı; bu kuruluşların lobisi ve medyanın baskısı, siyasilerin ve bürokratların popülist yaklaşımları sebebiyle devletin gerekli düzenlemeleri yapıp tüm federasyonlara, kulüplere, sporculara uygulanabilecek bir sistem yaratamadığı bir düzeni ifade etmektedir. Daha iddialı bir deyişle, Türkiye’de spor hukuku, hukuksuzluğun bir görünümü halini almıştır.

Spor Şurası’nda ilk defa spor hukukunun tartışılacak olması, bu düzensizliğin önüne geçilmesi ve Türkiye’de spor hukukunun Avrupa ve Amerika’da vardığı seviyeye ulaşması için çok önemli bir adımdır.

Biz Spor Hukuku Alt Komisyonu’nun raporunu, rapordaki sırayı takip ederek değerlendireceğiz. Gerekli gördüğümüz noktalarda tespitlerimizi yapacak, eleştirilerimizi paylaşacağız. Bazı noktalarda önerilerimizi sunacağız.

 

I-) Komisyonun Yapısı Hakkındaki Görüşlerimiz

Spor Hukuku Komisyonu’nun üyeleri incelendiğinde birkaç nokta dikkat çekmektedir:

1) Komisyonda Türkiye Futbol Federasyonu’nu temsilen üç temsilci bulunmakta iken, diğer spor federasyonlarını temsilen sadece bir üyenin (Prof. Dr. Nadi Günal) yer alması ilginçtir. Türkiye’de 58 spor federasyonu bulunmaktadır. Bu federasyonların çoğunluğu ise bireysel spor federasyonlarıdır. Bu federasyonların hiçbirinden temsilci çağırılmazken, Türkiye Futbol Federasyonu’ndan üç üye davet edilmesi ve bu üyelerden birinin başkan yardımcılığına getirilmesi, ilk bakışta bu komisyonun futbol ağırlıklı bir rapor hazırlayacağı, futbolun tartışmalarda baskın olacağı izlenimi uyandırmaktadır. Zira raporun içeriğine bakıldığında da tartışmaların daha çok futbol odaklı olduğu görülmektedir.

2) Spor hukukunun tartışılacağı bir komisyonda kurum ve kuruluşların isimlerine dikkat etmek gerekir.

Birkaç yıldan beri Türk spor camiası, merkezi Lozan’da bulunan Spor Tahkim Mahkemesi (İngilizce kısaltması CAS, Fransızca kısaltması TAS) ile ilgili haberleri, yorumları takip etmektedir.

Bugün iki Türk hukukçu bu mahkemede hakem olarak görev almaktadır. Bu hukukçular spor hukuku komisyonunun üyeleri arasındadırlar.

Bu mahkemenin adı medyada olsun, bilimsel toplantılarda olsun, hatta kanun ve yönetmeliklerde bile yanlış dile getirilmektedir. Bu mahkemenin adı komisyon üyelerinin tanıtımında da “Uluslar arası Spor Tahkim Mahkemesi” olarak zikredilmiştir. 

Bu mahkemenin İngilizce ismi Court of Arbitration for Sport’tur. Fransızca karşılığı ise Tribunal Arbitral du Sport’dur. Bu iki isim aynı anlama gelip, Türkçe karşılığı Spor Tahkim Mahkemesi’dir.

Bu mahkeme sadece uluslar arası spor uyuşmazlıklarını çözümlemekte yetkili olmayıp, ayrıca İsviçre’deki spor uyuşmazlıklarında da yetkili kılınabilmektedir. Diğer bir deyişle, İsviçre hukukuna göre kurulmuş olan bu tahkim mahkemesi, yerel uyuşmazlıkları da çözümlemektedir.

Yukarıdaki teknik açıklamaya gerek olmaksızın, mahkemenin ismi ile sınırlı kalınsa bile, doğru tercümenin “Spor Tahkim Mahkemesi” olduğu açıktır.

Spor Şurası esnasında ve Şura’nın ardından basılacak raporlarda ve bu raporların bir araya getirilerek kamuoyunun bilgisine sunulacak kitaplarda, en önemlisi Türk mevzuatında söz konusu mahkemenin doğru adlandırılmasına özen gösterilmelidir.

II-) Komisyonda Görüşülmesi Planlanan Ana Başlıklar ile İlgili Görüşümüz

Spor Hukuku Komisyonu, spor hukuku ile ilgili konuların “Tahkim Kurulu, Disiplin ve Ceza Kurulları, Spor Mahkemeleri,  Sporda Şiddet ve Irkçılık, Sporda Şike ve Haksız Rekabetle Mücadele” ana başlıkları ve Komisyonca uygun görülecek diğer konuların ilavesiyle görüşmek üzere, 21.05.2008 tarih ve 1612 sayılı onayla kurulmuştur.

Spor hukuku ile ilgili önerilen ana başlıklar spor hukukunun konuları dikkate alındığında çok dar kapsamlıdır.

Komisyon ise spor hukukunu dar ve geniş anlamda spor hukuku olarak iki sınıfa ayırmış; bu ayırım uyarınca alt başlıkları belirlemiş ancak bu noktaların çok azı komisyon tarafından tartışılmıştır.

Sporcuların haklarını ve yükümlülüklerini düzenleyen kurallar;

  • Antrenörler başta olmak üzere sportif yaşamı yönetenlerin eylemleri, yükümlülükleri ve sorumlulukları;
  • Fair Play;
  • Bireyin spor yapma ve sportif faaliyetlere özgürce katılma hakkı;
  • Sportif faaliyet ve ilişkilerin sosyal güvenlik ve iş hukuku boyutu;
  • Profesyonel spor aktörlerinin hakları ve ilişki düzenlemeleri;
  • Uluslar arası spor yarışmalarının yapılabilmesi için gerekli kişi, kurum, kuruluş ve devletler düzeyinde kuralları ve bunlar arasındaki ilişkiler

Tartışılmamıştır.

Aynı şekilde, kanımızca “Spor ve Kadın Hakları”, “Spor ve Çocuk Hakları”, “Spor ve Engelli Hakları”  başlıkları da komisyon tarafından tartışılmalıydı.

Yukarıda belirtilen başlıkların bazılarının tartışılmamasının sebebi olarak, söz konusu konularla ilgili başka komisyonların varlığı ileri sürülebilir. Ancak söz konusu iddia, spor hukuku komisyonunun raporu incelendiğinde gerçekçi olmayacaktır.

Komisyonda “doping” ve “sporculara burs” gibi konular tartışılmıştır. Aynı konular Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Komisyonu ve Spor Kültürü ve Sporla Eğitim Komisyonu tarafından incelenmiştir. Hatta Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Komisyonu dopingle ilgili olarak ulusal düzeyde yapılması gereken hukuki düzenlemelerle ilgili çarpıcı öneriler sunmuştur. Spor hukuku komisyonunun raporunda aynı ölçüde tespit ve önerilerin yer almadığı görülmektedir. Bu durum da komisyonlar arasında iletişim olmadığını, belli bir sistem izlenmediğini göstermektedir.

Her ne kadar Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Komisyonu, sporun sosyal güvenlik boyutunu incelemiş olsa da, sporcuların, antrenörlerin, teknik görevlilerin sigortalanması dışında iş hukukuna ve sendika hukukuna ilişkin çok büyük sorunlar bulunmaktadır. Spor hukuku komisyonunun iş hukuku ve sendika hukukuna dair hiçbir tartışma yapmaması dikkat çekicidir.

III-) Komisyonun Çalışma Yöntemi ile İlgili Görüşlerimiz

Spor Şurası’nın Internet sitesinin ana sayfasında Spor Şuraları “sporda gelişmişlik düzeyini yakalamak için geçmiş uygulamalardan sonuçlar çıkarmak, mevcut uygulamaları tartışmak ve geleceğe yönelik planlamalar yapmak amacıyla gerçekleştirilen ve Türk spor kamuoyunu bir araya getiren büyük spor buluşmaları” olarak tanımlanmaktadır.

Spor hukuku alt komisyonu, geçmiş uygulamalardan sonuçlar çıkarmak, mevcut uygulamaları tartışmak ve geleceğe yönelik planlamalar yapmak için sadece iki gün tartışabilmiştir.

Komisyon üyeleri, komisyonun kurulmasından  (21 Mayıs 2008) alt komisyon toplantısına (18-19 Haziran 2008) kadar bir aydan kısa bir süre içinde hazırlık yapmak, görüşlerini belirlemek, gerekirse çalıştıkları kurumlardan görüş almak zorundaydılar.

Sayın Murat Başesgioğlu ve Sayın Mehmet Atalay, bu Şura’da alınacak kararların mutlaka uygulamaya konulacağını belirtmelerine rağmen, Şura’nın hazırlık sürecinin gereği gibi düzenlenmediği açıktır.

Alt komisyon toplantısının sadece iki güne sıkıştırılması uygun olmamıştır. Karşılıklı görüş alışverişinden sonra komisyon üyelerinin tartışılan konular üzerine kendi raporlarını hazırlaması beklenmeliydi. Bu raporların yeniden tartışılarak alt komisyon raporunun, içeriği zengin ve her görüşün gerekçeleriyle birlikte kamuoyuna sunulması gerekirdi.

Aynı şekilde, alt komisyon raporlarının yayınlanmasından sonra GSGM, federasyonlar, kulüplerin yanında antrenör, hakem ve sporcu dernekleri; BESYOlar başta olmak üzere sporla ilgili araştırma yapılan üniversiteler, merkezler, enstitüler gibi eğitim kurumları ile sivil toplum örgütlerine bu raporlar hakkında görüşlerini açıklamaları için uygun süre verilmeliydi. Bu raporlar bütün ilgili kurum ve kuruluşlara gönderilmeliydi.

Komisyonların üyeleri tarafından ele alınan ve alınmayan bütün konular bilimsel toplantılarda, açık oturumlarda tartışılmalı; böylece kamuoyunun bilinçlenmesi ve Şura kapsamındaki konuların en detaylı biçimde irdelenmesi için gerekli ortam oluşturulmalıydı.

Şura alt komisyonlarının raporlarının değerlendirilmesi büyük zaman almaktadır. Bu raporlarda ileri sürülen görüşlerin, önerilerin tek tek tartışılması; eleştiri ve önerilerin ortaya konması için yeterli zaman bulunmamaktadır.

Diğer önemli bir olumsuzluk ise federasyonlar açısından söz konusu olmuştur. Şura’da alınacak kararları uygulayacak olan kurumlar federasyonlardır. Geçmiş uygulamalardan ders çıkaracak ilk kurumlar da federasyonlardır.

Federasyonların bu Şura’ya gerektiği gibi hazırlanamayacaklarını tahmin etmek hiç güç değildir. Çoğu federasyon, Olimpiyat Oyunları’ndan sonra seçim telaşı içine girmiştir. Genel kurul hazırlığı yapan federasyonların yönetimlerinin bu Şura’ya gereği gibi hazırlanmaları çok zordur. Federasyonların yöneticilerinin Şura’da eksiklerini ortaya koyup koltuklarını tehlikeye sokma riskini bertaraf etmek isteyecekleri ve soyut görüşler ileri sürecekleri kesindir. Şura’ya kadar yapılan seçimlerle yönetimi elde eden kurulun ise federasyonun yapılanması ile vakit harcarken ayrıca Şura’ya hazırlanmaları çok zordur. Bu Şura’da ancak kış sporları ve olimpik olmayan sporların federasyonları layıkıyla hazırlık yapma şansına sahip olacaklardır.

Biz, kendi inisiyatifimizle bu raporu hazırlıyoruz. Raporumuzda ele alacağımız noktaların, ileri sürdüğümüz eleştiri ve önerilerin Şura’da ele alınacağı umudunu taşıyoruz.


IV-) Hukuk ve Spor Hukuku Hakkında Yapılan Genel Tespitlerle İlgili Görüşlerimiz

Raporda yer alan “ortadan kaldırıcı norm” ile neyin kast edildiği anlaşılmamıştır.

Spor hukukunun doğumu ve “lex sportiva” ile ilgili açıklamaların yapıldığı bölümde, spor hukukunun önde gelen uzmanlarının “Dünyada devletlerin hukuk düzeni ve sporun hukuk düzeni” olmak üzere iki hukuk düzeni olduğuna dair iddialarına yer verilmiştir.

Bu iddia, spor hukukunun salt federasyonlar ve kulüpler bakımından ele alınması durumunda geçerlidir.

Avrupa Komisyonu ve Avrupa Topluluğu Adalet Divanı, sporun özel yapısını kabul etmekte ancak bunun ayrı bir hukuk düzeni olduğu fikrini benimsememektedir. AB ve devletler, sporu kendi hukuk düzenleri içinde değerlendirmekte ve sporun ayrı bir düzeni olduğu fikrine karşı çıkmaktadırlar. AB Komisyonu’nun sporla ilgili muafiyet getirilmesi talebini reddetmesi, söz konusu karşı duruşun en açık göstergelerinden biridir.

– Rapora göre, dar anlamda spor hukuku “spor gerçek ve tüzel kişilerinin davranışlarını” da incelemektedir. Bu ifade ile neden bahsedildiği anlaşılmamaktadır.

– Raporda, geniş anlamda spor hukukunun kapsamı içinde “Sporda adalet ve barışın sağlanmasına yönelik her türlü önlem ve kurumun” yer aldığı açıklanmıştır.

Bu önlem ve kurumlar nelerdir? Komisyon tarafından bu noktalar neden tartışılmamıştır?

– CAS ile ilgili açıklamalar yanıltıcıdır. Raporda, “bu mahkeme(nin) spor ile ilgisi ister doğrudan ister dolaylı olsun, bütün ticari ihtilafların veya sporda disiplin cezası vermeye yetkili herhangi bir organın kararlarına karşı veya bir spor teşkilatının kararlarına karşı kararı alan merciin hukuki niteliğine göre birinci derecede muhakeme veya temyiz başvuru mercii (olduğu)” iddia edilmektedir.

Bu ifade yanıltıcıdır.

Raporda bu mahkemenin sanki bütün spor uyuşmazlıkları için ilk derece mahkemesi veya temyiz makamı olduğu ileri sürülmektedir. Bu ifade hem uluslararası hem de ulusal spor uyuşmazlıkları açısından doğru değildir.

Ulusal spor uyuşmazlıkları, devletlerin kendi yargı makamları tarafından çözümlenmektedir. CAS, bu uyuşmazlıklar açısından doğrudan görevli değildir. Aynı şekilde, asıl amacı uluslar arası uyuşmazlıkları çözümlemek olan CAS’ın yetkisi bütün uluslararası federasyonlar tanınmamakta, tanıyanlardan bazıları ise dar kapsamda bu yetkiyi kabul etmektedirler.

Aşağıda, CAS’ın yetkisi ile ilgili çeşitli ayırımlar yapılmıştır:

A) Uluslararası Federasyonlar Açısından Genel Bakış

1) CAS’ın Genel Yetkisini Tanıyan Federasyonlar

Çeşitli federasyonlar, statülerinde CAS’ın genel yetkisini tanımışlardır. Uluslar arası Binicilik Federasyonu (md. 35), Uluslar arası Yüzme Federasyonu (md. 25), Uluslar arası Basketbol Federasyonu (md. 36), Uluslar arası Triatlon Federasyonu (md. 19/I), Uluslar arası Atletizm Birliği (md. 15/I), statülerinden doğacak her türlü uyuşmazlığın çözümünde CAS’a başvurulabileceğini kabul etmişlerdir.

2) CAS’ın Genel Yetkisini Belirli Alanlar Dışında Tanıyan Federasyonlar

FIFA (Statü md. 60-61) ve UEFA (md. 61-62) CAS’ın yetkisini kural olarak tanımışlardır. Bununla birlikte, oyun kurallarının ihlallerine ilişkin kararlar ile 4 veya daha az maç ya da 3 ay veya daha az süreli hak mahrumiyeti kararlarına karşı CAS’a başvuru söz konusu olamayacaktır.

3) CAS’ın Yetkisini Belli Uyuşmazlıklar İçin Tanıyan Federasyonlar

Uluslar arası Bisiklet Federasyonu, (UCI) statüsünün 85’inci maddesinde uyuşmazlıkların çözümü düzenlenmiştir.

Bu madde ile, UCI’ye karşı açılacak davalar açısından prensip, UCI’nin merkezinin bulunduğu kanton mahkemesinin görevli olmasıdır.

Bununla birlikte, özellikle doping kontrolüne ilişkin yönetmelik olmak üzere, yönetim kurulu tarafından düzenlenen yönetmeliklerde CAS’a başvurunun öngörülebileceği kabul edilmiştir. Örneğin, UCI’nin “Bisiklet Sporu Yönetmeliği”nin 2.15.032 maddesinde, lisans verilmemesine ilişkin kararlara karşı CAS’a başvurulabileceği öngörülmüştür.

Görüldüğü üzere, UCI’ye karşı CAS’a başvurulabilmesi için, UCI’nin ilgili yönetmeliklerinde bu yetkiyi veren açık hüküm bulunmalıdır. UCI’nin faaliyetlerinden doğan bütün uyuşmazlıklara karşı CAS’a başvuru söz konusu değildir.

4) CAS’ın Yetkisinin Disiplin Uyuşmazlıklarıyla Sınırlı Olduğunu Kabul Eden Federasyonlar:

Uluslar arası Kayak Federasyonu, Uluslar arası Güreş Federasyonu, Uluslar arası Jimnastik Federasyonu’nun düzenlemeleri bu tür görev kurallarına örnek oluşturmaktadır.

5) CAS’ın Yetkisini Sadece Doping Olayları İçin Tanıyan Federasyonlar

Uluslar arası Voleybol Federasyonu (FIVB), bünyesinde Uluslar arası Voleybol Mahkemesi kurmuş ve federasyonun kararlarından doğan bütün uyuşmazlıkların çözümünde bu mahkemeyi yetkili kılmıştır (Statü md. 2.7.2) Bununla birlikte, dopingle ilgili kararların temyizi için CAS’a başvurulabileceğini öngörmüştür.

6) CAS’ın Yetkisini Hiçbir Şekilde Kabul Etmeyen Federasyonlar:

Doping dahil hiçbir uyuşmazlığın halli için CAS’ın yetkisini kabul etmeyen ve başka yetkili makam belirlemiş federasyonlar da mevcuttur.

Uluslar arası Otomobil Federasyonu, sporla alakalı tüm uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Uluslar arası Temyiz Mahkemesi’ni yetkili kılmıştır. Bu federasyon CAS’ın yetkisini tanımamakta ısrar etmektedir.

B) Ulusal Düzenlemeler Açısından CAS’ın Yetkisi

7) CAS’ın Genel Yetkisini Kabul Eden Ulusal Federasyonlar

İsviçre Futbol Federasyonu (Statü md. 7) ve İsviçre Buz Hokeyi Federasyonu (Statü md. 40), CAS’ın genel yetkisini kabul etmişlerdir.

8) CAS’ın Yetkisini Doping Alanında Kabul Eden Ulusal Olimpiyat Komiteleri

İsviçre Olimpiyat Komitesi (Swiss Olympic) (Statü md. 20.2.1), ve İtalya Olimpiyat Komitesi, disiplin kurullarının verdiği kararlara karşı CAS’a başvurulabileceğini kabul etmişlerdir.

ABD Olimpiyat Komitesi ise iki aşamalı tahkim sistemi getirmiştir. Karara karşı önce American Arbitration Association’a başvurulmaktadır. Bu kuruluşun verdiği karara karşı ayrıca CAS’a başvurulabilmektedir.

9) Ulusal Anlamda Kendi Tahkim Mahkemelerini Kuran Milli Olimpiyat Komiteleri

İtalya Olimpiyat Komitesi bünyesinde kurulan tahkim mahkemesinin dopingten doğan uyuşmazlıklar dışında genel yetkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte, yerel mahkemelere başvuru da mümkündür.

Fransa Olimpiyat ve Spor Komitesi bünyesinde kurulan Tahkim Dairesi ise sadece sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar bakımından yetkilidir. Tarafların bu kuruluşun yetkisini tahkim şartı, tahkim sözleşmesi ile kabul etmiş olmaları gerekmektedir. Bunun dışında tüm uyuşmazlıkların çözümünde idare mahkemeleri yetkilidir.

Almanya’da kurulan Spor Tahkim Mahkemesi de doping dahil sporla ilgili her türlü uyuşmazlığın çözümünde genel yetkiye sahiptir.

Sonuç:

Türkiye’de çeşitli kesimlerin iddia ettiğinin aksine, CAS,  uluslar arası federasyonlar ve ulusal spor kuruluşlarının faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların çözümünde kesin yetkili değildir. CAS’ın yetkisi açısından çok farklı uygulamalar söz konusudur.

CAS’ın yetkisini tanıyan kuruluşlar açısından ise ortak özellik, CAS’ın yetkisinin sözleşmeye dayanmasıdır. Federasyonların, milli olimpiyat komitelerinin statülerinde, yönetmeliklerinde CAS’ın yetkisini tanıyan hükümler bulunmaktadır. Özel hukuk tüzel kişileri olan federasyonların ve milli olimpiyat komitelerinin CAS’ın yetkisine yönelik bu düzenlemeleri tahkim şartı olarak kabul edilmektedir. Sporcular söz konusu federasyonların ve komitelerin üyesi olmasalar da dolaylı ilgi kurularak sporcuların da bu düzenlemelere tabi oldukları benimsenmektedir. Lisanslarda yer alan atıflar aracılığıyla bu ilgi somutlaştırılmaktadır.

Şu husus da unutulmamalıdır: Dünyada Türkiye dışında CAS’ın yetkisini kanunla tanıyan ve kendi yargı makamlarının yetkisini ortadan kaldıran başka devlet yoktur. Kanun koyucu, milli irade iki İsviçre derneğinin baskısıyla kendi yargı makamlarının yetkisini tanımamaktadır. Bu husus gerçekten kaygı vericidir. Bu konuya aşağıda değinilecektir.

V-) Görüşülen Konular, Komisyon Kararları ve Karşı Görüşlerle ile İlgili Eleştirilerimiz, Önerilerimiz

Bu bölümde komisyon raporunda tartışılan konular sırasıyla takip edilecektir. Ardından, raporda yer almayan ancak tartışılmasını gerekli gördüğümüz hususlara değinilecektir.

1) Tanımlar

Raporda sporcu tanımının, sporcu kişiliği olan ve yarışmalara katılan bireyler şeklinde yeniden yapılması önerilmiştir. “Sporcu kişilik” ifadesi hukuki değildir. Ayrıca “sporcu kişilik” ifadesi genelde “Fair Play” ilkesine uygun davranan kişilerin karakteri için kullanılmaktadır. Bu ifadenin belki “sistemli, devamlı şekilde spor yapan” şeklinde değiştirilmesi uygun olacaktır.

– Sporcuların lisanslar kademelendirilerek spor yapan kişi, lisanslı sporcu, üst düzey sporcu olarak üçlü ayrıma tabi tutulması önerilmiştir.

Bu ayrımın, Avrupa Birliği bünyesinde hazırlanan raporlar dikkate alınarak, spor yapan kişi, amatör sporcu, profesyonel sporcu ve üst düzey (elit) sporcu olarak yapılması uygun olacaktır. Zira lisanslı sporcular arasında amatör ve profesyonel sporcu ayrımı çok önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu sebeple alt ayrımlara başvurmak yerine ilk başta amatör ve profesyonel sporcuların ayrı sınıflara dahil edilmesinde fayda vardır. Komisyonca önerilen “Spor Kodu”nun kaleme alınmasında bu ayırım temel alınmalıdır.

Amatör ve profesyonel sporu ayırımında, profesyonel sporcunun bağımlı olup olmadığı dikkate alınmalıdır. Zira bu ayırım, hizmet (iş) sözleşmesi hükümlerinin uygulanıp uygulanmaması açısından önem arz etmektedir.

Biz aşağıdaki ayrımı öneriyoruz:

  • Amatör sporcu: Profesyonel anlamda bir faaliyet göstermeyen sporcu
  • Bağımsız profesyonel sporcu: Bu sporcunun mesleği spordur. Faaliyetlerini bir işverene bağlı olmadan yerine getirmektedir.
  • Bağımlı profesyonel sporcu: Spor mesleğini hizmet sözleşmesi kapsamında yürütmektedir.
  • Üst düzey (elit) sporcu: Uluslar arası yarışmalara katılan, milli takımda oynayan / oynama ihtimali bulunan ve derece yapması muhtemel sporcu

Bu ayrımda belirtilen sınıfların tanımlarının açıkça yapılması gerekir.

Profesyonel sporculara ilişkin hukuki sorunlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hazırlanmalıdır. Profesyonel sporcuların transferlerine ilişkin yönetmelikler genelde kulüpleri koruma amaçlı kaleme alınmıştır. Bu yönetmeliklerin, talimatların Türk mevzuatına uygun hale getirilmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki,  uluslar arası spor federasyonlarının talimatları devletleri bağlamaz. Bu düzenlemeler, devletlerin taraf olduğu uluslar arası sözleşmeler değildir. Ancak tarafların kabul etmesi halinde iç hukuka dahil olurlar. Bununla birlikte, sporcular açısından Borçlar Kanunu, antrenörler ve diğer teknik görevliler açısından ise İş Kanunu’nun hükümleri genel olarak nisbi emredici hükümlerdir. İşçi lehine değiştirilebilir ancak işçi aleyhine değiştirilemez. Bu kuralların doğrudan uygulanan kurallar olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Türk sporcuların sözleşmesel sorumlulukları, transferleri Türk hukukuna tabidir. Uzlaşma kurullarının, yönetim kurullarının ve GSGM Tahkim Kurulu’nun bu özelliği göz önünde tutmaları gerekir.

2) Eğitim

a) Raporda, Anayasada yer alan “Devlet başarıyı sporcuyu korur” hükmü uyarınca sporculara burs verilmesi, üniversiteye girişte daha düşük puanla fakültelere giriş imkanı tanınması gibi pozitif ayırımcılık uygulanması yönünde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Başarılı sporcu” kavramının geniş biçimde düzenlenmesi gerekir. Çeşitli kanunlara ve GSGM’nin yönetmelikleri dikkate alındığında, başarılı sporcu kavramının çok dar tanımlandığı fark edilmektedir.

–  5774 sayılı Başarılı Sporculara Aylık Bağlanması ile Devlet Sporcusu Unvanı Verilmesi Hakkında Kanun:

Bu kanunun 2’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca başarılı sporcu, müsabakaların yapıldığı dönem itibariyle Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından olimpik, paralimpik ve defolimpik spor dalları içinde kabul edilmiş spor dallarının büyükler kategorisinde; olimpiyat oyunlarında, Dünya veya Avrupa şampiyonalarında ferdi ya da takım sporlarında takım halinde birinci, ikinci ve üçüncü olan amatör sporculardır

Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise katılımcı ülkeler ve yarışma kategorisi itibariyle birinci fıkra kapsamına girmekle birlikte belirli nüfus veya sosyal gruplar ya da meslekler ile sınırlı olarak düzenlenen oyun veya şampiyonalar ile bu oyun veya şampiyonalarda alınan derecelerin kanunun kapsamı dışında olduğu öngörülmüştür.

Bu kanun ile sporculara “sporcu şeref aylığı” bağlanması ve “devlet sporcusu unvanı” verilmesi öngörülmüş ancak devlet sporcusu unvanı verilmesi açısından ikinci bir ayrım yapılmıştır. Bu unvan ancak Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından olimpik, paralimpik ve defolimpik spor dalları içinde kabul edilmiş spor branşlarının büyükler kategorisinde yapılan olimpiyat oyunlarında veya Dünya şampiyonalarında ferdi spor dallarında birinci olanlara, takım veya takım tasnifi yapılan spor dallarında takım halinde ilk üçe giren sporculara ve Avrupa şampiyonalarında final oynayan milli takım sporcularına verilebilecektir.

Sporcu şeref aylığı alabilecek olup devlet sporcusu alamayacak bir grup bulunmaktadır. Olimpiyat Oyunlarında ikinci ve üçüncü, Avrupa Şampiyonalarında üçüncü olan sporcular devlet sporcusu unvanı alamayacaklardır.

Görüldüğü üzere, olimpik olmayan sporlarda derece yapan sporcuların kanun uyarınca ödüllendirilmesi söz konusu değildir.

Aynı şekilde, olimpik veya olimpik olmasın, yıldızlar, gençler dallarında Dünya veya Avrupa şampiyonalarında ilk üçe giren sporcular bu kanunun kapsamına girmemektedirler. Gençlik Olimpiyatları, Dünya Üniversite Sporları Federasyonunun şampiyonları da aynı şekilde kapsam dışında bırakılmıştır.

Son olarak ise, profesyonel sporcular kapsam dışındadır.

Sporcular arasında bu şekilde ayırım yapılması doğru değildir.

– Spor Hizmet ve Faaliyetlerinde Üstün Başarı Gösterenlerin Ödüllendirilmesi Hakkında Yönetmelik:

Bu yönetmeliğin amacı; ulusal ve uluslararası spor hizmet ve faaliyetlerinde üstün başarı gösteren sporcular ile bunların kulüpleri, teknik direktörleri ve antrenörleriyle başarıda emeği geçen diğer spor elemanlarına ayni veya nakdi ödül verilmesine dair esas ve usulleri düzenlemek olarak ifade edilmiştir.

Burada da uluslar arası yarışmalardaki dereceler açısından olimpik branşlar ile olimpik olmayan branşlar arasında ayırım yapılmaktadır. Olimpik olmayan branşlarda başarılı olan sporculara, olimpik spor dallarında derece alan sporculara verilen ödülün 1/5’inden daha az ödül verilmektedir.

Ulusal yarışmalarda ise sadece olimpik spor dallarında başarı elde eden sporculara ödül verilmektedir. Olimpik olmayan branşlarda faaliyet gösteren sporcuların ödüllendirilmesi söz konusu değildir.

Bu ödül yönetmeliğinde futbol branşına ayrı bir düzenleme getirilmesinin sebebi ise anlaşılmamaktadır.

– Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Spor Müşavirleri Atanma ve Çalıştırma Yönetmeliği

Bu yönetmelikle, Olimpiyat şampiyonluğu veya olimpik spor dallarından birinde büyükler kategorisinde birden fazla dünya şampiyonluğu kazananların spor müşaviri olarak atanmaları ve çalıştırılmalarına ilişkin esas ve usulleri belirlenmiştir.

Görüldüğü üzere, burada da olimpik sporları dikkate alınmış ve ancak Olimpiyatlarda şampiyonluk veya olimpik spor dallarından birinde sadece büyükler kategorisinde birden fazla dünya şampiyonluğu kazananlara bu imkan tanınmıştır.

–  Milli Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelik

Bu yönetmelikle, uluslar arası spor yarışmalarında Türkiye’yi temsil eden sporculara,  milli sporcu belgesi verilmesiyle ilgili usul ve esaslar düzenlenmektedir.

Bu yönetmelikte “uluslar arası spor yarışmaları” ise yine oldukça dar kaleme alınmıştır.

Bu yönetmeliğe göre uluslar arası spor karşılaşmaları;

Yurt içinde veya yurt dışında yapılan;

a) Olimpiyat oyunları,

b) Dünya şampiyonası,

c) Avrupa şampiyonası,

 ç) Akdeniz oyunları,

d) Karadeniz oyunları,

e) Güney doğu Avrupa ülkeleri oyunları,

f) Üniversiade oyunları,

g) Dünya ve Avrupa gençlik olimpik festivali,

ğ) Uluslar arası Askeri Sporlar Konseyince (CISM) her dört yılda bir yapılan dünya askeri oyunları ile her sene yapılan Avrupa ve dünya şampiyonaları,

h) Uluslar arası federasyonlarca düzenlenecek olimpiyatlara katılmayı hedefleyen  kalifikasyon ve kota müsabakaları,

Olarak belirlenmiştir.

Burada da yine olimpik sporlar ağırlıklı bir derecelendirme söz konusudur. Ayrıca her ne kadar amaçta “uluslar arası spor karşılaşmaları” ifadesine yer verilse bile, federasyonların “milli takım” oluşturarak katıldığı diğer şampiyonalarda yarışan sporcuların “milli sporcu” statüsünü elde etme şansları bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Balkan Şampiyonası’na katılan sporcuların milli sporcu belgesi almaları mümkün değildir.

İlgili yönetmelik kapsamına girmeyen ancak federasyonların çağırısı ile “milli takıma” alınıp yarışmalara katılan sporcular aleyhine ayrımcılık yapılmaktadır.

Bu düzenlemenin garip bir yanı vardır. Zira, bu yönetmeliğe göre milli sporcu sıfatını elde edemeyecek sporcular, federasyonlarının programı dahilinde bulunan şampiyonalara ve bu şampiyonalara hazırlık kamplarına katılmak zorundadırlar. Bu kamplara katılmayan sporculara yarışmalardan men cezaları verilebilmektedir. Bir sporcu “milli sporcu” olmayacaksa, bu “milli takım”larda yer almasının, okulundan veya işinden ayrı kalmasının mantığı nedir?

Yönetmelik kapsamında yer almayan şampiyonalarda derece alan sporcuların durumu daha acı vericidir. Açılış törenlerinde Türkiye’nin bayrağını taşıyan, ilk üçte yer alması durumunda madalya töreninde bayrağın göndere çekilmesini sağlayan, birinci olması durumunda ise İstiklal Marşı’nı tüm salona, stada dinlettiren bu sporcular “milli sporcu” belgesi alamamaktadırlar.

Kanımızca, federasyonlarının “milli takım” adı altında katıldıkları turnuvalarda, şampiyonalarda yer alan tüm sporcular “milli sporcu” olarak kabul edilmeli ve bunlara ilgili belge verilmelidir. Bununla birlikte, sporcuların belli avantajlardan yararlanmaları için ek şartların getirilmesi doğal olacaktır.

SONUÇ:

Başarılı sporcu” kavramı Türk spor sisteminde muğlak ve eksik bir kavramdır. Ancak çok büyük turnuvalarda derece elde eden sporcuların mevzuat uyarınca “milli sporcu” ve “başarılı sporcu” olduğu kabul edilmektedir.

Komisyon raporunda başarılı sporculara burs verilmesi önerisi bu anlamda çok muğlaktır. Komisyon bu ifadeyle hangi sporcuları amaçlamaktadır?

5774 sayılı Başarılı Sporculara Aylık Bağlanması ile Devlet Sporcusu Unvanı Verilmesi Hakkında Kanunun geçici birinci maddesinde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından 2012 olimpiyat oyunlarına hazırlanmak amacıyla olimpik ve paralimpik spor dallarında en az yıldızlar seviyesinde olmak kaydıyla seçilecek 1000 sporcu yetiştireceği öngörülmüştür.

Bu sporculara başarılı sporcu denebilir mi? Burs imkanlarından öncelikle bu sporcular mı faydalanacaklardır?

Görüldüğü üzere, “başarılı sporcu” kavramının içi boştur. Bu kavramla ilgili sübjektif tanımlamalar ve kurumdan kuruma değişecek uygulamaları engellemek için geniş kapsamlı bir tanım oluşturulmalıdır. Kanımızca başarılı sporcu kıstası yerine “üstün nitelikli sporcu” veya “elit sporcu” kıstası kabul edilmelidir. Zira elit sporcular o güne kadar derece alamamış olsalar bile gelecekte derece alması muhtemel sporculardır. Kulüpler, federasyonlar, devlet o sporculara uzun vadeli yatırım yapmaktadırlar. Bu sebeple çıkış noktasının değiştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Ayrıca üniversitelere girişte düşük puan uygulaması ve burs imkanları yetersizdir. Başarılı sporcuların ortaokul ve lise dönemindeki gelişimi önem taşımaktadır. Bu sebeple kolejlere ve Anadolu liselerine girişte başarılı, bize göre elit sporculara aynı imkanlar sağlanmalı ve bunların düşük puanla, burslu olarak özellikle kolejlerde okumalarının önü açılmalıdır. Önde gelen kolejlerin spor faaliyetlerine yönelik imkanları tartışılamayacak kadar üstün niteliktedir.

Anayasada yer alan “Devlet başarılı sporcuyu korur” düzenlemesinin amaca uygun olmadığı; devletin her türlü sporcuyu koruma yükümlülüğünün bulunduğu öngörülmelidir. Devlet genel olarak sporun yaygınlaştırılması ve bütün sporcuların korunması için gereken önlemleri almalı, faaliyetler göstermelidir.

Kanun koyucu ve GSGM’nin spor branşları arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi gerekmektedir. Bir spor branşının olimpik olup olmaması IOC’nin takdirindedir. IOC ise sadece o sporun yayılmışlığı ile ilgilenmemekte, sporun dünya çapında reyting alıp almayacağını, diğer bir deyişle ekonomik getirisini de dikkate almaktadır. Bir spor dalının IOC tarafından olimpik spor olarak kabul edilmesi veya IOC tarafından tanınması o spor dalını diğer spor dallarından üstün kılmamaktadır.

GSGM yöneticilerine bir soru sormak gerekir: Halter branşı, Türkiye’nin Olimpiyatlar’da madalya kazandığı ender spor dallarından biridir. Ancak son zamanlarda meydana gelen doping skandalları halterin Olimpiyat listesinden çıkarılma riskini ortaya çıkarmıştır. Halterin olimpik spor listesinden çıkarılması durumunda, Türkiye’nin haltere yaptığı yatırım azalacak mıdır?

Devlet sadece Olimpiyatlar’da başarı elde etme hevesine kapılmamalıdır. Sporla ilgili kalkınma planları, projeler hazırlanırken bütün spor dallarının geliştirilmesi ana hedef olmalıdır. Devletin amacı Olimpiyatlarda derece elde etmek değil, tüm spor branşlarında Avrupa ve Dünya çapında sporcu yetiştirmek; daha önemlisi, bütün toplumun spor yapmasına imkan tanımaktır.

Ayrıca devletin görevi, sporcuyu sadece derece aldıktan sonra ödüllendirmek değildir. Sporculara sosyal haklar, ekonomik güvence verilmelidir. Elit sporcular, spor kariyerleri sona erdikten sonra yaşamlarını devam etmekte zorlanmaktadırlar. Özellikle üniversite bitirmemiş, bir uzmanlık alanında gelişmemiş sporcular normal yaşama uyum sağlamakta zorlanmaktadırlar. Bu sorunlarla karşılaşmamak için sporcuların kariyer sonrası eğitim almaları ve iş bulmaları için özel programlar öngörülmelidir. Sporcuların bir meslek edinmesi için üst seviye eğitim alması, bu eğitim için üniversiteye gitmeleri, mezun olduktan sonra bünyesinde yer alıp, sporu bıraktıktan sonra çalışabileceği kurumlar bulunmalıdır.

1940’lı yıllardan kalma spor yönetimi zihniyetinin değişmesi gerekmektedir. Bu sebeple, GSGM ve federasyonların öncelikle Avrupa devletlerinin spor yapılanmalarını dikkate alarak Türk spor sistemini yeniden kurmaları gerekir.

b) Raporda, “BESYO’ların spor yöneticiliği gibi alanlarından yetenek sınavının kaldırılması ve bu hususun mezuniyeti sonrasında fiilen sporla uğraşacak kişilerle sınırlandırılmasının yararlı olacağı” ifade edilmiştir.

Bu öneri nasıl hayata geçirilecektir?

Spor yöneticiliği alanında yetenek sınavının kaldırılması kanımızca gereklidir. Zira, aktif olarak spor yapsın veya yapmasın, spor yöneticisi olmak isteyen birinin fiziksel efor testlerine tabi tutulması gariptir. O kişinin yöneticilik vasıflarının gelişmesi amaçlanmaktadır. Derslerin niteliği de bu amaca uygun hazırlanmaktadır.

Rapordaki öneride ise, bu hususun fiilen sporla uğraşacak kişilerle sınırlanmasının yararlı olacağı belirtilmiştir.

Burada “sporla uğraşmak” ifadesi “fiilen spor yapmak”, “lisanslı olarak müsabakalara katılmak” şeklinde mi anlaşılmalı; yoksa “fiilen spor sektörünün içinde yer almak” olarak mı kabul edilmelidir?

Bu husus” ifadesi ile “yetenek sınavı” mı yoksa “yetenek sınavının kaldırılması” mı belirtilmektedir?

Her halükarda bu önerinin uygulama kabiliyeti yoktur. Zira spor yöneticiliğinden mezun olan bir kimse elbette fiilen sporun içinde olacaktır. Mezun kimse, spor sektörünün bir elemanı haline gelecektir. Ayrıca yüksekokula girişte bu ayrım nasıl yapılacaktır? Mezuniyet sonrası verilecek bir kararın henüz yüksekokula giriş aşamasında taahhüt edilmesi mümkün değildir.

Söz konusu öneri, eşyanın doğasına aykırıdır. Daha açık hale getirilip, spor yöneticiliği için yetenek sınavının kaldırılması gerekmektedir.

c)

– Üniversitelerde Spor Hukuku

Spor Hukuku Anabilim Dalı kurulması için öncelikle bu konuda uzman akademisyenlerin yetiştirilmesi gerekmektedir. Kanımızca, spor hukuku anabilim dallarının oluşumundan önce spor araştırma merkezlerinin, spor bilimleri enstitülerinin kurularak araştırmaya dayanan çalışmaların yapılmasının önü açılmalıdır. Belli sayıda bilimsel toplantı ve bilimsel eser meydana getirildikten sonra ilgili üniversitelerde söz konusu anabilim dalının açılmasına izin verilmelidir.

Anabilim dalı kurulmasından önce, bünyesinde hukuk fakültesi bulunan üniversitelerin sosyal bilimler enstitülerinde spor hukukunun yüksek lisans programı olarak açılması sağlanmalıdır. Çeşitli anabilim dallarındaki akademisyenler bu programda spor hukukunun kendi branşlarına giren konularında ders verebilirler.

Spor hukukuna ilişkin yüksek lisans ve hatta doktora tezlerinin yazılması konusunda öğrencilere destek verilmelidir.

Spor hukuku alanında çalışan üniversiteler arasında iletişim sağlanmalıdır. Sık aralıklarla konferanslar, seminerler, yuvarlak masa toplantıları, atölyeler düzenlenmelidir.

Spor hukuku alanında çalışan üniversiteler ve BESYOlar arasında işbirliği sağlanmalıdır. Spor hukuku dersleri uzmanlar tarafından verilmelidir.

Spor teşkilatı ile spor hukuku eğitimi veren hukuk fakülteleri arasında işbirliği sağlanmalıdır. GSGM ve federasyon hukukçularına bu üniversitelerin vereceği eğitim programlarına katılma yükümlülüğü getirilmelidir. Futbol dışındaki branşlarla pek ilgilenmeyen Amatör Spor Kulüpleri Konfederasyonu ve GSGM İl Müdürlükleri aracılığıyla kulüplere, antrenörlere, sporculara spor hukuku eğitimi verilmelidir.

– Barolar ve Spor Hukuku

Baroların bünyesinde faaliyet gösteren Staj Eğitim Merkezleri’nde spor hukuku dersleri verilmelidir. Üniversitelerden farklı olarak, bu merkezlerde akademisyenler dışındaki uzmanların da rahatlıkla ders verebilmesi, spor hukuku uzmanlarının, avukatlarının rahatlıkla ders vermesi için önemli bir fırsat olacaktır.

Stajyer avukatların bitirme ödevi olarak spor hukuku alanına yönelmeleri de ancak Baro bünyesinde bu konuda derslerin, seminerlerin, konferansların düzenlenmesi ile mümkündür.

– Spor Hukuku Kütüphanesi

Türkiye’de genel olarak bilimsel eserlere ulaşımda büyük zorluklar yaşanmaktadır. Merkezi bir veritabanının bulunmaması; makalelerin veritabanlarına işlenmemesi bilimsel araştırmaların yapılmasını zorlaştırmaktadır.

Türkiye’de spor hukuku henüz emekleme dönemindedir. Bu konuda bilimsel eserlerin sayısı çok azdır. Ancak bunların da takibi gün geçtikçe zorlaşmaktadır.

Spor hukukuyla ilgilenen hukukçuların, yazdıkları makalelerin, kitapların, genel olarak bilimsel eserlerin bir örneğinin TMOK bünyesindeki kütüphaneye gönderilmesi sağlanmalıdır. Böylece spor açısından Türkiye’nin en büyük kütüphanesi olan TMOK kütüphanesi, spor hukuku alanında çalışacaklar için eşsiz bir kaynak olacaktır.

Aynı uygulama BESYOlar bünyesinde yazılan tezler, bunlar tarafından dergiler açısından hayata geçirilmelidir.

d) Hizmet içi eğitimlerin yanında, federasyonlara, spor kulüplerine spor hukuku eğitimleri verilmelidir. Bu eğitimlerin bir anda herkese yönelik olamayacağı gerçeği karşısında, eğitim materyalleri, dosyaları Internet sitelerinde yayınlanmalıdır.

Sporculara yönelik spor hukuku dersleri verilmelidir. Özellikle doping, kamplara davet ve milli takım seçimleri sporcuların en mağdur olduğu konuların başında gelmektedir.

3) Mevzuatın Koda Dönüştürülmesi

– GSGM ve Spor Mevzuatı

GSGM’nin hazırladığı ve yürürlüğe koyduğu çerçeve statü ve yönetmelikler çok sık değiştirilmektedir. Ayrıca sporla ilgili kanunlar veya spor hukukuyla bağlantısı olan kanunlar bizim “torba kanun” olarak nitelendirdiğimiz “Çeşitli Kanunların Değiştirilmesi Hakkında Kanun” olarak ortaya çıkan kanunlarla değiştirilmektedir. Bu durum, mevzuatın takibini neredeyse imkansız hale getirmiştir.

GSGM’nin sitesinde ise sporla ilgili mevzuatın tamamına ulaşılamamaktadır. Örneğin raporun yazıldığı Ekim ayının ortalarında GSGM’nin sitesinde 5774 sayılı Başarılı Sporculara Aylık Bağlanması ile Devlet Sporcusu Unvanı Verilmesi Hakkında Kanun hala yer almamaktaydı. Bunun dışında, kanımızca GSGM’nin sitesinde de yer alması gereken Milli Eğitim Bakanlığı Spor Siteleri Yönetmeliği de spor mevzuatının içine işlenmemiştir.

GSGM’nin sitesindeki diğer bir eksiklik ise yönetmeliklerde yapılan değişikliklerin ilgili yönetmeliklere yansıtılmamasıdır. Örneğin, Milli Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelikte değişiklik yapan yönetmelikler, ilk yayınlanan yönetmeliğin arkasına konmuştur. Oysa ilgili madde değişikliklerinin asıl metne yansıtılıp, yönetmeliğin son, güncel hali yayınlanmalıydı.

GSGM’nin sitesindeki yönetmeliklerin sıralaması karışıktır. Bir yönetmeliği bulmak için bütün yönetmeliklere tek tek bakmak gerekmektedir. GSGM sitesi içinde mevzuat için ayrı bir arama motoru konulmalıdır.

Kanun taslakları, kanun tasarıları da ayrıca GSGM’nin Internet sitesinde yayınlanmalıdır. Şu anda Spor Kulüpleri Kanun Tasarısı Taslağı, Türkiye Anti Doping Ajansı Kanun Tasarısı, Spor Yüksek Kurumu Kanun Tasarısı Taslağı hiçbir yerde bulunamamaktadır.

– Spor Kanunu Tasarısı

Raporda, Spor Kanununda düzenlenmesi gereken hususların halen Gençlik ve Spor Teşkilat Kanununda yer aldığı belirtilmiştir.

Bu kanun, uluslar arası gelişmelerin karşısında çok yetersiz kalmaktadır. Spor Kanununun hazırlığında karşılaştırmalı hukuk araştırması yapılmalı ve özellikle Avrupa Birliği üyesi devletlerinden hukuk sistemi bize yakın devletlerin spor mevzuatı dikkate alınmalıdır.

– Kod Önerisi

Mevzuattaki çelişkileri gidermek açısından spor mevzuatının kod olarak toparlanması önerilmiştir.

Oluşturulması amaçlanan Spor Kodu geniş bir içeriğe sahip olmalıdır. Amatör sporlar, profesyonel sporlar, üst düzey sporlar, engelliler için spor, antrenörler, spor ajanları, hakemler, antrenman merkezleri, fiziksel faaliyetlerin öğretimi, spor kulüpleri, federasyonlar, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, GSGM, vergi, sosyal güvenlik, iş hukuku gibi konular bu Kod tarafından düzenlenmelidir. Bu Kod’un hazırlanmasında Avrupa Birliği düzenlemeleri ile AB üyesi devletlerin düzenlemeleri dikkate alınmalı; Kod, karşılaştırmalı bir çalışmanın ürünü olmalıdır.

Türk spor hukuku uygulamasında, futbolun hep ayrıcalıklı kılındığı görülmektedir. FIFA’nın futbol federasyonunun özerkliğini tehdit edeceğini iddia ettiği çoğu düzenleme Avrupa’nın diğer futbol federasyonlarına uygulanmaktadır. Avrupa’da futbol için özel mevzuat geliştirilmemiştir. Spor Kodu’nun hazırlanmasında bu anlamda Avrupa devletlerinin mevzuatlarının dikkate alınması ve “eşitlik prensibi” uyarınca her federasyonun bu Kod’a tabi olması sağlanmalıdır.

– Uluslar arası Mevzuatın Tercüme Edilmesi

Federasyonların bağlı oldukları uluslar arası federasyon ve kuruluşların mevzuatlarının toparlanıp Türkçeleştirilmesi önerilmiştir.

Bir federasyon, bağlı olduğu uluslar arası federasyonun mevzuatını bugüne kadar tercüme ettirmemişse, bu federasyonun işlevinin ne olduğu tartışılmalıdır. Bununla birlikte, spor federasyonlarının çoğunda mevzuatın eksik yayınlandığı görülmektedir. Spor kuralları, uluslar arası federasyonların kuralları, federasyonun hazırladığı talimatların çoğu federasyonların Internet sitelerinde yer almamaktadır.

Bu tercümelerin ilgili federasyonların hukuk kurulları tarafından yapılması gerekir. Duruma göre, GSGM’nin uzman hukukçularından yardım alınabilir.

GSGM’de yabancı dil bilen hukukçu sayısının az olması durumunda, spor hukukuyla ilgilenen akademisyenlerden yardım alınabilir.

4-) Spor Kulüpleri

– Spor Kulüpleri Kanun Tasarısı Taslağı

Raporda, Spor Kulüpleri Kanun Tasarısı Taslağı’na değinilmektedir. Ancak bu taslağa ne GSGM, ne TBMM sitesinden ulaşılabilmektedir.

Raporda, bu taslaktaki bazı hükümlerin yeniden düzenlenmesi görüşünün kabul edildiği açıklanmıştır. Peki komisyonun memnun olmadığı, eleştirdiği noktalar nelerdir? Söz konusu itirazın gerekçeleri nelerdir? Değişikliklerin hangi yönde olması istenmektedir?

– Yerel yönetimlerin ve gençlik ve il müdürlüklerinin kulüp kurmamaları

Raporda, yerel yönetimlerin ve gençlik ve spor il müdürlüklerinin, alanlarına giren tüm spor kulüplerine hizmetle yükümlü oldukları gözetilerek, bunlarla rekabet içinde olacak kulüp kurmamaları yönünde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Bu öneri teorik olarak doğrudur. Devlet sadece hukuki ve siyasi altyapıyı hazırlamalı, denetim faaliyetini üstlenmelidir. Özel hukuk tüzel kişileri sporcuların yetiştirilmesinde rol oynamalıdır. Fakat Türkiye’nin şartları aksini gerektirmektedir.

Merkezi ve yerel yönetimlerin spor kulüpleri kurması sorununu ikili ayrıma giderek incelemek gerekir.

Kanımızca merkezi yönetimin her halükarda spordan uzak durması gerekir. Bilindiği üzere, Polis Gücü, Maliyespor gibi spor kulüpleri profesyonel liglerde mücadele etmektedirler. Bu kulüpler, bağlı oldukları teşkilatın bütçesinden faydalanmaktadırlar. Bu bütçeyi de o teşkilatlara devlet vermektedir. Bu teşkilatlar ayrıca hizmetleri karşılığı “bağış” adı altında para alarak bunları kulübe aktarmaktadırlar. Bu uygulamanın sona erdirilmesi ve genel olarak İdare’ye bağlı kurum ve kuruluşların spor alanında rekabet etmemesi gerekir.

Yerel yönetim, spor alanlarının inşa edilmesi ve kulüplere destek için hareket etmelidir. GSGM il müdürlükleri sadece spor yönetiminden sorumlu olmalı, kurdukları spor kulüpleri aracılığıyla spor arenasında rekabet etmekten vazgeçmelidirler. GSGM İl Müdürlüğü, devlet imkanları ile diğer kulüplerin karşısına çıkmamalıdır.

Bununla birlikte, farklı spor dallarında faaliyet gösteren kulüplerin azlığı, çoğu kulübün yüksek üyelik ücreti istemeleri, malzeme masraflarını sporcuların karşılamak zorunda kalmaları spor yapmak isteyen kimselerin ilgili kulüplere başvurmalarını engellemektedir. Biz, bu olumsuzluğun ortadan kalkması, sporun geniş tabana yayılması amacıyla belediye ve gençlik ve spor il müdürlüklerinin amatör spor kulüpleri kurmalarının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Söz konusu kulüplerin futbol, basketbol, voleybol gibi popüler sporlar dışında Türkiye’de federasyonu bulunan diğer spor dallarında da faaliyet göstermeleri zorunlu olmalıdır.

Bir hususu belirtmek isteriz. Bu kurumların faaliyet alanı sadece “amatör sporlar” ile sınırlı olmalıdır. Bugün belediyeler profesyonel liglerde de mücadele etmektedirler. Devlet olanakları, halktan alınan vergilerle profesyonel sporda mücadele etmek haksız rekabet oluşturmaktadır.

Ayrıca bu uygulama, belediyeleri asıl amaçlarından uzaklaştırmaktadır. Belediyeler, spor hizmetlerinde bulunmak zorundadırlar. Profesyonel spora aktarılan bütçenin amatör sporlara kaydırılması ile amatör sporların gelişimine, halkın spor yapabileceği alanların çoğalmasına büyük katkıda bulunulabilir. Profesyonel kulüpler borca batık faaliyette bulunurken, belediyelerin bu alanda rekabet etmesi eleştirilmelidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, belediyeler ile gençlik ve spor il müdürlükleri spor kulüpleri kurabilmelidir. Zira, ülkemizde spor kültürü çok gelişmemiştir. Futbol ve diğer birkaç popüler spor dalı dışında diğer spor dallarında faaliyet gösterecek spor kulübü henüz istenen sayıya ulaşmamıştır. Bu spor dallarının gelişimi ancak belediye ve il spor müdürlüklerinin kulüpleri ile mümkündür.

Raporda bir husus çok doğru teşhis edilmiştir. Yerel yönetimler ve gençlik ve spor il müdürlükleri, alanlarına giren tüm spor kulüplerine hizmetle yükümlüdür. Ancak uygulamada, bu hizmet, destek belli kulüplerle sınırlı kalmaktadır. Bu husus aşağıda, “Şike ve Haksız Rekabet” başlığı altında incelenmiştir.

– Spor Kulüplerinin Yönetimi

Profesyonel kulüplerin uzmanlar tarafından yönetilmesi için gerekli düzenlemeler getirilmelidir. Kulüplerin sadece kendi öz kaynakları ile yönetilmesi gerekli olup, bunların yöneticilere borçlanmaları engellenmelidir.

– Bağımsız Denetim Kuruluşları Tarafından Yapılacak Denetim

Raporda İç denetim ve Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün denetiminin yanı sıra, Kulüpler için dış denetim öngörülmesi ancak, amatör spor kulüplerinin sayıca çokluğu da dikkate alınarak belli kıstaslar  (mali büyüklüğü belli limitin üstünde olan, belirli spor faaliyetlerini yürüten kulüpler gibi) bağımsız kuruluşlarca denetim öngörülmesi önerilmiştir.

Bu öneri eksiktir.

Sadece kulüplerin değil, federasyonların da denetimi hem GSGM hem de dış denetim şirketleri tarafından yapılmalıdır. Her ne kadar spor federasyonları özel hukuk tüzel kişileri olsa bile, bunların kamu hizmeti ile sorumlu olmaları, aldığı kararlar ve verdikleri cezalarla kamu kudreti kullanmaları sebebiyle bunların GSGM tarafından denetlenmeleri gerekmektedir. Söz konusu denetimin özerkliği ihlal ettiği ileri sürülemez. Aksine, özerk kuruluşların kamu denetimine tabi olmaları Türk hukuk sisteminde olağan bir uygulamadır.

– Kulüplerde spor hukuku bilen elemanların çalıştırılması

Raporda, kulüplerde spor hukuku eğitimi almış eleman çalıştırılması veya belirli kulüp çalışanları için spor hukuku kursları düzenlenmesinin uygun olacağı görüşü ortaya atılmıştır.

Kulüplerde spor hukuku eğitimi almış eleman çalıştırılması yasal zorunluluk mu olacaktır? Türkiye’de bu konuda çalışan uzman hukukçu sayısının azlığı, buna karşın binlerce spor kulübünün varlığı dikkate alındığında bu öneri gerçekçi değildir.

Ayrıca “spor hukuku eğitimi” ifadesi çok geniştir. Bu eğitimin içeriği ne olacaktır? Bir yönetici spor hukuku eğitimi aldığını nasıl ispatlayacaktır?

Belirli kulüp çalışanları için spor hukuku kursları düzenlenmesi fikri olumludur.

– Aynı ismin birden fazla kulüp tarafından kullanılamaması esasının il çerçevesinde öngörülmesi

İsim üzerindeki hakkın sadece il sınırları ile sınırlı kullanılabileceği önerisi kabul edilemez. İsim üzerindeki hak tüm ülke sınırları içinde korunmalıdır. Üstelik kulüp isminin bir marka olarak kullanılması durumunda komisyonun ilgili önerisinin hayata geçirilmesi çok büyük uyuşmazlıklara sebep verecektir.

Açıkçası bir kulüp isim ararken biraz yaratıcı olmalı, bulunduğu şehrin, içinde bulunduğu toplumun, faaliyet gösterdiği spor dalının özelliklerini kapsayan bir isim bulmaya çalışmalıdır.

– Futbol kulüpleri için ayrı düzenleme talebi

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı temsilcisi, futbol kulüpleri için taslakta ayrı düzenlemeler yapılmasını veya ayrı bir kanun çıkarılmasını önermiştir.

Futbolun özelliği nedir? Diğer federasyonlardan farklı düzenlemeyi gerektirecek objektif sebepler nelerdir?

Spor Kulüpleri Kanunu Tasarısı Taslağı’nın söz konusu raporda değinilen düzenlemeleri futbolun özerkliğine müdahale niteliği taşımamaktadır. Futbol için ayrı bir düzenleme yapılmasına gerek yoktur.

Futbol Federasyonunun, profesyonel kulüpleri dikkate alarak itiraz ettiğini sanıyoruz. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği temsilcileri, söz konusu itiraza karşı ilginç bir görüş ileri sürmüşlerdir. GSGM temsilcilerine göre, Futbol Federasyonun bugünkü hukuki yapısında amatör ve profesyonel branşları aynı mevzuatla yönetilmesinin uygun olmadığından Türkiye Futbol Federasyonunun yeniden yapılanması uygun olacaktır.

Bu görüş sağlıklı değildir. Ayrıca bu gerekçe futbol için ayrı düzenleme yapılmasını gerektirmez.

Profesyonel ligler sadece futbol için söz konusu değildir. Basketbol, voleybol gibi takım sporlarında profesyonel ligler bulunmaktadır. Bu sebeple, tüm bu profesyonel ligleri kapsayan bir düzenlemeye gerek vardır.

Aşağıda da belirteceğimiz gibi, profesyonel ligler, federasyonlara bağlı takımlar ve sporcular açısından küçük bir azınlığı kapsamaktadır. Lisanslı sporcuların önemli bir kısmı amatör sporla uğraşmaktadır. Buna rağmen, profesyonel liglerde mücadele eden takımlar federasyona hakim olmaya çalışmaktadırlar. Bu kulüplerin sorunları, ihtiyaçları ve federasyonlardan beklentileri amatör dalların sorunları ve beklentilerinden çok farklıdır.

Bununla birlikte, özellikle seçimlerde profesyonel takımların delege sayısı açısından baskın çıktıkları ve yaklaşık on (10) kulübün ortak hareketiyle tüm federasyonun değişmesi gibi olumsuzluklara rastlanmaktadır. Delegeler açısından dağılım hem TFF hem de diğer federasyonlar açısından dengesiz oluşturulmuştur.

Biz, profesyonel ve amatör branşların ayrı ayrı yönetilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Profesyonel liglerin, federasyonla işbirliği içinde ancak ayrı birer tüzel kişilik olarak örgütlenmesinin doğru olacağı kanısındayız. Elbette bu durum liglerin bağımsız olacağı anlamına gelmemektedir. Örneğin, yayın gelirlerinden sadece profesyonel lig ve kulüpler faydalanmayacak; bu gelirlerden belli bir miktar federasyona aktarılacaktır.

Türk spor sistemini önemli ölçüde değiştirecek bu önerinin tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Böylece federasyonlar sadece o spor dalının gelişmesi için çalışacak ve profesyonel kulüplerin baskısından kurtulmuş olacaklardır. Profesyonel ligler ise kendi ihtiyaçları ölçüsünde hareket edeceklerdir.

Söz konusu sistem değişikliği profesyonel liglerin daha rahat hareket etmesini ve güçlenmesini sağlayacaktır. Bu gücün elbette karşı bir güç veya güçler tarafından kontrol edilmesi, dengelenmesi gerekir. Profesyonel liglerin hesaplarının devlet ve bağımsız denetim şirketleri tarafından kontrolü; sporcuların, antrenörlerin ve hakemlerin sendika kurmaları söz konusu gücü dengeleyebilecek atılımlar olacaktır.

Aynı şekilde spor federasyonlarının faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların onların içinden çıkmış, bağımsızlığı ve tarafsızlığından şüphe duyulan kurullar yerine hakim teminatına sahip, bağımsız ve tarafsız hakimler veya hakemlerden oluşan mahkemeler tarafından çözümlenmesi gerekmektedir. Bugün yürürlükte olan sistem kaygı vericidir. Bu konuya aşağıda değinilecektir.

– Spor Kulüpleri ile İlgili Diğer Önerilerimiz:

– Amatör sporcularla kulüpler arasında üyelik ilişkisinin oluşturulması gerekmektedir. Amatör sporcular veya bunların velilerinin kulüp içinde söz hakkı olması; kulüplerin bunlara karşı belli yükümlülükler altında olması sağlanmalıdır. Bu amaçla, Kulüplerde veli ve sporcu komiteleri kurulmalıdır. Sporcu üyeler kulüplerin yönetimine katılmalıdırlar. Sporcu komiteleri, o kulüpte aktif, lisanslı spor yapan sporculardan oluşmalıdır.

– Kadın – Erkek eşitliği gözetilmelidir. Kulüp yönetimlerinde kadınlar lehine kota uygulanmalıdır. Kulüp yöneticilerinin en az % 20’sinin kadın olması gerekliliğine dair hükümler getirilmelidir. Kadın antrenörler, sporcular yetiştirilmesi için özel programlar uygulanmalıdır.

– Kulüp yöneticileri için yaş sınırı getirilmelidir.

– Spor kulüplerine ilişkin kanun ve yönetmeliklerde, kulüp içinde kurulması gereken disiplin kurulu ile bunların kararlarına karşı izlenecek usul belirlenmelidir. Sporcuların temel hakları bu yönetmelikle kapsamlı şekilde düzenlenmelidir.

– Profesyonel liglerde yarışan kulüplere şirketleşme zorunluluğu getirilmelidir. Alacaklıklar arasında eşitliğin sağlanması açısından blunların iflasa tabi olmaları gerekir.

– SPK’nın şirketleşen kulüpler üzerindeki kontrolü artmalıdır. Del Bosque olayından sonra SPK’nın, BJK’nın kamuoyunu yanıltan açıklamalarına karşı hiçbir işlem yapmaması düşündürücüdür.

– Siyaset spordan uzaklaştırılmalıdır. Milletvekilleri, bakanlar, valiler, kaymakamlar, belediye başkanları başta olmak üzere siyasilerin herhangi bir şekilde kulüplerle bağı ortadan kaldırılmalıdır. Bunların kulüplere üye olmaları, doğrudan veya dolaylı biçimde kulüp yönetimlerinde aktif olmaları engellenmelidir.

Belediyelerin özellikle profesyonel spor dallarında mücadele etmelerine izin verilmemelidir.

– Vergi düzenlemeleri, eşitsizliği ortadan kaldıracak şekilde değiştirilmelidir. Profesyonel sporda mücadele eden kulüplere ve profesyonel sporculara sağlanan kolaylıklar gözden geçirilmelidir. Bu konuda Avrupa’daki uygulamalar dikkate alınmalıdır.

Kulüplerin vergi borçlarının ötelenmesi veya affedilmesi uygulamasından vazgeçilmelidir.

Vergi borcu olan kulüplere ve bunların yöneticilerine karşı mevzuatta öngörülen yaptırımlar uygulanmalıdır. Futbol kulüplerinin kurtarılması için milletvekillerinin lobi yapmaları engellenmeli; bu konularda kanun teklifleri hazırlanmasının önüne geçilmelidir.

– Profesyonel kulüpler üzerindeki kontrol arttırılmalıdır. Devlet, ekonomik zorluk çeken kulüplerin yükünü üstlenmek zorunda değildir. Rekabetin korunması, sporcuların mağdur olmalarının önlenmesi için ilgili kulüplerin tasfiye edilmesi gerekmektedir. Özellikle sporcuların korunması için özel hükümler öngörülmelidir.

– Birden fazla kulüp sahipliği, birden fazla kulübün kontrolünün önüne geçilmelidir. Bu konuda UEFA ve Avrupa ülkelerindeki uygulamalar dikkate alınmalıdır.

– Profesyonel ligler için “lisans sistemi” getirilmelidir. UEFA’nın getirdiği lisans sistemi, profesyonel ligi olan tüm federasyonlara genişletilmelidir. TFF’nin de lisans sistemini UEFA kurallarına riayet ederek uygulaması gerekmektedir. Söz konusu lisans sistemi, Bank Asya Ligi’ne de uygulanmalıdır.

Finansal yönetim, saydamlık, ayrımcılık, şiddet, küçüklerin korunması, fiziki altyapı gibi konularda kulüpler için ortak hükümler getirilerek, kulüplerin belli seviyede olması sağlanmalıdır.

– Profesyonel dallarda altyapıdan yetişmiş sporcuların oynaması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Bu sporcuların özellikle Türk asıllı olmasına özen gösterilmelidir. Takımda yer alacak altyapıdan gelecek sporcu sayısı yıl geçtikçe arttırılmalı; bu sporcuların sahada görev alması için zorlayıcı hükümler getirilmelidir.

– Bir kulübün, federasyon bünyesindeki amatör ve profesyonel organizasyonlara katılması için, ilgili federasyonun bütün yaş gruplarında mücadele etmesi gerektiği öngörülmelidir. Böylece kulüplerin altyapıya önem vermeleri sağlanacaktır.

5)  Federasyonlar:

Türkiye’de İdare, bir yandan federasyonları özel hukuk tüzel kişiliği olarak düzenlemekte, diğer yandan ise bunlar üzerinde kontrolünü devam ettirmek istemektedir. Son gelişmeler dikkate alındığında, İdare, federasyonlara maddi destek vermek yerine bunların sponsorlar aracılığıyla faaliyet göstermelerini sağlamayı, ancak federasyonların üzerinde baskısını sürdürmeyi amaçladığı ileri sürülebilir. Diğer bir deyişle, İdare, davulu özel sektöre devrederken tokmağı elinde tutmayı amaçlamaktadır.

İdare, belediyeler ve il spor müdürlükleri aracılığıyla sporu yönetmeye çalışmaktadır.

Federasyonların faaliyetlerine karşı devlet yargısına başvurma yolunun kapatılması, Türkiye’de sporun federasyonların ve bunların dolaylı şekilde bağımlı oldukları GSGM’nin keyfi yönetimine tabi olmasına sebep olmuştur.

Kanımızca, devlet, “müdahaleci sistem” ile “serbest sistem” arasında artık bir tercih yapmalıdır.

Müdahaleci sisteme Fransız spor sistemi örnek gösterilebilir.

Fransa’da federasyonlar özel hukuk tüzel kişileridir. Ancak spor yönetimi ve spor finansmanı devletçi nitelik taşımaktadır. Federasyonların bazı faaliyetleri de kamu hizmeti niteliğindedir.

Devlet desteği ve devlet kontrolü, federasyonların finansal sorunlara karşı korunmasını sağlamaktadır. Aynı şekilde, farklı bir açıdan bakılırsa, devlet desteği federasyonların özerk kalmasını sağlamaktadır. Finansman bulmak için özel sektöre açılmak, sponsor bulmak zorunda kalacak federasyonlar, özel sektörün federasyon yönetimlerine müdahale etme riskiyle karşı karşıya kalacaklardır.

Fransa’da federasyonların faaliyetleri devletin kontrolü altındadır. Bu federasyonların işlemleri kamu işlemi niteliğinde olup, bunların hukuka aykırı işlemlerine karşı idare mahkemelerine başvurulmaktadır.

Serbest sistemde ise devlet ya spora hiç müdahale etmemekte ya da sadece denetim işlevi görmektedir. İngiltere ve İsviçre bu sisteme örnek gösterilebilir. Bu ülkelerde spora ilişkin özel mevzuat bulunmamaktadır. Ortak hukuk spor sistemine de uygulanmaktadır. İsviçre’de Haksız Rekabetin Önlenmesine Dair Kanun, rekabet hukuku, milletlerarası özel hukuk, sorumluluk hukuku, ceza hukuku ve medeni hukuk spor aktörleri arasındaki ilişkilere de uygulanmaktadır.

Hangi sistem seçilirse seçilsin, federasyonların faaliyetlerinin yargı kontrolünde olduğu unutulmamalıdır.

Biz GSGM’nin federasyonlar üzerindeki etkisinin sona ermesi gerektiğini düşünüyoruz.. GSGM, federasyonları kontrol eden değil, spor politikasını belirleyen ve federasyonlar arasında koordinasyon sağlayan bir yapıya bürünmelidir.

– Uyuşmazlıkların federasyonlar tarafından çözümlenmesi

Raporda, çıkacak uyuşmazlıkları federasyonların kendilerinin çözümleyebilmesini sağlayacak şekilde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Bu öneri, hukuk mantığına uymamaktadır. Dünyada bir başka örneği de bulunmamaktadır.

Federasyonlar hem karar veren (yasama), hem uygulayan (yürütme) hem de yargılayan (yargı) makam olamaz. Yargı işlevinin bağımsız, tarafsız bir makam tarafından yerine getirilmesi gerekir.

Bu itirazın içeriğinin iyi anlaşılması gerekir. Federasyonlarda disiplin kurulu, ceza kurulu olması olağandır. Federasyonlar faaliyet alanları ile ilgili uyuşmazlıkların hepsini veya bunlardan bazılarını kendi bünyeleri içinde çözümlerler. Söz konusu uyuşmazlığı çözümleyen kişiler federasyona bağlı çalışan veya federasyon bünyesinde faaliyet gösteren özel hukuk kişileridir.

İsviçre Federal Mahkemesi’nin, Spor Tahkim Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili verdiği kararlarda, federasyonların disiplin kurullarına, tahkim kurullarına da değinmiş ve bu kurulların, mahkemelerin aslında sadece ilgili federasyonun birer “organı” olduklarını; adları “tahkim kurulu”, “mahkeme” olsa bile, üyelerinin federasyona bağımlı olmaları, maaşlarının bunlar tarafından verilmeleri gibi sebeplerle, bu kurumların tahkimin gerektirdiği bağımsızlık ve tarafsızlık teminatlarını vermediklerini dile getirmiştir.

Spor hukuku komisyonundaki bazı üyeler özerk federasyonun kendi içinde verdiği kararların kendi içinde kesinleşmesi gerektiğinden Tahkim Kuruluna itirazın yolunu kaldırılması, Genel Müdürlük denetiminin dış denetim olduğu ve mümkün olduğu kadar sınırlanması gerektiği hususunda görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bu görüşlerin hukuki dayanağı yoktur. Bütün özel hukuk tüzel kişilerinin işlemlerine, kararlarına karşı devlet mahkemelerine başvurulabilmektedir. İtiraz makamı tahkim kurulu olsun veya olmasın, federasyonların verdiği kararların kendi içinde kesinleşmesi dileği hukuk mantığıyla uyuşmamaktadır.

– Özerk Federasyonların Genel Kurulunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Temsil Oranının Azaltılması

Raporda, bir kısım üyelerin, özerk federasyonların genel kurulunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü temsil oranının azaltılması gerektiği yönünde görüş bildirdikleri açıklanmıştır.

Bu öneriyi genişletip, özerk olsun veya olmasın bütün federasyonların seçimlerinde sadece kulüplerin oy kullanabileceği şeklinde düzenleme yapılmalıdır. Federasyonlar, kulüplerin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Federasyona bu özelliğini veren unsur, spor kulüpleridir.

Kulüpler, federasyonların kararlarından doğrudan etkilenmektedir. Federasyonlar öncelikle kulüplere karşı sorumludur. Federasyonların kararlarından doğrudan veya dolaylı biçimde etkilenmeyen, ancak onların üzerinde bir şekilde hiyerarşik otorite teşkil eden Merkez Danışma Kurulu’nun başarısız federasyon başkanlarını görevden alması hiyerarşiye dayanan bir yetkinin kullanılmasıdır GSGM Teşkilatı’nın federasyon seçimlerinde oy kullanması uygun değildir. Aynı şekilde diğer bakanlıkların ve TSYD’nin bu seçimlerde doğrudan menfaatleri bulunmamaktadır. Federasyon yönetimleri sadece kendi aktörlerine, federasyonlara, kulüplere bırakılmalıdır.

Ayrıca TSYD’nin sadece federasyonlar seçimlerindeki oy kullanma yetkisi dışında, Merkez Danışma Kurulu’ndaki üyeliği sona erdirilmelidir. TSYD’ye verilmiş bu yetkilerin dünyada eşi bulunmamaktadır. TSYD’nin spor yönetimi konusunda oy hakkının olması, basının bağımsız ve tarafsız olma, en önemlisi denetleyen, eleştiren ve kamuoyunu aydınlatan dördüncü kuvvet olma özelliğini zedelemektedir.

Federasyonların özerkliği, kulüplerin, kendilerini yönetecek federasyonun işleyişine katkıda bulunma ve federasyon yöneticilerini belirleme hakkını, yetkisini kapsar. Bu sebeple, federasyon seçimlerinde sadece kulüpler oy kullanmalıdır. Oy verme yetkisi, kararlardan etkilenmeleri sebebiyle, aktif hakem, antrenör ve sporcuları kapsayacak şekilde düzenlenebilir.

Belirtmek gerekir ki, çerçeve statüde ve ana statülerde yer alanfaal olma(yan) hakemlerin”, “genel kurul tarihinden belli bir süre önce faal sporculuğu bırakan sporcuların”, “eski başkanların”, “faal olmayan teknik direktör ve antrenörlerin” oy kullanmalarının bir anlamı bulunmamaktadır. Zira onların ilgili spor dalıyla hiçbir bir ilgileri bulunmamaktadır. Onlar sadece oy sayısında dikkate alınmaktadırlar. Bu sistem, lobi faaliyetlerinin sporla ilgisiz insanlar üzerinde yürütülmesi sonucunu doğurmaktadır.

– Federasyonlarla İlgili Diğer Önerilerimiz:

– Devletin spora müdahalesi en alt seviyede olmalıdır. İdare, federasyonların yönetimine karışmamalılar. Siyasiler de kulüplerin yönetiminde aktif olmamalılar.

Sporu siyasetten arındırmak için radikal çözümlere başvurmak gerekmektedir. Bu konudaki bazı önerilerimiz aşağıdaki gibidir:

  • Federasyonlar için çerçeve statü öngörülmeli ancak diğer konularda federasyonların kendilerini serbestçe yönetmesine imkan tanınmalıdır.
  • GSGM teşkilatının federasyon seçimlerinde oy vermesi sona ermelidir.
  • GSGM, kendi bürokratlarının, personelinin federasyonlara girmesi için baskı yapmayı bırakmalıdır. Federasyon yönetimi serbestçe belirlenmelidir.
  • Siyasetçiler, yerel yöneticilerin spor kulüplerine üyeliği yasaklanmalıdır. Bunların, fahri sıfatıyla bile yöneticilik yapmaları engellenmelidir.
  • Merkez teşkilatı ve yerel yönetimlerin spor kulüpleri kurarak profesyonel sporda rekabet etmeleri yasaklanmalıdır. Profesyonel spor tamamen özel kişiler tarafından yönetilmelidir.
  • GSGM Ceza Kurulları ve GSGM Tahkim Kurulu’na siyasiler tarafından atama yapılması engellenmelidir. Bu kurulların üyeleri hakimlik teminatına sahip olmalıdır. Üyelerin bürokrat, siyasi olmamasına özen gösterilmelidir.
  • Türkiye Futbol Federasyonu üzerindeki siyasi baskı sona erdirilmelidir. TFF’nin yapısının kanunla düzenlenmesi son bulmalıdır. TBMM’nin TFF üzerindeki etkisi ortadan kaldırılmalıdır.

Kadın – Erkek eşitliği gözetilmelidir. Federasyon kurullarında kadınlar lehine kota uygulanmalıdır. IOC, ulusal komitelere söz konusu kota uygulaması konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Federasyon bünyesinde kadın antrenörler, sporcular yetiştirilmesi için özel programlar uygulanmalıdır.

– Federasyonlar, kurumsal faaliyetlerinde, bunlardan etkilenecek bütün ilgililer arasında bir denge bulmaya özen göstermelidirler. Bu sebeple, karar alım sürecinde sporcular, antrenörler, diğer teknik elemanlar, hakemler ve kulüp yöneticilerinden görüş almaya özen göstermelidirler. Özellikle sporcu, antrenör temsilcilerinin yönetimde yer alması sağlanmalıdır. Bunun için sporcu, antrenör komiteleri kurulmalıdır. Sporcu komitelerinin üyeleri doğrudan doğruya o federasyonun şampiyonalarına katılan sporcular tarafından seçilmelidir.

– Federasyon başkanlarının İngilizce, Almanca, Fransızca dillerinden birini bilmesi zorunluluğu getirilmelidir. Uluslararası gelişmeleri takip etmek, uluslararası kuruluşlar ve diğer ulusal federasyonlarla iletişim halinde olmak, uluslararası toplantılarda federasyonu temsil etmek gibi görevleri bulunan federasyon başkanlarının yabancı dil bilmemesi düşünülemez.

Bu belgelerin, resmi kurumlar tarafından elde edilmesi gerekliliği öngörülmelidir.

Genel Müdürlükçe oluşturulacak komisyonca yapılacak mülakat sonucu verilecek belge ile belgeleme şartı gerçekçi değildir. Genel Müdürlük bünyesinde oluşturulacak komisyonun tarafsızlığı şüphe uyandırmaktadır.

Anayasal eşitlik prensibi gereği, söz konusu şartın bütün federasyonlar için getirilmesi gerekliliği unutulmamalıdır.

– Federasyon yöneticileri, kurul üyeleri için yaş sınırı getirilmelidir

– Federasyonların ana statüleri dışında, yönetmelikleri, talimatları, soyut ve genel tüm düzenlemeleri Internet sitesinde ve Resmi Gazete’de yayınlanmalıdır.

– Çok az federasyonun ana statüsünde ve talimatlarında ceza kurullarının işleyişi ile ilgili kurallar bulunmaktadır. Savunma hakkının, adil yargılanma hakkının teminatını sağlayacak bu hükümlerin yokluğu, federasyonun bir organı tarafından yapılan yargılamanın hukuka aykırı olmasına sebep olmaktadır.

Özerk federasyonların önemli bölümünde Ceza Yönetmelikleri gereği gibi hazırlanmamıştır. Bu yönetmeliklerin GSGM Amatör Ceza Yönetmeliği esas alınarak hazırlanması gerekmektedir. Bu eksiklik özellikle hakem ve gözlemcilerin görevleri ve sorumlulukları hususunda dikkat çekmektedir.

– Federasyonlara, spor kulüplerine ilişkin kanun, statü ve yönetmeliklerde, federasyon ve kulüpler kurulması gereken disiplin kurulu ile bunların kararlarına karşı izlenecek usul belirlenmelidir. Sporcuların temel hakları söz konusu mevzuatla kapsamlı şekilde düzenlenmelidir.

– Kulüp yöneticilerinin, GSGM Teşkilatı’nda görevli olanların federasyon yönetimlerinde yer almaları engellenmelidir.

Bugün Genel Müdürlük Merkez Ceza Kurulu, Genel Müdürlük Ceza Kurulu, il ceza kurulları ve Tahkim Kurulu ile özerk federasyonların ceza veya disiplin kurulları üyelerinin kulüplerin yönetim kurullarında görev alamayacağı öngörülmüştür.

Bu düzenleme yetersizdir.

Kulüplerin yönetim kurulu üyelerinin federasyonların yönetim ve hukuk kurullarında yer alması da engellenmelidir. Bu iki statü bir arada yer alamaz. Bazı kulüplerin yöneticileri, kendi kulüplerine çıkar sağlamak, federasyonun kararlarında kulüp lehine karar alınmasında etkili olmak veya kulüp aleyhine karar alınmasını engellemek için faaliyet göstermektedirler.

Her ne olursa olsun, federasyon, kulüplerden bağımsız ve tarafsız bir görünüm sergilemelidir. Bu sebeple, kulüp yöneticiliği ve federasyon yöneticiliğinin bir arada olamayacağını düşünüyoruz.

– Federasyon başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin, ilgili spor branşında belli bir süre aktif olma şartı getirilmelidir.

Federasyonlarda yöneticiliği, o dalda belli süre sporcu olarak yarışmış ya da antrenör, hakem, idareci olarak görev almış kimseler üstlenmelidir. İlgili spor branşının en üst yönetim birimi olan federasyonda yöneticilik yapacak olanların, ilgili spor branşının oluşumunu, yapısını, sorunlarını bilmeleri gerekmektedir. Herhangi bir kimsenin federasyon başkanı olmasının önüne geçilmelidir.

 

– Federasyonların ana statüleri özenle hazırlanmalıdır.

Çerçeve statüde öngörülen hükümler, ilgili federasyonun yapısı dikkate alınarak ana statüye dahil edilmelidir. Örneğin, Motosiklet Federasyonu’nun ana statüsünde, Olimpiyat oyunlarında ilk üç dereceye girmiş sporcuların oy kullanabilecekleri öngörülmüştür (md. 7). Oysa Olimpiyat Oyunları’nda motosiklet branşı bulunmamaktadır.

 

– Özerkliğin, bütün spor federasyonları için aynı yapıda olması gerekir. Futbola verilen özerklik, eşitlik prensibi gereği diğer federasyonlara da verilmelidir.

Özerklik özellikle federasyonların bütçeleri açısından büyük önem arz etmektedir. GSGM’nin bu konudaki vesayet yetkisi sona erdirilmelidir. Federasyon bütçelerinin kullanımı konusunda GSGM’nin onayının alınması; GSGM ve Maliye Bakanlığı’nın söz konusu yerindelik denetimi, federasyonların özerkliğine aykırılık teşkil etmektedir.

Özel hukuk tüzel kişileri olan federasyonların üzerinde İdare’nin bu şekilde yerindelik denetimi yetkisini haiz olması başlı başına hukuk sistemimize aykırı bir uygulamadır.

– Spor federasyonları, kamplara katılma ve milli takıma seçilme kriterlerini sezon başında belirlemelidirler.

Turnuvalardan sonra getirilen veya son anda değiştirilen kriterler sporcuları mağdur etmekte; federasyonların güvenilirliğini ortadan kaldırmaktadır.

Bu kriterlerin objektif olmasına özen gösterilmelidir. Turnuvadaki performanslar öncelikle dikkate alınmalıdır. Federasyon yönetim kurulunun, teknik heyetinin takdir hakkı mümkün oldukça kısıtlanmalıdır. Aynı kriterlere sahip sporcular arasında nasıl seçim yapılacağı da aynı şekilde önceden belirlenmelidir. Oyunun kuralları, sezon başında tüm ilgililer tarafından bilinmelidir.

Olimpiyat Oyunları’na katılımda TMOK, kendi seçim kriterlerini getirmeli; federasyonların keyfi davranışlarını engellemek için gerekli önlemleri almalıdır.

– Sporcuların sigortalanması hususunda federasyonlar zorlayıcı rol oynamalıdır. Lisanslı her sporcunun sigorta edilmesi zorunlu olmalıdır.

Sigortası olmayan sporcuların turnuvalara katılmaları engellenmeli; antrenman esnasında ve/veya yanlış antrenman sonucunda sakatlanan sporcuların tedavi giderlerini kulüp karşılamalıdır. Kulüplerin sporcular için ödeyeceği primler için devlet destek vermelidir.

– Özerklik, kendi kurallarını koymakla ilgilidir. Federasyonlar, kanunda öngörülen sınırlar çerçevesinde kural koyma yetkisine sahiptir. Federasyonlar ancak kendilerine tanınan alanda kural koyabilir. Bu kurallar da ancak tabi oldukları hukuk sisteminin temel kuralları tarafından belirlenen sınırlar içinde yer alabilirler.

Spor federasyonlarının hukuka aykırı statü, yönetmelik, talimat gibi düzenlemelerinin dış denetiminin yapılması gerekmektedir. Hukuka aykırı düzenlemelerin kabul edilmemesi, bunlara karşı iptal davası açılma imkanı sağlanmalıdır. Özellikle sporcu ve antrenörlerin çalışma haklarını kısıtlayan, kanımızca Anayasa’ya, Borçlar Kanunu’na, İş Kanunu’na aykırı onlarca hüküm bulunmaktadır. Sporcu ve antrenör derneklerine bu tür dava açma yetkisi tanınmalıdır.

– Türkiye’de uluslar arası spor federasyonlarının kurallarının doğrudan uygulandığı kabul edilmektedir. Türk Spor Kurumu Kanunu Tasarısı’nda da bu görüş açıkça ortaya konmuştur. Tasarıda “spor federasyonları(nın), uluslararası federasyonların  kural ve esasları ile ülkemizce kabul edilen spora yönelik uluslararası antlaşma ve  sözleşme  hükümlerine  tabi olduğu” öngörülmüştür (md. 20/VI).

Belirtmek gerekir ki, spora yönelik uluslar arası sözleşmelerin çoğu tavsiye niteliğindedir ve doğrudan uygulanması söz konusu değildir.

Bir hususun dikkate alınması gerekir: Her uluslar arası federasyonun kendi iç işleyişi vardır. Bunlar arasında ortak nokta çok azdır. Hatta “dünyada ne kadar uluslar arası federasyon varsa, o kadar spor hukuku düzeni vardır” dersek abartmış olmayız. Oysa biz devletin görevinin bir spor sistemi kurmak, ulusal federasyonların bir sistem altında toplamak ve eşitlik prensibi gereği ülke içinde faaliyet gösteren bütün spor kulüpleri, sporcular için ortak hükümler getirmek olduğunu düşünüyoruz.

Dünyada federasyonlar, bağlı oldukları spor federasyonları ve tabi oldukları devletin hukuk düzeni ile bağlıdırlar. Bir konuda uluslar arası federasyonun düzenlemesi yanında, devletin de düzenlemesi bulunuyorsa, devletin düzenlemesi öncelikle uygulanacaktır. Zira uluslar arası federasyonların kamu otoritesi bulunmamaktadır. Onların kuralları da devletin hukuk düzenine aykırı olamaz. Aykırılık halinde, ulusal spor federasyonu öncelikle devletin kurallarına uygun hareket etmek zorundadır.

Bu görüşümüz reddedilse dahi, karşılaştırmalı hukuk incelemesi yapıldığı vakit, yabancı ulusal federasyonların, hem uluslar arası federasyonların kuralları hem de tabi oldukları devletin hukuk düzeni ile bağlı oldukları tespit edilecektir. Hiçbir ülkede federasyonlar sadece uluslar arası federasyonların kurallarına göre yönetilmemektedir.

6) Spor Organizasyonları ve Liglerde Anayasaya Uygunluk:

Raporda, Spor organizasyonları ve özellikle batı ligi haline gelen futbol liglerinin, Anayasa’nın 59.maddesinde yer alan Devletin sporun kitlelere yayılmasını teşvik edeceği emredici hükmü uyarınca coğrafi esaslar dikkate alınarak belirlenmesi yönünde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Bu önerinin uygulama kabiliyeti kazanması ancak GSGM ve yerel yönetimlerin spor alanları, çok amaçlı spor salonları inşa etmeleri halinde mümkündür.

Seksen yıldan beri Doğu’ya, Güneydoğu’ya yatırım yapmayan devletin, yeni özerk olmuş federasyonların bu bölgeleri kalkındırmalarını beklemesi dikkat çekicidir.

GSGM’nin 2006 yılı faaliyet raporunda özel beden eğitimi ve spor tesislerinin illere göre dağılımı sunulmuştur (Rapor, EK-18). Bu rapora göre bazı illerimizde tek bir spor tesisi bulunmazken, bazılarında bir (1) veya iki (2) spor tesisi bulunmaktadır. Bu tesislerin de  futbol stadyumu mu, açık spor sahası (atletizm, basketbol, voleybol sahaları vs.) mı yoksa spor salonu mu olduğu açıklanmamıştır.

Birkaç örnek vermek gerekirse;

Spor Tesisi Bulunmayan İller: Ağrı, Burdur, Sinop, Tunceli, Şırnak…

1-5 Arası Spor Tesisi Bulunan İller: Bilecik (4), Bolu (5), Çankırı (5), Erzincan (5), Hakkari (3), Kars (5), Muş (1), Rize (2), Bayburt (3), Ardahan (5), Bartın (5), Yalova (3), Kilis (2), Osmaniye (1)…

Sporun kişilerin topluma entegrasyonundaki rolü yadsınamaz. Eğitim düzeyi düşük, yoksulluk sınırının altında yaşayan, işsiz gençlerin topluma kazandırılmasının en etkili yöntemlerinden biri spordur. Doğu’daki spor tesislerinin azlığı ile buradaki sosyal kargaşa arasında korelasyon bulunup bulunmadığını ancak sosyologlar, sosyal bilimciler saha araştırmaları ile tespit edebilirler. Bununla birlikte, bu bölgelerde spor tesisinin bulunmaması kanımızca gençleri olumsuz etkilemektedir. Spor olarak sadece futbol bilen bu gençlerin farklı spor branşlarına kaydırılması toplumsal barışın sağlanmasında da rol oynayacaktır.

Geri kalan illerde bulunan spor tesislerini saymaya gerek görmüyoruz. Sadece yaklaşık 11 milyon kişiyi barındıran İstanbul’da sadece 851 spor tesisi olduğunu belirtmek isteriz. Olimpik sporlara tahsis edilen spor tesislerinin sayısı ise çok azdır.

Bu çarpıcı tablo karşısında sporun Doğu’ya da kaydırılmasının sorumluluğunu sadece federasyonlar üstlenemez. Önce spor tesisleri yapılmalıdır.

Doğu’da elit düzey yetiştirecek spor tesislerinin yokluğu, GSGM tarafından da kabul edilmiştir. 2008 Pekin Olimpiyatları’nda bayanlar 57 kiloda gümüş madalya kazanan tekvandocu Azize Tanrıkulu’nun, tayininin çıktığı Şırnak’a altyapı eksikliği ve antrenman yapamayacak olması sebebiyle gitmek istememesi, devletin de bu talebi benimsemesi, devletin de Doğu’nun spor altyapısı bakımından çok fakir olduğunu ilan ettiğini göstermektedir.

Aynı şekilde, spor karşılaşmalarının Doğu’da düzenlenmesinden önce federasyonların Doğu’da faaliyet göstermeleri ve bölgesel ligler oluşturmaları gerekmektedir. Sporun Doğu’da gelişmesinden GSGM, yerel yönetimler ve federasyonlar sorumlu olup, Batı’daki kulüp ve sporcuların bu yükü taşıması, bütçelerini zorlayacak masraflar yapmaları engellenmelidir. Bununla birlikte, özellikle takım sporlarında, 4’lü turnuvaların Doğu illerinde organize edilerek kulüplerin masraflarına yardımcı olunması durumunda, çeşitli spor dallarının tanıtımı sağlanabilecektir.

Ferdi sporlarda ise federasyonun faaliyetlerine katılan, Doğu’ya yakın şehirlerde yer alan kulüplerin masrafları karşılanarak turnuvaların düzenlenmesi öngörülebilir.

Doğu illerinde futbol sahaları yerine havuzlar, kapalı spor salonları, jimnastik salonları, çok amaçlı salonlar, atletizm sahaları ve hatta paten sahaları yapılmalıdır. Birden çok spor faaliyetine imkan veren, çocuğundan yaşlısına herkesin spor yapmasını sağlayacak spor alanlarının yapılması çok önemlidir. Bugün var olan statlar çok amaçlı olmayıp, maçlar dışında atıl kalmaktadırlar. Devletin birincil amacı, futbolu değil, sporu geliştirmektir. Vatandaşın spor yapmasına olanak vermektir. Bu sebeple öncelikle çok amaçlı spor salonlarının inşa edilmesi gerekir.

Bütün bu gereklilikler kanun koyucu tarafından ilgili kanunlara, yönetmeliklere yansıtılmalıdır. Doğu’da sporun yaygınlaştırılmasını amaçlayan özel bir kanun öngörülebilir. Bu kanunla Doğu’ya yapılacak yatırımlarda kolaylıklar sağlanması; GSGM ve yerel yönetimlerin birlikte hareket ederek spor alanları oluşturmaları gerekliliği düzenleme altına alınabilir. GSGM ve yerel yönetimlerin, söz konusu amaçları gerçekleştirememesi durumunda söz konusu kurumlara karşı yaptırımlar da getirilmelidir.

7)   Sponsorluk:

– Sponsorlukta ortak havuz oluşturulmalıdır.

Türk sporunun sponsorları belirlenmelidir. Bu kaynaktan gelecek para ise federasyonlara ihtiyaçları oranında dağıtılmalıdır. Özellikle gelişmekte olan, gençlerin ilgisini çekebilecek spor federasyonlarına öncelik verilmelidir.

 

– Ferdi sponsorluk geliştirilmelidir.

Ferdi sporlarda sponsorlar sporcular yerine kulüplere destek vermeyi tercih etmektedirler. Türkiye’de uluslar arası başarılar genelde ferdi sporlarda elde edilmektedir. Bu başarılar ise ancak belli spor dalları için söz konusudur. Diğer ferdi spor dallarında sporcular uluslar arası yarışmalara katılmaları, federasyonların verdiği desteğe bağlıdır. Çoğu federasyonun bütçesi ise sporcularını birçok uluslar arası turnuvaya göndermeye yeterli değildir. Burada, sporcuların bireysel çabaları, emekleri ve ekonomik güçleri rol oynamaktadır. Sponsor eksikliği ise birçok yetenekli gencin sporu bırakmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple, ferdi sponsorluğun özendirilmesi için bu tür faaliyetlere yönelik düzenlemeler getirilmelidir.

8)  Doping:

– Uluslar arası yarışmalara katılan sporcularla diğer sporcular arasındaki fark kaldırılmalıdır.

Dünya Dopingle Mücadele Kodu ve uluslar arası federasyonların dopingle ilgili düzenlemelerinde, uluslar arası yarışmalara katılan sporcular “uluslar arası sporcu” olarak kabul edilmektedirler. Bu sporcularla ilgili doping uyuşmazlıklarında son sözü CAS’ın söyleyeceği öngörülmüştür. Oysa tabi oldukları uluslar arası federasyonlar bakımından “uluslar arası sporcu” olarak kabul edilmeyen Türk sporcuların CAS’a başvurma yetkileri bulunmamaktadır.

Futbolcular ve uluslar arası sporculara CAS’a başvurma hakkı tanınırken diğer sporculara bu hakkın tanınmaması eşitlik prensibine aykırılık oluşturmaktadır. Bu sebeple, dopingle ilgili uyuşmazlıklarda, bütün sporcuların CAS’a başvuru yapma hakkı öngörülmelidir.

– Raporda, dopingle ilgili sadece iki noktanın üzerinde durulmuştur. Bu iki nokta ise sadece yaptırımla ilgilidir.

Dopingle ilgili bir düzenlemenin Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunda yer alacak olmasının sebebi ise anlaşılamamaktadır.

Amacı spor müsabakalarının yapıldığı alanlar ile bunların eklenti ve çevresinde müsabaka öncesinde, müsabaka esnasında veya sonrasında şiddetli rekabet ve bunun doğurduğu fanatizm sonucu patlayıcı, parlayıcı, yanıcı, yakıcı, kesici veya delici maddelerin kullanılmasının, şiddet ve düzensizliğin, kişilik haklarına, ailevî veya manevî değerlere yönelik hakaret, sövme ve aşağılayıcı slogan ve davranışların yer aldığı sporun ruhuna, ilke ve kurallarına uymayan kötü tezahüratın önlenmesi suretiyle huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığı ve kamu düzeninin sağlanmasına yönelik olarak alınacak önlemler ve uygulanacak yaptırımlarla ilgili usul ve esasları düzenlemek olan bir kanunda dopingin yeri nedir?

Türkiye’nin UNESCO bünyesinde kabul edilen “Sporda Dopinge Karşı Uluslararası Sözleşme”’ye katılımı 5271 sayılı kanunla uygun bulunmuştur. Türkiye, bu Sözleşme’de öngörülen yükümlülükleri yerine getirmek için yoğun çaba harcamalıdır. Bu Sözleşme dikkate alınırsa, devletler dopingle mücadelede eğitime, bilimsel çalışmalara kaynak ayırmak zorundadırlar.

Avrupa Konseyi, WADA, UNESCO ve INTERPOL ile ilişki kurulmalıdır. Bu kurumlardan destek alınmalıdır.

UNESCO bünyesinde düzenlenen ve Türkiye’nin kabul ettiği Sporda Dopinge Karşı Uluslararası Sözleşme hayata geçirilmelidir.

WADA Kodu tercüme edilmeli ve kanımızca aynen Türk hukukuna aktarılmalıdır. Bugün dopingle ilgili düzenlemeler eksiktir. Her federasyon kendi talimatını yayınlamaya başlamıştır. Ancak bu talimatlar çok karışık kaleme alınmıştır. Son olarak, Süreyya Ayhan Kop davası bu karışıklığın olumsuz sonuçlarını ortaya koymuştur. Çoğu federasyonun ise bu konuda yönetmeliği, talimatı bulunmamaktadır. Bu federasyonlar dopingle ilgili hiçbir çalışma yapmadıkları gibi doping kontrollerinin yapılmasında TDKM ile işbirliği yapmaya yanaşmamaktadırlar.

Türkiye, kendi doping listesini hazırlamalıdır. Örneğin, Fransa kendi doping listesini hazırlamıştır. Fransa Turu’nda dopingli olduğu saptanan ve hakkında soruşturma açılan bisikletçiler UCI’nin yönetmeliklerine göre dopingli değillerdi.

 

– Türkiye’deki düzenlemeler

Doping, GSGM Amatör Ceza Yönetmeliği’nde sadece iki madde ile düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler ise WADA Kodu ile uyumlu değildir. Ayrıca bu yönetmelik özerk federasyonlara uygulanmamaktadır.

GSGM Dopingle Mücadele Yönetmeliği ise çok dar kapsamlıdır. Ayrıca bu yönetmeliğin 15’inci maddesinde “doping kontrolü için alınmış olan numunenin analiz sonucunun pozitif (+) olması halinde ülkemiz lisansını taşıyan sporcuların/yarış hayvanlarının bağlı bulundukları üst kuruluş durumundaki uluslararası federasyonları tarafından, analiz sonucunda bulunan ilaç cinsine göre öngörülen cezai hükümler aynen uygulanır” hükmü yer almaktadır. Bu hükümle, uluslar arası federasyonların öngördüğü cezaların uygulanacağı öngörülmüştür.

Ceza Yönetmeliği ve Dopingle Mücadele Yönetmeliği uyumlu değildir. Özerk federasyonların da bu konuda düzenlemeleri yok denecek kadar azdır. Dopingle ilgili düzenlemeler ise eksik, hatta yanlıştır. Bu sebeple, dopingin merkezi bir sisteme tabi tutulması gerekmektedir.

Dopingle mücadele tek elden yönetilmelidir. Bütün federasyonlar bir çatı altında birleştirilmelidir. TADA bu işlevi üstlenebilir.

– Tercümeler

Dopingle ilgili olarak, WADA ve uluslar arası federasyonların bütün düzenlemeleri tercüme edilmelidir.

Ne yazık ki GSGM, WADA Kodu’nun tercümesinde (http://www.wada-ama.org/rtecontent/document/turkish_code.pdf) büyük hatalar yapmıştır. Söz konusu tercüme çok karışıktır. Kavram birliği bulunmamaktadır. Orijinal metin daha açıktır.

Tercüme ile ilgili bir örnek vermek isteriz. Tercümenin ilk sayfalarında WADA için farklı karşılıklar kullanılmıştır. Dünya Anti-Doping Ajansı, Dünya Anti-Doping Acentası, Dünya Dopingle Mücadele Ajansı WADA için kullanılan karşılıklardır.

WADA Kodu’nda tıbbi ve hukuki terimlerin hakim olduğu dikkate alınırsa, bu tercümelerin tıp ve hukuk uzmanları tarafından oluşturulacak bir kurul tarafından gerçekleştirilmesinde fayda vardır.

WADA Kodu’nun yeni versiyonu 2009 yılında yürürlüğe girecektir. Önümüzdeki bir ay içinde ciddi bir çalışma sergilenmesi durumunda Kod’un 2009 yılına yetiştirilmesi mümkündür. Yetiştirilmesi de gerekir.

Yönetici, antrenör ve sporcuların Kod konusundaki bilgileri çok sınırlıdır. Yeni Kod ile ilgili bilgileri yoktur. TDKM’nin sitesinde de bu konuda bir açıklama bulunmamaktadır. Ulusal ve uluslar arası müsabakalarda ve müsabaka dışında kontrol tehdidi altında olan sporcuların Kod’u bilmemeleri GSGM’nin ve federasyonların sorumluluğunu gerektirir. Önemli sayıdaki sporcumuz yabancı dil bilmemektedir. Antrenörleri de yabancı dil bilmeyebilir. Ancak uluslar arası turnuvalara katılan sporcuların bütün bu mevzuatı bildiği kabul edilir. Bu sebeple, ileride başımızın ağrımaması için Kod’un yeni versiyonunun en kısa zamanda tercüme edilmesi gerekir.

Her federasyon, tabi olduğu uluslar arası federasyonun doping mevzuatını tercüme etmelidir. Çoğu uluslar arası federasyon WADA Kodu’nu aynen kabul etmiştir. Ancak küçük farklar yer alabilir. Federasyonlar, hukuk kurulları ve doping konusunda çalışan hukukçu ve tıp uzmanlarının desteği ile bu farkları dikkate alıp ilgili değişiklikleri yapmaları gerekir.

Yasaklı maddelerin listesi de her zaman güncellenmelidir. TDMK’nın liste güncelleme konusundaki ihmali birkaç sene önce Fenerbahçe ile Galatasaray’ı karşı karşıya getirmiş; Uluslar arası Yüzme Federasyonu’nun yasak madde listesinde yer almasına rağmen TDKM listesinde yer almayan bir madde yüzünden büyük tartışma çıkmıştır. Milli takımda yer alan bir sporcunun (Sibel Piroğlu) uluslar arası federasyonun listesini bilmemesi düşünülemese bile GSGM Ceza Kurulu sporcuya ceza vermemiştir.

Bu tür sorunların tekrar yaşanmaması için WADA Kodu ve onun ekleri, her yıl yenilenen Yasak Maddeler Listesi tercüme edilmelidir.

– Eğitimler

Doping konusunda eğitimler verilmelidir.

Hacettepe Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Türkiye Doping Kontrol Merkezi, yönetmeliğinde belirtilen eğitim faaliyetlerini hayata geçirmelidir. Bu kurumun Internet sitesinde bilgi yazıları yayınlanmalıdır. WADA’nın resmi dergisinin her sayısı Türkçe’ye tercüme edilerek, bu çeviriler GSGM’ye ve spor federasyonlarına gönderilmelidir. Tüm ilgili kuruluşlar bu yazıları Internet sitelerinden yayınlamalıdır.

WADA ve diğer ulusal dopingle mücadele kuruluşlarının eğitim dokümanları tercüme edilmelidir.

Spor temalı kanallar, Özellikle TRT 3 aracılığıyla dopingle ilgili bilgilendirme programları yayınlanmalıdır. NTVSPOR’dan da destek istenmelidir.

Her federasyon, üyesi olduğu uluslar arası federasyonla iletişim halinde olmalıdır. Uluslar arası federasyonların kuralları, eğitim dosyaları Türkçe’ye tercüme edilmelidir.

Sporcular, doping testi hakkında bilgilendirilmelidir. Dopingle ilgili birçok dava, usul kurallarına uyulmaması sebebiyle açılmaktadır. Aynı şekilde, sporcuların kişilik haklarının korunması açısından, bu eğitimler özel önem arz etmektedir.

– Doping Cezalarının Arttırılması

Raporda, “(D)oping ile ilgili müeyyidelerde uluslar arası mevzuatta ve iç mevzuatta yapılan belirli maddeleri kullanmış olmak veya böyle sayılmak ve doping kontrolleriyle ilgili hükümlere aykırılık ayrımının kaldırılarak, dopingle ilgili kuralların herhangi birisine aykırılıkta 4 veya 5 yıl ve bundan sonra bu kuralların herhangi birisine aykırılıkta ömür boyu men cezası öngörülerek, Türkiye’nin bu alanda öncü ülke olması” önerilmiştir.

Cezaların arttırılmasına gerek yoktur. WADA Kodu’nda öngörülen, uluslar arası federasyonlar tarafından kabul edilen cezaların aynen kabul edilmesi ve uygulanması yeterlidir. Bu konuda ceza kurulları ve tahkim kurulu üyelerine eğitim verilmelidir. Olağanüstü haller olmadıkça cezanın indirilemeyeceği dikkate alınmalı ve sporculara ödül gibi cezalar verilmemelidir. Bazen bu ceza indirimlerinin daha büyük sorunlara sebep verebileceği unutulmamalıdır.

Cezaların indirilmesi ile ilgili ilk manipülasyon Süreyya Ayhan Kop Olayı’nda karşımıza çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere, 2004 Olimpiyat Oyunları öncesi yapılan doping kontrolü esnasında meydana gelen olaylar neticesinde Süreyya Ayhan Kop’a ceza verilmesi istenmiştir. Türkiye’de önce iki yıl ceza verilmiş, sonra bu ceza bir yıla indirilmiştir. IAAF’in devreye girmesi ile Kop’a iki sene ceza verilmiştir.

Geçtiğimiz aylarda Süreyya Ayhan Kop ile ilgili ikinci dava da Atletizm Federasyonu Ceza Kurulu ile GSGM Tahkim Kurulu’nun kararları arasındaki uçurumu gözler önüne sermiştir.

Görüldüğü üzere, cezaların arttırılması yeterli değildir. Asıl başarı, mevzuatta yer alan hükümlerin, öngörülen cezaların hukuka uygun bir yargılama sonucunda doğru şekilde uygulanması olacaktır. Ağır ceza tehdidi ile başarı elde edilmesi söz konusu olamaz.

Cezaların doğru uygulanması ile ilgili son örnek Ekim ayı içinde gerçekleşmiştir.

Voleybolcu Burak Hascan’ın 21.04.2007 tarihinde alınan ilk idrar numunesinde, sporcuda norandrosterone maddesi tespit edildi. Türkiye Voleybol Federasyonu Ceza Kurulu, sporcuya 2 yıl müsabakalardan men cezası verdi. Sporcu, kullandığı ilacı sağlık nedenlerinden dolayı aldığını doktor raporuyla belgelendirerek cezaya itirazda bulundu. Federasyonun, ilaç kullandığına dair raporu yapılan kontrolden önce kendilerine sunmaması gerekçesiyle itirazı reddetmesinin ardından, sporcu bu sefer konuyu Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Tahkim Kurulu’na götürdü.  Oyuncunun sağlık raporunu inceleyen kurul ise ilacın doping yapmak üzere kullanılmadığı, ancak sporcunun da bazı kusurlarının bulunduğu görüşüne vararak, 24 aylık cezayı 10 aya indirdi. Hascan’dan 373 gün sonra alınan ikinci numunede de yine norandrosterone maddesi saptandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne transfer olan Hascan, maddeyi tekrar kullanmadığı, rastlanan değerin, ilk kullanımından sonra maddenin vücuttan atılmayan kısmı olduğunu iddia etti. Bunun üzerine, Türkiye Voleybol Federasyonu, Türk Anti Doping Ajansı’ndan gelen sonuçları ve sporcunun beyanının geçerliliğini analiz etmek üzere üniversite tıp fakültelerine görüş sormuştur. Türkiye Voleybol Federasyonu Ceza Kurulu ise, “160 ve 16 ng/ml’lik idrar norandrosterone düzeyinin 373 gün sonra tespiti için arada mutlaka tekrar uygulamanın olması gereklidir” açıklamasını içeren raporun federasyon kayıtlarına 06.10.2008 tarihli olarak girmesinin ardından, 9 Ekim toplandı ve sporcuya talimatlar gereği müsabakalardan ömür boyu men cezası verdiğini açıkladı.

Yukarıda açıklanan olayla ilgili alınan üç karar da yayınlanmamıştır. Tahkim Kurulu’nun, hangi gerekçelerle söz konusu maddenin performans arttırma amacıyla alınmadığını kabul ettiği bilinmemektedir. Bu maddenin patolojik sebeplerle vücutta bulunduğu nasıl ispatlanmıştır?

Kararlar arasındaki bu önemli farklar dopingle ilgili yargılamaların, varılan hükümlerin şüpheyle karşılanmasına sebep vermektedir.

– Dopingle ilgili Kararların Yayınlanması

Yukarıda belirttiğimiz gibi, federasyonların ceza kurullarının kararları ile GSGM Tahkim Kurulu’nun kararları arasında önemli farklar meydana çıkmıştır. Bu görüş, değerlendirme farklılıkları kararlara yansımaktadır.

Bugün dopingle ilgili uyuşmazlıklar şüpheyle karşılanmaktadır. Sporcular, federasyonlarına güvenmemektedirler. GSGM Tahkim Kurulu kararları ise ancak kurul üyeleri ve uyuşmazlığın taraflarınca bilinmektedir. Kamuoyu bu davaları medya aracılığıyla takip edebilmektedir. Kararlar da medyadan öğrenilmektedir. Taraflar arasındaki söz düellosu arasında kararın özünden, öneminden uzaklaşılmaktadır.

Görüldüğü üzere, kararların yayınlanmaması birçok soruyu, şüpheyi beraberinde getirmektedir. Bu durum en çok doping şüphesi altındaki sporcuyu etkilemektedir. Sporcu, federasyonu, kulübü, içinde bulunduğu camia ve genel olarak toplum tarafından eleştirilmekte; kendisine olumsuz gözle bakılmaktadır. Medyanın bu konudaki cehaleti ve saldırgan tavrı ise sporcuyu mağdur etmektedir.

Özellikle sporcuların avukatları medyayı bir silah olarak kullanmaya başlamışlardır. Bazı avukatların GSGM Tahkim Kurulu’nun kararlarını bile kamuoyuna farklı sunarak lobi yapmaya başladıkları görülmektedir. Kanımızca bu durumdan hem federasyonlar hem de Tahkim Kurulu zarar görmektedir.

Bir sporcuda doping bulunduğu, bu konuya ilişkin federasyon ceza kurulu ve tahkim kurulu kararları, bu iki kurum ile GSGM ve TDKM’nin Internet sitelerinde yayınlanmalıdır. Kulaktan dolma ve iddialara dayanan haberlerin önüne ancak bu şekilde geçilebilir. Ayrıca kararların yerindeliğinin spor hukuku uzmanları tarafından değerlendirilmesi sağlanabilir.

Doping uzmanları bu kararlar ışığında köşe yazıları, makaleler yazarak; medyada görüş belirterek spor camiasını aydınlatacaklardır.

Söz konusu kararlar doping konusundaki eğitimler açısından büyük önem arz etmektedir. Federasyonlar, antrenörler ve sporcular bu kararları göz ardı etmeden önlemlerini alacaklardır.

– Dopingin Suç Olarak Düzenlenmesi

Raporda, doping suçunun kriminalize edilip hapis ve para cezası verilmesini öngören hükmün, doping konusundaki uluslar arası sözleşmelere aykırı olduğu iddia edilmektedir.

Bu iddia doğru değildir.

Bugün ABD, İskandinav ülkeleri, Fransa, Belçika, başta olmak üzere birçok devlet dopingi suç olarak kabul etmektedir. Bu düzenlemenin hangi uluslar arası sözleşmelere aykırı olduğu, söz konusu görüş sahiplerince açıklanmalıdır.

Raporda ayrıca dopingin suç olarak düzenlenmesi durumunda ülkemize uluslar arası müsabaka düzenlemesi verilmeyeceği ve uluslar arası spor camiasından dışlanacağı ileri sürülmüştür. Bu iddia da doğru değildir. İtalya her sene onlarca uluslar arası spor organizasyonuna ev sahipliği yapmaktadır. Torino Olimpiyatları bu organizasyonların en büyüğü olarak dikkat çekmiştir. İtalya dışında, Belçika ve İsveç’te de doping yapan sporcular ceza tehdidi altındadır.

Bununla birlikte, sporculara verilecek hapis cezalarına karşı IOC ve diğer uluslar arası federasyonların baskı yaptığı bilinmektedir. IOC ile İtalya devleti arasındaki anlaşma sonucunda doping suçuna ilişkin düzenlemelerin Torino Olimpiyatları’na katılan sporculara uygulanmaması ve dopingli sporculara para ve hapis cezaları verilmemesi dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, İtalya hala bu kanunu uygulamaktadır. Bununla birlikte, İtalya her yıl onlarca uluslar arası spor organizasyonuna imza atmaktadır.

Biz sadece yukarıdaki iddiaların gerçekçi olmadığını belirtmek isteriz. Söz konusu gerekçelere katılmamakla birlikte, sporcuların doping kullanmasının ceza hükümlerine tabi olmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Sporcu sadece performans arttırmak sebebiyle doping kullanmayabilir. Doping maddesini ihmal neticesinde almış olabilir. Herhangi bir sebeple doping kullanma kastı olmamasına rağmen doping yaptığı tespit edilebilir.

Doping bir sistem ürünüdür. Sporcu da bunun son ve en zayıf halkasıdır. Sporcu, antrenörünün, doktorunun talimatlarıyla hareket etmektedir. Spor kulüplerinin, federasyonların ve sponsorların da doping kullanımında etkili oldukları bilinmektedir. Türkiye gibi spor kültürü olmayan, teknik uzmanlardan faydalanılmayan ülkelerde aileler de işe karışmaktadır. Bütün bu ilişki düzeninin içinde sporcuya ceza verilmesi ceza siyaseti açısından uygun değildir. Olaya sporcu açısından yaklaşmak gerekir.

Bununla birlikte, sporcular dışında doping olayıyla bağlantılı diğer kişilerin cezalandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Komisyon raporunda belirtilen çerçevenin genişletilmesini öneriyoruz: Doping maddesi imal eden, elinde bulunduran, ithal eden, üçüncü kişiler için elde eden kişiler yanında doping maddeleri için reçete düzenleyen, bunları üçüncü kişilere veren kimseler; üçüncü kişilere doping metodları uygulayan kimselere ceza verilmelidir.

– Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Alt Komisyonu Raporu:

Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Alt Komisyonu’nun raporundaki önerileri de hatırlatmak isteriz. Komisyon, ulusal düzeyde yapılması gerekli hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamıştır:

  • Doping içeren ilaçların reçetesiz satılması engellenmeli, en azından bu amaçla sık tercih edilen ilaçların satışının Sağlık Bakanlığı ve/veya Türk Eczacıları Birliği tarafından denetlenmesi sağlanmalıdır.
  • Doping maddesi satan eczanelere cezai yaptırımlar getirilmelidir.
  • Sporcular tarafından kullanılmasını kısıtlamak amacıyla yasaklı madde ve yöntemlerin bulunabilirliğinin kısıtlanmasına yönelik uygun tedbirler alınmalıdır.
  • Yasaklı madde ve yöntemlerin sporcular tarafından yasa dışı şekillerde temin edilmesine karşı önlemler alınmalıdır.
  • Bu maddelerin üretimi, dolaşımı, ithalatı, dağıtımı ve satışı denetim altına alınmalıdır.
  • Besin destek üreticileri ve dağıtıcılarının bu ürünleri pazarlarken ve dağıtımını yaparken, bu ürünlerin analitik bileşimi ve kalite güvencesi ile ilgili bilgiler vermeleri zorunlu hale getirilmelidir.
  • Egzersiz salonlarında doping kullanımına cezai yaptırımlar getirilmelidir.
  • Salon yöneticileri bu konuda sorumluluk üstlenmelidir.
  • Spora ilginin seyirci düzeyinden katılımcı düzeyine çıkartılması için spor olanakları geliştirilerek spor yapan insan sayısı artırılmalı, bu yolla toplumun spor hakkında bilinç düzeyi yükseltilmelidir.
  • GSGM’nin ödül yönetmeliği değiştirilerek doping kullanımını özendirici olmayan, uzun vadeli, başarıları ödüllendiren bir sistem getirilmelidir.
  • Çok büyük ödüller tek seferde verilmemelidir.

9) Sporda Şiddet:

– Şiddetin Önlenmesi için Eğitim ve İşbirliği:

Raporda, 5149 sayılı Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun hükümlerinin uygulanmasının sağlanması gerektiği ifade edilmiş ve cezalar üzerinde durulmuştur.

Dopingin ancak cezaların arttırılması yoluyla çözülebileceğini kabul eden irade, sporda şiddetin de ancak cezalarla engellenebileceğini kabul etmektedir.

Sporda şiddet, birçok sebebe dayanmaktadır. Sosyal, ekonomik, sosyokültürel, psikolojik sebepleri burada uzun uzun incelemeye gerek yoktur.

Güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi, fanatiklere ve onların davranışlarından ötürü kulüplere verilen cezalar sporda şiddeti önlemekte o kadar etkili değildir.

Uluslar arası birçok sözleşme bu konuda devletlere yükümlülükler getirmiştir. Ancak Türkiye şiddetle mücadelenin sadece ceza boyutuyla ilgilenmekte; “önlem”, “eğitim”, “sosyal proje” boyutunu hayata geçirememektedir.

Türkiye’de futbol dışındaki sporlarda da şiddet olayları görülmektedir. Özellikle basket maçlarında şiddet olayları gün geçtikçe artmaktadır. Bu olayların bayanlar maçlarında sıklaşması kaygı vericidir.

Sorunun sadece taraftarlardan kaynaklanmadığı bilinmektedir. Güvenlik güçleri stada girişlerde taraftarlara sert müdahalelerde bulunmaktadırlar. Aynı şekilde stadyum içinde görev alan kulüp çalışanları (stewardlar) eğitimli değildir.

– Öneriler:

Şiddetin önlenmesine yönelik bazı önerilerimiz aşağıdaki gibidir:

  • Sporda şiddetle ilgili Ulusal Komite kurulmalıdır. Bu komite, sporda şiddetin önlenmesi için çalışmalar yapmalı, projeler üretmelidir. GSGM, federasyonlar, yerel yönetimler, güvenlik kuvvetlerini koordine etmelidir. Bu komite için Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren şiddetle mücadele komiteleri, komisyonları örnek alınabilir.
  • Taraftar grupları eğitilmelidir. Bu konuda GSGM, federasyonlar, yerel yönetimle, güvenlik kuvvetleri ve kulüpler birlikte çalışmalıdırlar. Fan-Coaching programları hayata geçirilmelidir.
  • Şiddete meyilli taraftarlar özel programlara alınmalı; bunların rehabilitasyonu için çaba harcanmalıdır.
  • Bilet satışları kontrol edilmelidir. Kulüplerin bedava bilet dağıtmalarının önüne geçilmelidir. Biletler nama yazılı olmalıdır. Böylece şiddet olaylarına karışanlar kolayca tespit edilebilir.
  • Kulüpler, güvenliğin sağlanması için emniyet güçlerine bedel ödemek zorundadırlar. Kulüpler, stad içinde olduğu kadar, stad çevresinde meydana gelen olaylardan sorumlu olmalıdırlar.
  • Profesyonel Lig takımlarının statlarının, salonlarının hepsine güvenlik kameraları konulmalıdır. Bu konuda kulüplere yükümlülük getirilmelidir. Güvenlik kameraları bulunmayan spor sahalarında maçlar oynatılmamalıdır.
  • Emniyet güçleri, yerel yönetimler, kulüpler ve taraftar birlikleri bir araya gelerek ortak projeler geliştirmelidirler.
  • Kulüplerle taraftar birlikleri arasında koordinasyon sağlanmalıdır. Kulüpler, taraftarlara yönelik seminerler, eğitim programları düzenlemeye zorlanmalıdır.
  • GSGM ve federasyonlar şiddete karşı kampanyalar oluşturmalıdırlar. Medyada bu konuyla ilgili çarpıcı programların, spotların gösterilmesi gerekmektedir.
  • Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un sadece tribünde veya spor alanın çevresinde değil, o karşılaşmaya gidip gelirken olay çıkaran holiganlara da uygulanması gerekir. İtalya’da tren işgal eden tiffosilere verilen cezalar bu konudaki en çarpıcı örneklerden biridir.
  • Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un amatör branşlarda uygulanması için gerekli altyapı hazırlanmalıdır.
  • Maçlar akşam oynanmamalıdır. Sadece reyting kaygısıyla güvenlik geri plana itilmemelidir.

Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği bünyesinde şiddetin, ırkçılığın önlenmesi için çeşitli programlar uygulanmaktadır. Bu konuda birçok sözleşme ve tavsiye kararı kabul edilmiştir. Türk spor yetkililerinin bu sözleşmeleri hayata geçirmekle yükümlü oldukları açıktır. Birçok yabancı kuruluşun üzerine çalıştığı bu sorunla mücadelede diğer ülkelerle işbirliği kurmaktan, onların çalışmalarından faydalanmaktan kaçınılmaması gerekir.

Sporda şiddetin sebepleri ve bunların önlenmesine ilişkin birçok toplantı düzenlenmektedir. Üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin de düzenlediği bu toplantılarda paylaşılan fikirler, öneriler dikkate alınmalıdır. Örneğin, Portekiz’in Lizbon kentinde düzenlenen “The role of local and regional authorities in preventing violence at sports events and in particular at football matches” başlıklı konferansta bu konuyla ilgili çeşitli öneriler getirilmiştir. Söz konusu önerilere raporun 51’inci sayfasından itibaren ulaşılabilir.

 

– Futbolda Seyircisiz Oynama Cezasının Kaldırılması

Raporda, futbolda seyircisiz oynama cezası yerine, özellikle Ankara’nın doğusundaki, o ligde takımı olmayan illerde seyircili oynama şeklinde uygulama yapılması ve bu karşılaşmalarda belirli bir hasılat payının özel fona ayrılarak futbolun ülke genelinde gelişmesi amacıyla kullanılmasının yararlı olacağı ileri sürülmüştür.

TFF, kulüplerden gelen yoğun baskıların sonucunda talimatlarında değişiklikler yapmıştır. Örneğin, bazı taraftar gruplarının kulüp yönetimlerini tehdit ederek olay çıkarmama karşılığından çıkar sağlanmasını istemeleri sonucunda, TFF ceza talimatlarını değiştirmiş ve kulüplerin sorumluluğuna ilişkin yeni düzenlemeler yapmıştır.

Kriminal olaylardan çekinen ve kulüpleri korumak isteyen TFF’nin bu tavrı, bir grup fanatik karşısında TFF’nin, kulüplerin, emniyet güçlerinin ne kadar yetersiz olduklarını; statta asayişin sağlanmadığını ortaya koymuştur.

Oysa, ulusal federasyonların FIFA ve UEFA tarafından öngörülen cezaları aynen uygulama yükümlülüğü bulunmaktadır. TFF’nin yönetmeliklerinin, talimatlarının uluslar arası federasyonların düzenlemeleri ile uyumlu olması gerekir. Bu sebeple, kanımızca seyircisiz oynama cezasının talimatlardan kaldırılması FIFA ve UEFA düzenlemelerine aykırıdır.

 

10) Şike ve Haksız Rekabetin Önlenmesi:

Komisyon raporunda şike ve haksız rekabetin önlenmesi aynı başlık halinde düzenlenmiştir. Biz, bu iki kavramın ayrı ayrı ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. 

TFF temsilcisi, şike ve teşvik priminin suç olarak kabul edilmesinin faydasına yönelik görüşe eleştiri olarak, yapılan düzenleme ile dava yoluna gidilmesinin, özellikle yargılama sonucunda beraat kararı çıkması durumunda liglerin tescilini etkileyeceği, bu sebeple disiplin hükümlerinin ağırlaştırılmasının daha uygun olduğuna yönelik öneride bulunmuştur.

Almanya, ABD örnekleri dikkate alındığında, şike ve teşvik primleri verilmesinin suç olarak kabul edildiği ve bu olaylarla ilgili savcılık soruşturmasının ardından devlet mahkemelerinin ceza kararları verdiği görülmektedir. Türkiye’de de bu davranışların suç teşkil edecek olması olumlu bir adımdır.

Şike, maç ayarlanması, teşvik primi ile ilgili bazı örnekleri paylaşalım:

Alman hakem Robert Hoyzer 2005 senesinde iki yıl beş ay hapis cezasına çarptırıldı ve Alman Futbol Federasyonu tarafından ömür boyu men cezasına çarptırıldı.

Mart 2007’de Avustralyalı bir binici Hong Kong’da yarışların ayarlanması sebebiyle 30 ay hapis cezasına çarptırıldı.

İngiltere’de 2005 yılında yürürlüğe giren yeni Gambling Act, Güney Afrika’da the Prevention and Combating of Corrupt Activities Act ile şikeye karşı kanuni düzenlemeler getirildi. Bu ülkelerde hapis cezaları öngörüldü.

Bununla birlikte, raporun “Spor Kulüpleri” başlıklı bölümünde “yerel yönetimler(in) ve gençlik ve spor il müdürlüklerinin alanlarına giren tüm spor kulüplerine hizmetle yükümlü oldukları” belirtilmiştir. Biz de yukarıda özellikle yerel yönetimlerin bazı spor kulüpleriyle yakın ilişki içinde olduklarını ifade etmiştik.

Gerçekten belediyeler ile bazı spor kulüpleri arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Bu spor kulüplerine çok büyük ayrıcalıklar tanınmakta ve ekonomik çıkar sağlanmaktadır. Bunu birkaç örnekle açıklayalım.

Türkiye’de en fazla rastlanan örnek, belediyelere ait otoparkların işletme hakkının belli spor kulüplerine devridir. Sadece dernek olan bu spor kulüpleri, o bölgede faaliyet gösterebilecek ticari şirketler aleyhine bu ekonomik kazancı elde etmektedirler. Üstelik çoğu işletim hakkı ihale düzenlenmeden devredilmektedir.

Aynı uygulama arazi tahsisi için de söz konusudur. Bu uygulamanın en çarpıcı örneklerinden biri, çok büyük bir spor kulübü çıkarına gerçekleşmiştir. Bir belediye, sınırları içinde bulunduğu şehir yerine başka bir şehirde yayımlanan yerel bir gazeteye ihale ilanı vererek çok büyük bir araziyi o büyük kulübümüze tahsis etmiştir.

GSGM’nin, belediyenin bütçesi ile inşa edilen spor kompleksleri yine bazı kulüplere devredilmekte veya onlara üst hakkı ya da intifa hakkı tanınmaktadır. Şehirlerimizde onlarca, hatta bazılarında yüzlerce spor kulübü antrenman sahası bulmakta zorlanırken, özellikle profesyonel ligde mücadele eden futbol kulüplerine büyük ayrıcalıklar sağlanmaktadır.

Spor tesisleri üzerinde intifa hakkı tanınması veya bunların kiralanmasını öngören sözleşmelerde ilgili tesislerin diğer kulüpler tarafından da kullanılabileceği şartı getirilmelidir. Bu şartın hayata geçirilmesi, yaptırımlar aracılığıyla sağlanmalıdır.

Kapalı spor salonlarının kullanım hakkı ise daha büyük sorunlar yaratmaktadır. Spor salonu üzerinde hak sahibi olan kulüp, diğer kulüplerin antrenman yapmasına izin vermediği gibi; salonda başka lig maçlarının düzenlenmesini engelleyebilmektedir. Özellikle engelli basketbolu karşılaşmaları açısından bu konudaki şikayetler devam etmektedir.

Görüldüğü üzere, yerel idareler her kulübe aynı mesafede durmamaktadır. Bu uygulamanın önüne geçilmesi için elbette hukuki imkanlar mevcuttur. Ancak bütün yetkililer söz konusu uygulamaları görmezden gelmeyi tercih etmektedirler.

Devlet tarafından profesyonel kulüplere verilen destek sona ermelidir. Üst seviye, profesyonel liglerde yer alan kulüplerin devlet desteği almaması gerekir. Kendi yağıyla kavrulamayan kulüplerin profesyonel ligde yerinin olmadığı açıktır. Aksi halde, devlet, kendi eliyle haksız rekabete sebep vermiş olacaktır.

Haksız rekabet sadece yerel yönetimlerle kulüp ilişkileri açısından söz konusu değildir. Federasyonların da haksız rekabet teşkil eden uygulamaları mevcuttur. Daha geniş bir bakışla, rekabet hukukunun kapsamına girebilecek diğer hususlar da Komisyon tarafından tartışılmalıdır.

– Rekabet Hukuku ile İlgili Diğer Konular:

A) Federasyonların teşebbüs ve teşebbüs birliği niteliği:

Türkiye’de, tüm dünyada olduğu gibi, her spor dalı için bir federasyon bulunmaktadır. Bu federasyonlar da ilgili bölgede tekel özelliği taşımaktadırlar.

Federasyonların artık birer teşebbüs veya teşebbüs birliği oldukları kabul edilmektedir. Bu konuda ikili ayırım yapılabilir.

a) Spor federasyonları, kendilerine tabi olan kulüplerin aktiviteleri sebebiyle, teşebbüs birliği niteliğini haizdirler. Profesyonel spor kulüpleri, özellikle futbol kulüpleri için, futbol ekonomik faaliyettir. Bu kulüpler birer teşebbüstür. Bunları barındıran spor federasyonları da sonuç olarak teşebbüs birlikleridir.

Profesyonel kulüplerin yanında amatör kulüplerin de yer alması bu değerlendirmeyi değiştirmez. Bir federasyon tarafından tek taraflı yapılan “amatör” nitelemesi ise bu kulüplerin ekonomik faaliyette bulundukları gerçeğini değiştirmez.

b) Federasyonların da ekonomik faaliyetleri bulunmaktadır.

Federasyonlar, spor olaylarının pazarlanmasından büyük gelir elde etmektedirler. Federasyonlar yayın haklarının tanınması, sponsorluk, pazarlama gibi faaliyetlerle iştigal etmektedirler. Profesyonel sporun ekonomik faaliyet olması ve bu faaliyetin uygulanması ile ilgili kuralları federasyonlar belirlediğinden, federasyonlar birer teşebbüs olarak kabul edilmelidir.

Bu açıklamaların ışığında, federasyonlar birer teşebbüs olup, bunların rekabeti etkileyen karar ve uygulamaları Rekabet Kurumu’nun yetki alanına girmektedir. Her ne kadar TFF ile ilgili kanunda yönetim kurulu kararlarına karşı önce Tahkim Kurulu’na, ardından CAS’a başvurulabileceği öngörülmüş olsa da, rekabet hukuku gibi kamu düzenini ilgilendiren konularda tahkime gidilmesi söz konusu olamaz. Rekabet Kurumu, re’sen veya şikayet üzerine bu konuda soruşturma yapabilir ve gerekli görürse ilgili federasyonlara ceza verebilir.

Bosman Kararı, rekabete ilişkin konularda dernek statüsündeki federasyonların karar verme yetkisine sahip olmadığını göstermiştir.

B) Çarpıcı Bir Örnek: Üçüncü Ligde Yaş Sınırlaması

Türkiye Futbol Federasyonu yönetim kurulu, geçen aylarda dikkat çekici bir karar aldı. 3. Lig statüsündeki oyuncu uygunluğu esaslarında bazı değişikliklere gitti, 2008-2009 sezonundan itibaren 30 yaş ve üzerindeki oyuncularla sözleşme imzalanmamasına karar verdi.

Federasyonun sitesinde yapılan açıklamaya göre, sözleşmesi devam eden oyuncuların haklarının korunacağı yeni uygulamaya göre, 2009-2010 sezonundan itibaren TFF 3. Lig’de 24 yaş ve altı oyuncularla sözleşme yapılabilecek. Ayrıca, 25-30 yaşları arasında en fazla 6 futbolcuyla sözleşme imzalanabilecek. Bunlardan sadece 4 tanesi müsabaka isim listesine yazılabilecek. Kulüpler, futbolcular ile imzalayacakları yeni sözleşmelerdeki süreleri, bu koşulu dikkate alıp belirleyecek.

TFF 3. Ligi, tıpkı Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig gibi profesyonel lig niteliği taşımaktadır. 3. Lig’de mücadele eden futbolcular profesyonel olup, işçi statüsündedirler. Bu ligdeki kulüpler de teşebbüs niteliğindedir.

Türkiye Futbol Federasyonu, söz konusu kararla belli yaştaki futbolcuların çalışma haklarını ortadan kaldırmıştır. Bu kararla, 3. Lig’in gençleştirilmesi ve altyapı ligi oluşturulması amaçlanmaktadır.

Kanımızca bu gerekçe, tek başına belli yaştaki sporcuların çalışma haklarının ortadan kaldırılması için yeterli değildir. Anayasa’da öngörülmüş olan çalışma hakkının, bu subjektif sebeplerle ortadan kaldırılması hem Anayasa’ya hem de Rekabet Kanunu’na aykırılık oluşturmaktadır.

Türkiye Futbol Federasyonu, UEFA’nın “altyapıdan yetişmiş sporcu bulundurma zorunluluğu” ile ilgili kuralını örnek göstererek 30 yaş sınırını savunmak isteyebilir. Ancak UEFA’nın uygulaması ile TFF’nin uygulaması çok farklıdır. TFF, gençlerin, altyapıdan gelenlerin gelişmesini ve böylece Türk futbolunun, Türk milli takımlarının gelişmesini amaçlıyorsa, UEFA’nın lisans kriterlerini harfiyen ve tüm profesyonel liglere uygulamalıdır. Süper Lig’de mücadele eden kulüplerin altyapıdan sporcularla mücadele etmesi yönündeki düzenlemelerin sertleştirilmesi ve bu düzenlemelerin uygulanması için azami çabanın harcanması gerekmektedir.

 

C) Ambush Marketing

Rekabetle ilgili düzenlemeler ve denetimler sadece federasyonların faaliyetiyle sınırlı olmamalıdır. Uluslar arası birçok organizasyona ev sahipliği yapan; Dünya Basketbol Şampiyonası (2009), Üniversiteler Kış Olimpiyatları (2011) gibi dünyanın takip edeceği büyük organizasyonları kazanan; Olimpiyat Oyunları ve Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak isteyen Türkiye’nin acilen “ambush marketing” ile ilgili düzenlemeler yapması gerekmektedir. Büyük organizasyonların ev sahipliğinin kazanılması, o organizasyonu düzenleyen uluslar arası kuruluş ile sponsorların haklarının korunması ile mümkün olacaktır. Aynı şekilde, ulusal sponsorların artışı da bu konudaki düzenlemelerin kabul edilmesi ile doğru orantılı olacaktır.

Spor Yargısı (Tahkim) ve Uluslar arası İlişkiler:

Spor Şurası Spor Hukuku Komisyonu, spor yargısı üzerinde çok kapsamlı durmuştur. Biz de bu konuyu detaylı biçimde incelemeyi uygun gördük.

Türkiye’de spor yargısı üç bölüme ayrılmıştır: Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu, GSGM Tahkim Kurulu, GSGM Ceza Kurulları.

Dünyanın hiçbir yerinde bir federasyonun kanunla kurulmuş ayrı tahkim mahkemesi bulunmadığı gibi, hiçbir gelişmiş devlet, söz konusu tahkim ve ceza kurullarının kararlarının kesin olduğunu ve bu kararlara karşı devlet mahkemelerine başvurulamayacağını hüküm altına almamıştır.

Türkiye’yi dünyada tek kılan bu garip yapılanmayı yakından incelemekte fayda vardır.

Türk Spor Tahkiminin Özellikleri:

– Zorunlu Tahkim

Türkiye’de spor tahkimi, zorunlu tahkim niteliğindedir. TFF Tahkim Kurulu ve GSGM Tahkim Kurulu, neredeyse sporla ilgili her konuda yetkili kılınmış; spor federasyonlarının faaliyetlerinden, aktörleri arasındaki ilişkilerden doğan sporla ilgili uyuşmazlıkların çözümünde bu kurullar görevli addedilmiştir. Spor aktörlerinin devlet mahkemelerine başvuru hakkı ortadan kaldırılmıştır.

Oysa tahkim, kural olarak rızaya dayanmaktadır. Spor tahkiminin en önemli özelliği de, tarafların rızalarıyla tahkime tabi olmalarıdır.

Avrupa’da ABD’de spor tahkimi rızaya dayanmaktadır. Taraflar arasındaki sözleşmelerde, federasyonların, kulüplerin statülerinde, yönetmeliklerinde yer alan tahkim şartına dayanılarak tahkime başvurulmaktadır.

Tahkimin rızai niteliği özellikle sporcu-kulüp, sporcu-federasyon ilişkilerinden doğan uyuşmazlıklarda sorun yaratmaktadır

Avusturya’da, Avusturya Kayak Federasyonu ile Avusturyalı kayakçılar arasındaki ilişki hizmet sözleşmesi olarak nitelendirilmekte; federasyonun statüsünde, yönetmeliklerinde yer alacak tahkim şartlarının geçersiz olduğu kabul edilmektedir.

İtalya’da hizmet sözleşmesi, kural olarak, tahkime elverişli değildir. Bununla birlikte, İtalya’da kabul edilen yeni bir kanunla spor kuruluşları ile profesyonel sporcular arasındaki sözleşmelerde tahkim şartı öngörülebileceği öngörülmüştür.

Dikkat edilirse, Avrupa’da profesyonel sporcuların sözleşmelerinin tahkime elverişliliği genel olarak kabul edilmemekte; tahkimi kabul eden devletler ise spor tahkiminin rızai özelliğini öne çıkarmaktadırlar.

Türkiye’de de iş sözleşmelerinin tahkime tabi olması, Anayasa Mahkemesi tarafından sınırlı biçimde kabul edilmektedir. Mahkeme, 2007 yılında verdiği bir kararda iş ilişkilerinde tahkim konusunu aşağıdaki şekilde değerlendirmiştir:

Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasına göre, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı olarak iddiada bulunmak ve adil yargılanmak hakkına sahiptir.

İptali istenilen kuralın,“Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümüyle, toplu iş sözleşmesinin bu konudaki hükümlerine yasa hükmü gibi bağlayıcılık kazandırılmaktadır.

Özel hakem kararları ancak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 533. maddesinde yer alan ve esas yönünden denetime olanak vermeyen nedenlerle temyiz edilebiliyor ise de, iptali istenilen kuralda yargı önünde davacı olarak esas yönünden iddiada bulunulmasına olanak verilmemiş olması hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Bu nedenle kuralın “Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümü Anayasa’nın 36. maddesine aykırıdır, iptali gerekir.”

– Tahkim Kurullarının Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı / Adil Yargılanma Hakkı

Federasyonların yargılama yetkisi, Anayasa’da belirtilen ve AİHS’de öngörülen temel hukuk prensipleri ile sınırlıdır. Öncelikle, federasyonlar bünyesinde kurulan yargılama kurullarının bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda teminat vermeleri gerekir. Federal Mahkeme çoğu kez bu kurulların sadece spor federasyonlarının organı olduklarına karar vermiştir. Böylece, sporcu, bu kurulların kararlarına karşı dış yargılama makamlarına başvurabilmektedir.

Aynı şekilde, kurulun vereceği karardan doğrudan etkilenecek veya çıkar çatışması bulunan kimselerin kurullarda görev alamaması gerekir. Ayrıca itiraz konusu olan kararın alınmasına katılan kişiler de kurullarda yer alamaz.

Bu organlar kişilik haklarının korunması için öngörülen çeşitli usul kurallarına uymalıdırlar. Sporcu gerekli bütün delilleri sunma, oturumlara katılma veya oturumlarda temsil edilme hakkına sahip olmalıdır. Sporcu, karşı tarafın iddialarını bilme, kendisine karşı ileri sürülen delilleri inceleme, tartışma ve karşı delil ileri sürme hakkına sahip olmalıdır. Taraflar eşit muameleye tabi olma hakkına sahiptir. Diğer bir deyişle, taraflar adil yargılanma hakkına sahip olmalıdırlar.

Dünyada spor tahkiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesi ile bağlı olup olmadığı tartışılmaktadır.

Bilindiği üzere, AİHS md. 6’da öngörülen teminatlar devlet yargısına uygulanmaktadır. Tahkim mahkemeleri ise devlet yargısı niteliği taşımamaktadır. Bu sebeple, bu mahkemelerin AİHS md. 6’ya uygun yargılama yapmamaları kural olarak onların sorumluluğuna sebep olmayacaktır. Spor tahkiminin rızaya dayanması, tarafların söz konusu hakemlere rızalarıyla görevlendirmeleri AİHS md. 6’nın hakemlere uygulanmasını engellemektedir.

Bununla birlikte, AİHS, devletlere tahkimi temel usul teminatlarını uygulayacak şekilde düzenleme yükümlülüğü getirmiştir. Devlet mahkemeleri, tahkim kararlarına karşı son başvuru makamı olmaları sebebiyle AİHS md. 6 ile bağlıdırlar. Sonuç olarak, devlet mahkemeleri, tahkim yargılamasında temel yargılanma haklarından biri veya bazılarının ihlal edildiğini tespit etmesine rağmen bu aykırılığa yaptırım bağlamaması durumunda ilgili devletin AİHS md. 6 karşısında sorumluluğuna sebep verebilecektir.

Devletin dolaylı sorumluluğunu ön plana çıkaran Avrupalı spor hukukçuları, sporcunun özel durumuna da değinmektedirler. Yazarlar, sporcunun tahkime karşı rızasının serbest olmaması, onun tahkimi kabul etmekten başka çaresinin bulunmaması ve devlet mahkemeleri önünde sahip olacağı temel haklardan vazgeçmesi karşısında spor tahkiminin kanunla öngörülen tahkime benzediğini ve bu tür tahkimin AİHS’ye tabi olduğunu ileri sürmektedirler.

Söz konusu tartışmaları Türk spor tahkimi açısından inceleyince karşımıza çok ilginç bir tablo çıkmaktadır.

Türkiye’de spor tahkimi kanun ve yönetmeliklerle zorunlu kılınmıştır. Bu durumda, söz konusu tahkim kurullarının AİHS’deki teminatları sağlaması gerekmektedir.

Türkiye’de ceza veya disiplin kurulları ile tahkim kurulları, ister federasyonun içinde ister ayrı bir kurum olarak örgütlenmiş olsunlar, yeterli bağımsızlık ve tarafsızlık güvencesi vermemektedirler. Zira bunların, kendilerini yaratan kurumlarla aralarında bağımlılık ilişkisi bulunmaktadır.

Bilindiği üzere, tahkimde tarafların kendi hakemlerini seçme hakları vardır. Tarafların seçtikleri hakemler bir başkan seçerler. Üç hakem uyuşmazlığı çözüme kavuşturur. Duruma göre, tarafların belirleyeceği tek hakem de yetkili olabilir.

Türkiye’de ise tahkim kurulları atama yoluyla göreve gelmektedirler. Bu hakemler de genelde kulüplere yakın isimlerdir. GSGM Tahkim Kurulu’nda ise GSGM bürokratı görev yapmaktadır. Ayrıca GSGM Tahkim Kurulu’nda, devlet hakimleri de görev almaktadır. Oysa Anayasa Mahkemesi 2006 yılında verdiği kararla[2], hakim ve savcıların federasyonların kurullarında görev yapması yapmasına ilişkin düzenlemeleri Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Buna ek olarak, GSGM Tahkim Kurulu, kendisini atayan teşkilat ile diğer kurumlar arasındaki uyuşmazlıkları da çözümlemekle yetkili kılınmıştır.

Söz konusu kurulların kararlarına karşı devlet yargısına başvurulamayacağı öngörülmüştür. Aşağıda bu hususa ayrıca değinilecektir.

Yukarıda kapsamlı biçimde anlatılan görüşler ışığında, Türk spor tahkiminin Avrupa’daki benzerlerinin çok gerisinde kaldığını, sporcu için yeterli teminatları vermediğini ve bu durumun Türkiye’nin AİHS uyarınca sorumlu kılacağını rahatlıkla iddia edebiliriz.

– Kararların kesinliği

Ceza ve disiplin kurullarının ilgili federasyonun organları olmaları federasyonları, bu bağımlılık ilişkisi içinde hem karar veren hem de yargılayan kılmaktadır. Sporcular ise bu ilişki karşısında rahatsız olmaktadırlar. Uygulamada pek sık rastlanmasa da sporcunun avukat aracılığıyla savunma yapması da bu olumsuzluğu ortadan kaldırmamaktadır.

Dünyada hiçbir spor federasyonunun yargılama kurulunun kararlarının kesinliği söz konusu değildir. Bu kararlara karşı her zaman bağımsız ve tarafsız, federasyona yabancı bir yargılama makamının denetimi öngörülmüştür. Bu denetim son tahlilde devlet mahkemeleri tarafından yapılmaktadır.

Spor tahkiminde sporcuların tahkimi seçmek dışında alternatifi bulunmamaktadır. Doktrinde, spor tahkiminin zorlayıcı özelliği sebebiyle, sporcuların korunması gerektiği, spor tahkim kurumlarının verdiği kararların devlet mahkemeleri tarafından bir şekilde denetlenmesi durumunda sporcuların da tahkime daha sıcak bakacakları iddia edilmektedir. Spor tahkiminde, ticari tahkimden farklı olarak, çok uluslu şirketler ve onların hissedarları değil, bütün yaşamını ve maddi kaynaklarını spora adamış gerçek kişiler söz konusudur. Bu yazarlara göre, spor tahkimi söz konusu olduğunda, devlet mahkemeleri esastan inceleme yapmalıdırlar.

Federasyonların kararlarının sporcunun kişilik haklarını, temel özgürlüklerini ihlal etme riski karşısında devlet, sporcuyu korumak amacıyla bu kararlara müdahale etmektedir. “Devlet yargısının müdahalesi ilkesi” öncelikle içtihatlar tarafından ortaya konmuştur. Devlet mahkemeleri, devlet yargısına başvuruyu engelleyen hükümleri hukuka aykırı kabul etmişlerdir. Belirtmek gerekir ki, sporcuların spor kurumları tarafından alınan kararları gözden geçirtme hakları kanunlar tarafından teminat altına alınmış kişilik haklarındandır.

Tahkimin merkezi sayılan, Spor Tahkim Mahkemesi ile birçok uluslar arası federasyona ev sahipliği yapan, bu sayede spor hukukunun önde gelen ülkelerinden biri haline gelen İsviçre’de Kanton mahkemeleri ve Federal Mahkeme, spor federasyonlarının faaliyetlerini, işlemlerini denetlemektedir. İlgililer federasyonların kararlarına karşı mahkemelere başvurabilmektedir. IOC, uluslarararası federasyonalar, ulusal federasyonlar bu denetimin sporun özerkliğine aykırı olduğunu iddia etmemektedirler.

Türkiye’de ise spor yargısı makamlarının kararlarına karşı devlet mahkemelerine başvurulamayacağı öngörülmüştür. Hatta bu husus şaşırtıcı şekilde, kanun koyucu tarafından düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesi[3], kanun dışındaki düzenlemelerde tahkim kararlarının kesinliğine, bu kararlara karşı devlet mahkemelerine başvurulamayacağına dair hükümlerin Anayasa’ya uygunluğunu denetlerken şu ifadeyi kullanmıştır:

““Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasına göre, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı olarak iddiada bulunmak ve adil yargılanmak hakkına sahiptir.

İptali istenilen kuralın,“Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümüyle, toplu iş sözleşmesinin bu konudaki hükümlerine yasa hükmü gibi bağlayıcılık kazandırılmaktadır.        

Özel hakem kararları ancak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 533. maddesinde yer alan ve esas yönünden denetime olanak vermeyen nedenlerle temyiz edilebiliyor ise de, iptali istenilen kuralda yargı önünde davacı olarak esas yönünden iddiada bulunulmasına olanak verilmemiş olması hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Bu nedenle kuralın “Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümü Anayasa’nın 36. maddesine aykırıdır, iptali gerekir.”

Anayasa Mahkemesi, yine bir başka kararında[4] tahkimle ilgili düzenlemelerin kanunla yapılması ve tahkim kararlarına karşı yargı yolunun açık tutulmasına ilişkin aşağıdaki görüşü ortaya koymuştur:

Anayasa’nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı öngörülmüştür. Bu madde uyarınca, yapılacak yargılamanın kişiler yönünden gerçek bir güvence oluşturabilmesi için aranacak nitelikler de 36. maddede belirtilerek “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.” denilmiştir. Anayasa’nın 141. maddesiyle de davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması görevi yargıya verilmiştir. Bu görevin ağır iş yükü altında yerine getirilmesi zorlaştıkça, uyuşmazlıkların çözümü için alternatif yöntemlerin yaşama geçirilmesi, yargıya ilişkin anayasal kuralların etkililiğinin sağlanması bakımından gerekli görülebilir. Bu durumda yasakoyucu, taraflara görevli ve yetkili mahkemeye başvurmadan önce aralarındaki uyuşmazlığı kısa sürede çözmek üzere baro hakem kuruluna başvurma yükümlülüğünü getirebilir. Ancak bu aşamadan sonra kararı benimsemeyen tarafa ilk derecede ve/veya temyiz aşamasında yargı yolunun açık tutulması, hakem kurullarının oluşumunun ve çalışma yönteminin, uzmanlığın önemi de gözetilerek hukuk devleti ilkeleriyle uyum içinde düzenlenmesi gerekir. Ayrıca hakem kurullarının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, uzman niteliği ile bu kurulların alacağı kararların bağlı olacağı usul ve esasların yönetmeliğe bırakılmayıp yasa ile düzenlenmesi de zorunludur.”

Görüldüğü üzere, tahkim kararlarının kesinliğine ilişkin hükümler, hak arama özgürlüğünü sınırlandırmaktadır. Söz konusu sınırlama kanunla yapılmalıdır.

Sınırlama konusu kararları verecek tahkim mahkemeleri de bağımsız ve tarafsız niteliğe sahip olmalıdır. Bu niteliğe sahip olmayan kurulların vereceği kararlar tahkim kararı olmayacak; bu kararlara karşı devlet mahkemelerine başvurulabilecektir.

Kanımızca, Türkiye’deki spor yargılamasına ilişkin mevzuat değiştirilmelidir. Tahkim Kurulu kararlarına karşı devlet yargısına başvuru hakkı tanınmalıdır. AİHS uyarınca var olan bu hakkın mevzuatta öngörülmesi gerekmektedir.

Sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların çözümünde ise sporcu ve antrenörlerin, tıpkı İş Kanunu’nda düzenlendiği gibi, ister tahkime ister devlet yargısına başvurabilecekleri öngörülmelidir.

– Tahkim Kurulunun Tüm Sporlar İçin Ortak, Federasyonlardan Bağımsız Bir Kurul Olması Zorunluluğu

IOC, TMOK, spor federasyonlarının iddia ettiğinin tersine, özerklik, federasyonların her istediğini yapabilmesi, devletin yargı sistemine tabi olmaması anlamına gelmemektedir. Bugüne kadar federasyonlar, bu özerklikleri sayesinde hiç demokratik olmayan ve spor camiasını rahatsız eden uygulamalar imza atmışlardır.

İşte bu sebeple, spor kuruluşlarının faaliyetlerinin bağımsız ve tarafsız bir yargı makamı tarafından denetlenmesi gerekmektedir.

Devlet yargısının spora müdahale etmesi istenmemektedir. Yargının, hantal yapısı sebebiyle çok hızlı çözümlenmesi gereken spor uyuşmazlıklarının çözümünde yetersiz kalması; sporun uluslar arası boyutunun bu konuda ortaya çıkan uyuşmazlıklar için özel uzmanlık gerektirmesi ve devlet hakimlerinin bu uzmanlığa sahip olmaması sporun özel bir mahkemeye ihtiyaç duymasına sebep olmuştur.

Biz de spora özgü ayrı bir mahkemenin kurulması gerektiğini düşünüyoruz. Açıkçası, devletin kuracağı bir mahkeme yerine, uzmanlardan oluşan, bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda teminat veren bir tahkim mahkemesini tercih ediyoruz.

Türkiye’de faaliyet gösteren GSGM Ceza Kurulu, GSGM Tahkim Kurulu ve TFF Tahkim Kurulu’nun bir çatı altında toplanması gerektiğini düşünüyoruz. Futbolun yapısının farklı olduğuna dair eleştirileri ise kabul etmiyoruz. Futbol dışında basketbol, voleybol, hentbol gibi takım sporları da profesyonel yapıya sahiptir. Bu sporlarda da lig sistemi kabul edilmiştir. Bu sporlarda da uyuşmazlıkların birkaç gün içinde çözümlenmesi gerekmektedir. Futbolu bütün bu dallardan ayrı bir kefeye koymanın anlamı bulunmamaktadır. Spor uyuşmazlıklarını çözümlendirecek bir mahkeme, tahkim kurulu oluşturulacaksa, bu makam futbol dahil bütün spor dallarını kapsamalıdır. Futbolun ayrı bir yargısının olması “yargılama birliği” prensibine aykırılık oluşturacaktır. Dünyada tek bir spor federasyonu için kurulmuş özel bir mahkeme bulunmamaktadır.

Tahkim Kurulu yerine alternatif çözüm yollarını kullanan bir merkez kurulmalıdır:

Sportif uyuşmazlıkların devlet mahkemeleri dışında çözümlenmesinde tek faaliyet tahkim değildir. Alternatif uyuşmazlık yöntemleri sporda çok sık kullanılmaktadır. Arabuluculuk (mediation), tahkimden sonra en çok uygulanan alternatif uyuşmazlık yöntemidir. Bu sebeple, sadece tahkim kurulu kurulması önerisinin genişletilerek, sportif uyuşmazlıkların çözümü için bir merkez kurulması ve bu merkezin tahkim dışında diğer alternatif çözüm yollarının hayata geçirilmesinde öncü olması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu merkez sadece uyuşmazlıkların çözümünde değil; uyuşmazlıkların oluşmaması, oluşabilecek uyuşmazlıkların çözüm yöntemlerinin bilinmesi amacıyla federasyonlara, kulüplere, sporculara diğer spor aktörlerine eğitim verecek bir kuruluş olmalıdır. Böylece uyuşmazlıkların büyük oranda önüne geçilebilecek; tarafların bu konuda bilgili olması sayesinde çözüm daha rahat bulunacaktır.

Bugün gündemi spor tahkiminin meşgul etmesi sebebiyle, biz tüm spor federasyonlarının, GSGM ve TMOK’un tabi olacağı tahkim kurulunun yapısına yönelik aşağıdaki önerilerimizi paylaşıyoruz:

Her taraf kendi hakemini seçebilmelidir.

Bu konuda ikili ayrım yapılabilir. Taraflar hakemlerini serbestçe seçebilirler veya liste sistemi uygulanabilir.

Taraflar, kendi hakemlerini hiçbir sınırlamaya bağlı kalmaksızın seçebilirler.

Liste sistemi kabul edilirse, çok önemli bir hususa dikkat etmek gerekmektedir. CIAS, CAS’ta görev alabilecek hakemleri belirlemiştir. İsviçre Federal Mahkemesi, tahkimde tarafların hakemlerini seçmekte özgür olduklarını belirtmiş; CAS’ta görev alacak hakemlerin sınırlı bir listeden seçilmesini eleştirmiştir. Federal Mahkeme, söz konusu eleştirisine rağmen, hakemlerin spor hukuku alanında uzman olmaları ve her kesimi temsil etmeleri sebebiyle liste sistemine rağmen CAS’ın bağımsızlığını tarafsızlığını kabul etmiştir.

Tarafların anlaşarak tek bir hakem seçmeleri de mümkün olmalıdır.

 

Hakemler tarafsız ve bağımsız olmalıdır

Hakemlerin GSGM ve federasyonlara yakın kimseler olmamaları gerekir.

CAS’ın yapısı örnek alınabilir. Listedeki hakemlerin en az % 20’sinin federasyonlardan bağımsız olması şartı getirilebilir.

 

Bu bir tahkim olacaksa, Tahkim yeri serbestçe seçilebilmelidir

Tahkim yeri üzerinde karar alınamazsa, belli bir yerin tahkim yeri olacağı öngörülmelidir. TFF Tahkim Kurulu, İstanbul’da; GSGM Tahkim Kurulu ise Ankara’da toplanmaktadır. Bu iki şehir dışında merkezi bulunan kulüplerin yöneticilerinin, sporcularının bu iki şehre gelmek zorunda kalmamaları; duruma göre yargılamanın uyuşmazlığın meydana geldiği yerde yapılabilmesi için taraflara tahkim yerini belirleme hakkı verilmelidir.

Taraflar kendi uzmanlarını bilirkişi olarak önerebilmelidir

Özellikle dopingle ilgili uyuşmazlıklarda taraflar kendi seçtikleri uzmanların raporlarının da dikkate alınmasını isteyebilmelidirler.

 

Çapraz sorgu sistemi getirilmelidir.

Taraflar birbirlerine, tanıklara ve bilirkişilere soru sorma hakkına sahip olmalıdırlar.

Tahkim yargılaması ucuz olmalıdır:

Tahkim, devlet yargısına göre pahalı bir usuldür. Türkiye’de spor tahkiminin ucuz olması için gereken önlemler alınmalıdır. Özellikle amatör sporcuların tahkime başvurabilmeleri, adalete başvurma hakkını kullanabilmeleri amacıyla adli yardım öngörülmelidir. GSGM, TMOK, federasyonlardan alınacak katkı payları ile bir fon oluşturulmalıdır.

Kararlar yayınlanmalıdır:

Bugün federasyonların disiplin kurullarının, GSGM ceza kurullarının ve tahkim kurullarının kararları yayınlanmamaktadır. Bu kararların içtihat oluşturup oluşturmadığı konusunda kimsenin bir fikri yoktur. Bugün spor yargılama makamlarının kararlarına karşı devlet mahkemelerine başvurulamadığı dikkate alınırsa, bu kararların yayınlanması zorunludur.

Uluslar arası kuralların hakim olduğu spor hukukunda sporun organizasyonu ile ilgili ulusal ve uluslar arası kuralların yargılama makamları tarafından nasıl yorumlandığı, nasıl uygulandığı bilinmelidir.

Spor hukuku için kullanılan “lex sportiva”, belli temel prensipler ve bu prensipler ışığında hazırlanan ve artık uluslar arası federasyonların önemli bir kısmı tarafından benimsenen, uygulanan kurallardan meydana gelmektedir. Bu kuralların Türkiye’deki yansımaları, Türkiye’deki uygulamanın bu uyumlaştırma hareketine uygun olup olmadığı tespit edilmelidir. Spor yargısının verdiği kararların diğer ulusal yargı makamları ve uluslar arası federasyonlar, tahkim makamları tarafından verilen kararlarla karşılaştırılması; bunların doktrin tarafından değerlendirilmesi ve en önemlisi benzer olaylarla karşılaşan spor aktörlerinin iddia ve savunmalarını bu kararlar ışığında hazırlayabilmeleri için söz konusu kararlar yayınlanmalıdır.

Söz konusu kararların yayını sadece spor hukukunun gelişmesi için değil, aynı zamanda ulusal mevzuatın doğru uygulanıp uygulanmadığının tespiti hususunda da önem taşımaktadır. Özellikle sporcularla kulüpler arasındaki sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda Türk Borçlar Kanunu’nun, antrenörlerle yapılan sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda ise İş Kanunu’nun, Türk mahkemelerinin verdiği içtihatlar da dikkate alınarak uygulanıp uygulanmadığı kontrol edilmelidir. Tahkim kurulları, ulusal mevzuatı uygularken, bu mevzuatla ilgili oluşmuş içtihatları da dikkate almak zorundadırlar.

Sonuç olarak, federasyonların disiplin kurulları, GSGM Ceza Kurulu, GSGM Tahkim Kurulu ve TFF Tahkim Kurulu kararları ilgili kuruluşların Internet sitelerinden en kısa süre içinde yayınlanmalıdır. Her faaliyet döneminin sonunda bu kararlar kitap olarak basılmalıdır. Bu kararlar TMOK ve GSGM bünyesinde biriktirilmeli ve ilgililerin istifadesine sunulmalıdır.

Bu kararlarla ilgili açıklayıcı bilgiler; kararın önemi ile ilgili notların oluşturulması ve bunların kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Söz konusu kararların dışında, doktrin eserleri için bir veritabanı oluşturulmalıdır. Bu eserlere veya en azından künyelerine Internet ortamından ulaşılabilmelidir.

Spor hukukçularının listesi yayınlanmalıdır

Türkiye’de spor hukukuyla ilgilenen hukukçu sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Sportif uyuşmazlıklara taraf olan veya spor hukukuyla ilgili bilgi almak isteyen kimselerin,  spor hukuku üzerine çalışan hukukçuları nasıl bulacakları konusunda bilgili olmadıkları açıktır. Bu sorun özellikle amatör sporcular için söz konusudur.

Kurulmasını önerdiğimiz “Uyuşmazlıkların Çözüm Merkezi’nin Internet sitesinde spor hukukçularının listesi yayınlanarak, bu konuda avukat veya uzman arayan kimselere büyük bir hizmet verilecektir.

Bu listenin hazırlanmasında sadece beyana dayanılmamalıdır. Spor hukukçusu olduğunu iddia eden kimselerin bu konuda fiilen çalışıyor olmaları gerektiği açıktır. Uzmanların tespitinde akademik çalışmalar da dikkate alınmalıdır.

Diğer Önerilerimiz:

Türk spor hukuku sistemi ile ilgili diğer önerilerimiz aşağıdadır:

– Amatör spor dallarında düzenlenen organizasyonlarda yüzlerce gönüllüye ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak ülkemizde gönüllülük kurumu henüz emekleme aşamasındadır. Bu sebeple, gönüllülükle ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Gönüllülük özendirilmeli ve hukuki altyapısı hazırlanmalıdır.. Gönüllülerin ve bunları kullanan kuruluşların hak ve yükümlülüklerine ilişkin mevzuat oluşturulmalıdır. Bu konuda GSGM ve federasyonlar birlikte çalışmalıdır.

– Hakem ve sporcu derneklerinin aktif hale getirilmesi gerekmektedir. Bu derneklere, tıpkı tüketici hukukunda olduğu gibi dava açma hakkı verilmelidir.

– Hakem ve oyuncuların, disiplin kuralları dışında Türk mevzuatında dayanarak kendilerine her türlü hukuka aykırı davranışta bulunanlara karşı hukuk ve ceza mahkemelerine başvurabilecekleri öğretilmelidir.

– Öğretimlerine devam eden sporcuların, turnuvalara, kamplara katılımında okulların gerekli izni vermeleri ve öğrencilerin mağdur olmaması için gereken önlemler alınmalıdır. Özellikle üniversite öğrencisi sporcuların bu konuda büyük zorluklar yaşadıkları; spor eğitimi veren BESYOlarda bile öğrencilerin kamp ve turnuvalara katılımlarından ötürü devamsızlık sebebiyle başarısız oldukları bilinmektedir.

– Engelli vatandaşlara karşı spor alanlarından faydalanma, spor karşılaşmalarına seyirci olarak katılma ve spor yapma (malzemelerin tedariki, görevlilerin eğitimi ve spor alanlarının uygun hale getirilmesi) konularında yapılan ayırımcılığın önüne geçilmelidir. Bunun hukuki altyapısı hazırlanmalı; federasyonların görevleri arasında bu ayırımcılığın giderilmesi de öngörülmelidir.

Engelli öğrencilerin en az sağlam öğrenciler kadar spor yapma hakları olduğu gözden kaçırılmamalı ve onların spor yapmaları için altyapı sağlanmalıdır.

Engelli sporcular için özel okullar açılmalı; spor liseleri ve BESYO’larda bu sporcular için özel sınıflar öngörülmelidir.

Engelli sporcularla sağlam sporcuların karma takım kurmaları sağlanmalı ve karma takımların katıldığı turnuvalar düzenlenmelidir. Böylece entegrasyon sağlanacaktır.

– Spor dallarına göre sporcu dağılımında bir sistem öngörülmelidir. Oyuncu sayısının federasyonlara göre dağılımı araştırılmalıdır. Gereğinden fazla sporcuya sahip olan federasyonların fazla sayıdaki sporcuları diğer federasyonlara kaydırılmalıdır. Niceliğin değil, niteliğin önemli olduğu dikkate alınmalı; elit sporcu olabilecek yeteneklerin sayısı sınırlı tutularak niteliğe ağırlık verilmelidir. Bu konuda GSGM ve federasyonların bu konudaki yükümlülükleri ve ortak çalışma yöntemleri düzenleme altına alınmalıdır.

– Antrenman merkezleri için öngörülecek gereklilikler hukuki düzenlemeler ile belirlenmelidir. Ayrıca federasyonlar da ilgili spor için ek şartlar öngörebilmelidir.

– Amatör ve profesyonel genç sporcuların sosyal güvenlik, eğitim haklarıyla ilgili özel düzenlemeler yapılmalıdır.

– Yerel yönetimlerin nüfus oranını dikkate alarak gerekli kültür fizik ve spor alanlarının inşası için gerekli fonu ayırmaları zorunlu olmalıdır.

– Sportif faaliyetler ile çevrenin korunması ve çevrenin sportif faaliyetlerden doğan tehlikelerden korunması için düzenlemeler yapılmalıdır. Özellikle motor sporları, golf gibi sporların çevreye verdikleri zararlar tartışılmalıdır

– Çocukların profesyonel dallarda oynamasına ilişkin düzenlemeler getirilmelidir. Çocuk işçilerin korunmasına ilişkin hükümlerin çocuk sporcuları kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

– Spor yapma, fiziksel faaliyette bulunma hakkı Anayasa’da düzenlenmelidir.

“Devlet sporcuyu korur” hükmü yeterli değildir. “Sporcu” ifadesinin ne anlama geldiği açık değildir. Bunu tüm fiziksel faaliyette bulunanları kapsayacak şekilde geniş ele almak gerekir.

– Federasyonlara ve kulüplere BESYOlar ile ortak çalışma yapma, BESYO mezunu yönetici, antrenör, masör ve diğer teknik görevli çalıştırma zorunluluğu getirilmelidir.

– Türkiye Amatör Sporlar Konfederasyonu’nun futbol odaklı çalışmasının önüne geçilmelidir. Diğer spor dallarında aktif rol almayan konfederasyon yetkililerinin federasyon seçimlerinde oy kullanma hakkı kaldırılmalıdır.

– TMOK ile Paralimpik Komitesi arasındaki ilişki belirlenmelidir. İki komitenin amacı, işlevi açık hale getirilmelidir.

Paralimpik Komitesi’nin siyasetten arındırılıp sadece bu konuyla ilgili çalışan uzmanlardan oluşması sağlanmalıdır.

Komiteler-GSGM-federasyonlar arasındaki ilişkiler sistemli hale getirilmelidir. TMOK’un olimpik spor federasyonları üzerinde yetki sahibi olması sağlanmalıdır.

– Üst düzey spor için bir konsey kurulmalıdır. Bu Konsey, elit spor politikalarının geliştirilmesinden, elit sporcu yetiştirilmesinden sorumlu olmalıdır.

– Yabancı oyuncuların Türk statüsü kazanmasında gösterilen kolaylıklar gözden geçirilmelidir. Yabancı oyuncuların diğer yabancılara kıyasla daha kolay Türk vatandaşlığı kazanması engellenmelidir.

SON SÖZ

Bu rapor, Spor Şurası bünyesinde oluşturulmuş Spor Hukuku Alt Komisyonu’nun raporu dikkate alınarak hazırlanmıştır. Öncelikle, komisyon raporundaki görüşler değerlendirilmiş ve eleştiriler sunulmuştur.

Bu raporda spor hukukunun bütün konularının kapsamlı biçimde ele alınması mümkün olmadı. Amacımız da spor hukukunun tüm sorunlarını ortaya dökmek ve bunları kesin çözüme kavuşturmak değildir. Raporun ilgililer tarafından değerlendirilmesi, tartışılması, eleştirilmesi ve yeni öneriler sunulması durumunda, çalışmamız amacına ulaşmış olacaktır.

Spor Şurası’nın yapılanması ve komisyonların çalışma sistemi karşısında Şura’nın büyük açılımlar sağlaması konusunda bizi şüpheye düşürmüştür.

Spor Şurası’nın gelecekte yapılacak daha kapsamlı ve ciddi toplantıların ilk basamağı olarak değerlendirilmesi uygun olacaktır.

2008 Yılı Spor Şurası Spor Hukuku ile İlgili Ön Komisyon Raporu

2008 yılında Gençlik ve Spor Bakanlığı Spor Şurası düzenledi.

Şura’nın kitabı sınırlı sayıda basıldı. Maalesef bu kitap İnternette yayınlanmadı. Oysa bu kitap spor yönetimi ve spor hukuku açısından çok önemli bir kaynak.

Spor Şurası 2008 Kitabı

Bu Şura’da spor hukuku kapsamlı şekilde tartışıldı.

Şura’da güzel bir sistem benimsenmişti. Şuradan önce ön komisyonlar oluşturuldu. Bu komisyonlar raporlarını hazırladı. Raporlar kamuoyu ile paylaşıldı. İsteyen, raporla ilgili görüşlerini sundu. Şura başladığında komisyonlar toplandı. Ön komisyon raporu ve raporla ilgili görüşler dikkate alınarak komisyon raporu hazırlandı. Komisyon başkanı bu raporları genel kurulda okudu. Genel kurul raporları tartıştı. En sonunda, Şura kararları yayınlandı.

Spor hukuku için de ön komisyon oluşturuldu. Ön komisyonun raporu yayınlandı.

Bu raporu İsviçre’de iken öğrendim. Hemen ön komisyon raporu hakkında görüşlerimi kaleme aldım ve raporumu Bakanlığa gönderdim. Bakanlık yetkilileri beni Şura’ya davet ettiler. Şura’da Spor Hukuku Komisyonu’nda görev aldım. Komisyona da görüşlerimi açıkladım.

O gün görüşlerim genelde azınlıkta kaldı. Ancak bugün ne kadar haklı olduğum ortaya çıktı. Maalesef haklı çıkanlar azınlıkta kalmaya devam ediyorlar.

Bu yazıda Şura ön komisyon raporunu paylaşacağım. Sonraki yazıda ise ön komisyon raporu ile ilgili görüşlerimi aktaracağım.

Özellikle belirtmek isterim. Aşağıda yer alan karşı görüşler bana ait değildir. Ön komisyon üyeleri arasında görüş ayrılığı ortaya çıkmış.

Umarım okuyanlara faydası olur.

– – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – 

SPOR ŞURASI GENEL SEKRETERLİĞİNE

2008 Spor Şurası “Spor Hukuku” alt komisyon toplantısı 18-19 Haziran 2008 tarihlerinde Ankara Başkent Öğretmenevinde yapılmıştır.        

Spor Hukuku ile ilgili ön komisyon raporu Şura’da görüşülmek üzere ekte bilgilerinize sunulmuştur.

Arz ederiz. 19.6.2008 

 

Prof.Dr.Fehim ÜÇIŞIK

Komisyon Başkanı

Kenan ATALAY

Şube Müdürü

Raportör

Kemal ÖZÖZLÜ

Sportif Eğitim Uzmanı

Raportör

 

Asiye ÖZYAVUZ

Spor Uzmanı

Sekretarya

  Bilgehan DEMİRELLİ

Spor Uzmanı

Sekretarya

 

RAPOR

SPOR HUKUKU KOMİSYONUNUN GÖRÜŞME KONULARI, KARARLARI VE KARŞI GÖRÜŞLER 

      I- GİRİŞ:

 Beden eğitimi ve spor alanında görüş ve önerilerde bulunarak geleceğe yönelik yeni politikalar oluşturmak amacıyla 19-23 Kasım 2008 tarihleri arasında Ankara’da yapılması planlanan 6. Spor Şurası gündeminde yer alacak olan “Spor Hukuku” ile ilgili konuları “Tahkim Kurulu, Disiplin ve Ceza Kurulları, Spor Mahkemeleri,  Sporda Şiddet ve Irkçılık, Sporda Şike ve Haksız Rekabetle Mücadele” ana başlıkları ve Komisyonca uygun görülecek diğer konuların ilavesiyle görüşmek üzere, 21.05.2008 tarih ve 1612 sayılı onayla kurulan Spor Hukuku Komisyonu 18.06.2008 tarihinde toplanarak; Komisyon Başkanlığına Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulu bulunan Tahkim Kurulu Üyesi Prof.Fehim ÜÇIŞIK, Başkan Yardımcılıklarına Adalet Bakanlığı Temsilcisi Hasan ODABAŞI ve Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı Temsilcisi Oktay SELÇUK seçilerek Komisyon çalışmalarına başlamış, görev onayında belirtilen konulara ilaveten görüşülmesi istenen konular belirlenmiş, birbiriyle ilgili konular birleştirilerek 18.06.2008 ve 19.06.2008 tarihlerinde yapılan toplantılar sonucunda aşağıdaki görüşler belirlenmiştir.

     

     II- ÖNCELİKLE HUKUK VE SPOR HUKUKU HAKKINDA AŞAĞIDAKİ GENEL TESPİTLER YAPILMIŞTIR:

Hukuk, toplum yaşamını düzenlemek için uygulanması devlet tarafından yaptırıma bağlanmış kurallar biçimi olup, adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir. Hukuk norm(kural)lardan meydana gelmiştir. Normlar hukukun yapı taşlarıdır. Hukuk normlardan oluştuğu için “olması gerekeni” gösterir. Hukuk öğüt vermez, o salt bir sosyal davranış planı ve önerisi değildir. Hukukun niteliğinde emredicilik vardır. Çünkü hukuk ve normları, toplumsal yaşamı düzenleyip biçimlendirerek, ona belli bir kimlik kazandırma amacı güder. Hukuk normları çeşitli biçimlerde olabilir. Emredici normlar, ortadan kaldırıcı normlar, tanımlayıcı normlar, tamamlayıcı normlar, yorumlayıcı normlar hukukun formal yönünün değişik görüntüdeki kategorileridir. Hukukun öngördüğü düzenin kendiliğinden gerçekleşemeyeceği kesindir. Çünkü hukuk, olanı değil olması gereken, ideal düzeni göstermektedir. Hukukun niteliğinde buyuruculuk özelliği ve buyrukların yerine getirilmemesi durumunda da zorlama, zorla gerçekleştirme imkanı vardır. Hukuk zaman içinde değişen, gelişen bir yapıya sahiptir. Sosyoekonomik, psikolojik, kültürel, tarihsel olgular, gelenekler ve değişik felsefi görüşler hukuka etki etmektedir. Bu düzeni davranışlarına ve ilişkilerine yansıtıp gerçekleştirecek olan insandır.

Türkiye’de hukuk, “kamu hukuku” ve “özel hukuk” olmak üzere ikiye ayrılır. Özel hukuk; kişilerin birbirleriyle olan ilişkilerini, eşitlik ve irade serbestisi esasına göre düzenleyen hukuk kurallarının bütünüdür. Özel Hukuk; Medeni Hukuk, Borçlar Hukuku, Ticaret Hukuku, Devletler Özel Hukuku, Medeni Usul Hukuku ve İcra İflas Hukuku olmak üzere 6 bölüme ayrılmıştır. Kamu Hukuku ise; Devletler Genel Hukuku, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku, Vergi Hukuku Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku olarak 6 bölümden oluşmaktadır.

Ancak küreselleşme olgusu yeni ihtiyaçlara bağlı olarak yeni hukuk dallarının oluşturulması ve öğretilmesini gerekli kılmaktadır. Dünyada ve ülkemizde sporun toplumlar üzerinde yarattığı olumlu-olumsuz etkiler, ulaşmış olduğu ekonomik değerler, gerek kamu hukukunda gerekse özel hukukta oluşturduğu kurumlar, kurallar ve ihtilaflar konunun yeni bir hukuk disiplini olarak gelişmiş batı ülkelerinde ders olarak okutulmasının yanında, araştırma merkezleri, enstitüleri kurulmasına da neden olmuştur. Bu alan batıda öylesine iddialı bir hale gelmiştir ki; spor hukukunun bazı önde gelen uzmanları “Dünyada iki hukuk düzeni vardır; devletlerin hukuk düzeni ve sporun hukuk düzeni” demektedirler.

Spor hukuku (lex sportiva) dar veya geniş anlamda tanımlanabilir. Dar anlamda spor hukuku; sportif faaliyetleri düzenler, spor dünyasını yönetir, spor yarışmalarını ve kuruluşların kurumsallığını sağlar. Geniş anlamda spor hukuku ise; spordan ötürü oluşan ilişkileri ve bu ilişkilerde rol alan gerçek ve tüzel, kamu ve özel kişilerin karşılaştıkları durumları düzenler ve sorunları çözümler.

Dar anlamda spor hukuku :

1) Sporcuların hakları ve yükümlülüklerini düzenleyen kuralları,

2) Spor kuruluşlarının yapısı, faaliyetlerini ve aralarındaki ilişkileri;

3) Antrenörler başta olmak üzere sportif yaşamı yönetenlerin eylemlerini, yükümlülüklerini ve sorumluluklarını;

4) Spor gerçek ve tüzel kişilerinin davranışlarını;

5) Sporda “fair play”i;

6) Sporda yargı organlarının hukuki varlığını ve bunların ihtilafları usul ve esastan çözümleme kurallarını içerir.

Geniş anlamda spor hukuku ise:

1) Bireyin spor yapma ve sportif faaliyetlere özgürce katılma hakkını,

2) Sportif faaliyet ve ilişkilerin sosyal güvenlik ve iş hukuku boyutunu,

3) Profesyonel spor aktörlerinin hak ve ilişki düzenlemesini, 

4) Sporda şiddet, doping, ceza ve disiplin hukuku kapsamına giren eylemler gibi olumsuz davranışların önlenmesini, 

5) Sporda adalet ve barışın sağlanmasına yönelik her türlü önlem ve kurumu,

6) Uluslar arası spor yarışmalarının yapılabilmesi için gerekli kişi, kurum, kuruluş ve devletler düzeyinde kuralları ve bunlar arasındaki ilişkileri içerir.

Spor hukukunda bilimsel araştırma, dünyada gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde oldukça yeni bir çalışma alanıdır. Araştırma yöntemleri hem hukuk, hem de beden eğitimi ve spor biliminin metotlarını birlikte kullanmaktadır. Uygulamada spor hukuku, spor faaliyetlerinin yarattığı ihtilafları çözümler. Kararlar spor teşkilatının kendisine özgü yargı organlarınca verilebilecekleri gibi, genel yargıda hukuk veya ceza mahkemelerince de verilebilir. Zamanla da spor hukuk içtihatları oluşarak benzer olayların çözümüne emsal teşkil eder. Spor kuruluşlarının bu alanda bilgili ve uzmanlaşmış hukukçularla donatılmaları, doğabilecek sorunların ihtilaf boyutuna ulaşmadan çözümlenmelerini ve önlenmelerini sağlar. Gerek devletlerin ve gerekse sivil toplum örgütlerinin hem ulusal hem de uluslararası boyutta kanun, antlaşma ve diğer hukuki metinleri hazırlamalarında spor hukuku uzmanlarına sahip olmaları ve bunlara danışmaları halinde bu düzenlemeleri sakat doğmadan ve birçok yeni ihtilafa sebep olmadan yerleştirmek mümkün olabilir.

Hukukta bir alanın bağımsız bir disiplin haline gelmesindeki en önemli dinamiklerden birisi de yargı kararlarıdır. Ulusal ve uluslararası spor federasyonlarının disiplin ve tahkim kurullarında verdikleri yargı kararlarının sporcuların kariyerleri ve yaşamları üzerindeki önemli etkileri yanında esas incelenmesi gereken materyal bu alandaki özgün üst yargı organlarının içtihatlarıdır. “Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (C.A.S.)” kurulduğu 1986 yılından günümüze kadar 600’ün üzerinde davaya bakmış ve 2003 yılı sonu itibariyle 576 dosyayı karara bağlamıştır. Bu mahkeme spor ile ilgisi ister doğrudan ister dolaylı olsun, bütün ticari ihtilafların veya sporda disiplin cezası vermeye yetkili herhangi bir organın kararlarına karşı veya bir spor teşkilatının kararlarına karşı kararı alan merciin hukuki niteliğine göre birinci derecede muhakeme veya temyiz başvuru merciidir.

3289 sayılı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanuna 13.03.2004 tarih ve 25401 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 5105 sayılı Kanunun 2. maddesiyle ile eklenen  Ek-9.madde ile bu maddeye dayanılarak hazırlanan ve 14.07.2004 tarih ve 25522 Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Özerk Spor Federasyonları Çerçeve Statüsünde “Özerk federasyon ile kulüpler, federasyon ile sporcu, hakem, teknik direktör, antrenör, idareci ve benzeri spor elemanları, kulüpler ile sporcu, antrenör, idareci ve benzeri spor elemanları, kulüpler ile kulüpler arasında çıkacak ihtilaflarla, federasyon yönetim kurulunca verilecek kararlar ile disiplin veya ceza kurulu kararlarına karşı ilgililerin itirazı üzerine inceleme yaparak kesin karar veren Genel Müdürlük bünyesinde kurulmuş bulunan Kurulu,” olarak ifade edilen Tahkim Kurulu hukuki sorunların çözüm mercii olarak bulunmaktadır.

Teorik yaklaşımları, ulusal ve uluslar arası teşkilatlanmaları, mevzuatları, yargı kararları ile spor hukuku komple bir disiplin oluşturmakta olup, 21′ inci yüzyılın sanayii sporun hukuki temelleri olmadan gelişmesi, sağlıklı bir yaşam sürdürmesi düşünülemez.

 

III- GÖRÜŞÜLEN KONULAR, KOMİSYONUN KARARLARI VE KARŞI GÖRÜŞLER:

  1. Tanımlar:

Ülkemizde sporcu sayısının nüfusa oranla sayıca düşüklüğü ve diğer ülkelerde bu sayının belirlenmesi için esas alınan kriterler de dikkate alınarak, sporcu tanımının; sporcu kişiliği olan ve yarışmalara katılan bireyler şeklinde yeniden yapılması;

Spor yapan herkes sporcu sayılıp, lisanslar kademelendirilerek; 

  • Spor yapan  kişi,
  • Lisanslı sporcu
  • Üst düzey sporcu

     olarak üçe ayrımlı yapılması;

a) Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler, yerel yönetimler ve Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile ilgili tüm kurum kuruluşların sporculara ilişkin kayıtlarının sporcu sayısının belirlenmesinde esas alınması ve Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün halen uyguladığı “Sporcu Kart”larının kaydının tutulması;   

b) 3289 sayılı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasında  ifade edilen vatandaşların ve okul dışı gençliğin;

  • Fizik,
  • Moral güç ve yeteneklerini,

sağlayan;

  • beden eğitimi,
  • Oyun,
  • Cimnastik,
  • spor faaliyetlerinde bulunanların kaydının tutulması;

  görüşleri kabul edilmiştir.

  1. Eğitim:

a) Ülkemiz sporcularının yıldızlar ve gençler kategorilerinde başarılı oldukları ancak, bu başarıyı daha üst kademelere taşıyamadıkları ve bunun sporcuların gelecek kaygısıyla üniversite sınavına hazırlanmak üzere sportif çalışmalarına daha az vakit ayırmaları veya sporu tamamen bırakmalarından kaynaklandığı tespiti yapılmıştır.

Anayasada yer alan “Devlet başarılı sporcuyu korur.” hükmü uyarınca ve ve bu hükmün hayata geçirilmesini teminen;  sporculara üniversiteye girişte, belli kriterlere bağlanarak, bütün alanlarda daha düşük puanla giriş (halen Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okullarında mevcut olan uygulamanın yaygınlaştırılması) veya burs gibi (özel üniversitelere ve vakıf üniversitelerine tam burslu kabulü gibi) pozitif ayrımcılık uygulanması yönünde düzenleme yapılmasının;

b) BESYO’ların spor yöneticiliği gibi alanlarından yetenek sınavının kaldırılması ve bu hususun mezuniyeti sonrasında fiilen sporla uğraşacak kişilerle sınırlandırılmasının;

c) Spor Hukuku halen bir kısım hukuk fakültelerinde seçmeli ders olarak okutulmakta olup, ana bilim dalı ve ayrıca spor sağlığı, spor hukuku, spor iktisadı gibi sporla ilgili alanları içine alan “Spor Bilimleri Enstitüsü” kurulması için YÖK’e teklif götürülmesi; Spor Hukukunun yüksek lisans ve tez konusu kabul edilmesi ve stajyerlerce hazırlanacak ödev konusu olarak barolara da kabul ettirilmesinin;

d) Yeni bir uygulama olan özerklikten kaynaklanan ihtiyaçlar da gözetilerek, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünce TODAİE veya spor eğitimi veren kuruluşlarla iş birliği içinde spor yönetimiyle ilgili konularda hizmet içi eğitim verilmesinin;

    yararlı olacağı görüşü kabul edilmiştir.

  1. Mevzuatın Koda Dönüştürülmesi:

a) Spor Kanununda düzenlenmesi gereken hususlar halen Gençlik ve Spor Teşkilat Kanununda yer almaktadır. Ancak, değişik kurumların da sporla ilgili faaliyetleri olduğu dikkate alınarak, spor hukukunun bir dalı olan Teşkilatın görevlerini de kapsayan bir Spor Kanunu hazırlanmasının;

b) Mevzuattaki çelişkileri gidermek açısından spor mevzuatının kod olarak toparlanmasının;

c) Federasyonların bağlı oldukları uluslar arası federasyon ve kuruluşların mevzuatlarının toparlanıp Türkçeleştirilmesi ancak, bu yapılırken doğru ve bütüncül bir tercüme olması açısından hukuk ve spor bilgisi olanlarca tercüme edilmesinin sağlanmasının;

yararlı olacağı görüşü kabul edilmiştir.

  1. Spor Kulüpleri:

a) Spor Kulüpleri Kanun Tasarısı Taslağında yer alan profesyonel sporcu tanımındaki ifade tarzının, genel kurulda seçimlerin açık oyla yapılmasına, yabancıların üyeliklerinin bildirilmesine, sporcuların faal sporculuğu bırakmadıkça üye olamayacakları, kulüpten maaş alanların üyeliğinin dondurulabileceği, zorunlu üyelik olamayacağı gibi hususlar dikkate alınarak üyeliğe ilişkin hükümler ile cezalar dolayısıyla kulüplere verilecek yardımların kesilmesini öngören hükümlerin yeniden düzenlenmesi görüşü kabul edilmiştir.

b) Yerel yönetimler ve gençlik ve spor il müdürlüklerinin alanlarına giren tüm spor kulüplerine hizmetle yükümlü oldukları gözetilerek, bunlarla rekabet içinde olacak kulüp kurmamaları yönünde düzenleme  yapılması;

c) Kanun Taslağında şirketleşmeye (kulüplerin şirket kurması veya kurulmuş şirketlere ortak olması) yer verilmekle beraber, kulübün kendisinin şirkete dönüşmesi durumunda uygulanacak hükümler konusunda düzenlemeye yer verilmesi;

d) Kulüp yöneticilerinin sorumluluğu (özellikle mali sorumluluğu) konusunda somut sorumluluk kriterleri belirlenmesi ve bu kapsamda tüzel kişilerin yöneticilerinin davranış ilkeleri ve prensiplerinden oluşan kurumsal yönetişim esasının, kulüp yöneticileri açısından Kanun kapsamına alınarak müeyyidelerinin belirtilmesi;

e) 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 162. ve müteakip maddelerinde öngörülen “Alacağın Temliki” konusunun kulüpler açısından değerlendirilmesi ve kulüp yöneticilerince, kulüpten alacaklarına karşılık kulüp gelirlerinin temlik edilmesinin sınırlandırılması ve bu şekilde yapılacak temlikin kulübün yıllık gelirinin % 2’si oranını geçemeyeceği şeklinde düzenleme yapılması;

f) İç denetim ve Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün denetiminin yanı sıra, Kulüpler için dış denetim öngörülmesi ancak, amatör spor kulüplerinin sayıca çokluğu da dikkate alınarak belli kıstaslar  (mali büyüklüğü belli limitin üstünde olan, belirli spor faaliyetlerini yürüten kulüpler gibi) bağımsız kuruluşlarca denetim öngörülmesi;

g) Kulüplerin mali yılı ile, kulüplerin ortak olduğu şirketlerin mali yılının örtüşmesini sağlayacak düzenleme yapılması;

h) Kulüplerde spor hukuku eğitimi almış eleman çalıştırılması veya belirli kulüp çalışanları için spor hukuku kursları düzenlenmesi; görüşü kabul edilmiştir.

ı) Aynı ismin birden fazla kulüp tarafından kullanılamaması esasının il çerçevesinde öngörülmesi;

gerektiği görüşü kabul edilmiştir.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı temsilcisi, futbol kulüpleri için taslakta ayrı düzenlemeler yapılmasını veya ayrı bir kanun çıkarılmasını önermiştir.

Bazı üyeler kulüp tüzel kişiliğinin dernek olarak nitelendirilmesi ve fakat hüküm ve sonuçlarının özel olarak düzenlenmesini önermiştir.

Türkiye Futbol Federasyonu temsilcisinin futbol branşının, hazırlanacak Spor Kulüpleri Kanunu kapsamından çıkarılması önerisine karşı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği temsilcileri de aşağıda belirtilen karşı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

Bu öneri sporun yapısına ve yapılanmasına uygun değildir. Zira kulüplerin bünyesinde yalnızca futbol branşı yer almamakta, bir çok spor branşı yer almakta ve futbol bunlardan sadece biridir. Aynı kulüp bünyesinde yer alan spor dallarının bir kısmının Spor Kulüpleri Kanununa  göre yapılanmaları, futbol dalının ise Dernekler Kanununa göre veya başka bir Kanuna göre örgütlenmesinin düşünülmesinin hiçbir hukuki yararı olmayacaktır.

         Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de spordaki ayrımlar:

         -Olimpik branşlar,

         -Olimpik olmayan branşlar

         -Profesyonel branşlar

         -Amatör branşlar

şeklindedir.

Bu nedenle; Futbol Federasyonun bugünkü hukuki yapısında amatör ve profesyonel branşları aynı mevzuatla yönetilmesinin uygun olmadığından Türkiye Futbol Federasyonunun yeniden yapılanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

  1. Federasyonlar:

a) Özerk federasyonların hukuki statüsünün uygulamada tereddüde yer vermeyecek (vergi mükellefiyeti, personel istihdamı ve diğer konularda) şekilde belirlenmesi;  

b) Federasyonların özerkliği söz konusu olduğunda bununla kast edilenin ne olduğunun  ortaya konulması, özerkliğin kazanılma sürecinden başlayarak;

  • Federasyonların kendi kararlarını alabilmesini,
  • Kararlarını kendilerinin, zedeleyici denetim olmaksızın, uygulayabilmelerini,
  • Çıkacak uyuşmazlıkları kendisinin çözümleyebilmesini sağlayacak şekilde düzenleme yapılması;

c) Özerk federasyonlarca da özerklik ile birlikte gelen hak ve yetkiler ile görev ve sorumluluklar hususunda bilgi eksikliği bulunduğundan, özerklikle ilgili tüm çevrelere bilgi vermeye yönelik “Özerklik Konferansı” düzenlenmesinin yararlı olacağı;

görüşü kabul edilmiştir.

Bir kısım Üyeler; genel kurulun her kararı alabilecek ölçüde bağımsız olması, özerk federasyonların genel kurulunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü temsil oranının azaltılması gerektiği, ana statülerde Çerçeve Statüye aykırı düzenleme yapılamamasının özerkliğe ters düştüğü ve üst norm olmaması, özerk federasyonun kendi içinde verdiği kararlar kendi içinde kesinleşmesi gerektiğinden Tahkim Kuruluna itirazın yolunu kaldırılması, Genel Müdürlük denetiminin dış denetim olduğu ve mümkün olduğu kadar sınırlanması gerektiği hususunda görüşler ileri sürmüştür.

6.Spor Organizasyonları ve Liglerde Anayasaya Uygunluk:

a) Spor organizasyonları ve özellikle batı ligi haline gelen futbol liglerinin, Anayasa’nın 59. maddesinde yer alan Devletin sporun kitlelere yayılmasını teşvik edeceği emredici hükmü uyarınca coğrafi esaslar dikkate alınarak belirlenmesi yönünde düzenleme yapılması;

b) Türk ve akraba topluluklar ile coğrafi yakınlık içinde bulunulan ülkelerin katılacağı bölgesel oyunların daha sık düzenlenmesinin de olimpiyat düzenlemek isteyen Ülkemiz açısından referans olabileceği;

görüşü kabul edilmiştir.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı temsilcisi, Süper Lige müdahalenin mümkün olmadığı ancak, 2. ve 3. liglerde play-of ve yükselme kuralları doğrultusunda coğrafi bölge esası uygulandığını belirtti.

  1. Sponsorluk:

a) Sponsorluk harcamalarının gider yazılmasının sponsorluğu teşvikte yeterli olmadığı;

b) Sponsorluk pazarını genişletmek üzere sponsorluğu teşvik edici düzenlemeler yapılması, reklama nazaran sponsorluğu teşvik edecek mali önlemler  alınması ve bu kapsamda reklamla sponsorluğun K.D.V.oranlarının sponsorluk lehine farklılaştırılması; 

gerektiği görüşü kabul edilmiştir.

Bir kısım Üyeler sponsorluk düzenlemelerinde amatör-profesyonel ayrımının kaldırılması gerektiği hususunda görüşler ileri sürmüştür.

  1. Doping:

a) Doping konusundaki müeyyidelerde ulusal kurallar ile uluslar arası kurallarla uyumlu hale getirilmesi;

b) Doping ile ilgili müeyyidelerde uluslar arası mevzuatta ve iç mevzuatta yapılan belirli maddeleri kullanmış olmak veya böyle sayılmak ve doping kontrolleriyle ilgili hükümlere aykırılık ayrımının kaldırılarak, dopingle ilgili kuralların herhangi birisine aykırılıkta 4 veya 5 yıl ve bundan sonra bu kuralların herhangi birisine aykırılıkta ömür boyu men cezası öngörülerek, Türkiye’nin bu alanda öncü ülke olması;                       

c) Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısında yer alan ve doping suçunun kriminalize edilip hapis ve para cezası verilmesini öngören hükmün, doping konusundaki uluslar arası sözleşmelere aykırı olduğu, böyle bir hükmün mevcudiyeti halinde Ülkemize uluslar arası müsabaka düzenlemesi verilmeyeceği ve uluslar arası spor camiasından dışlanacağı dikkate alınarak; doping maddelerinin ticaretini yapanlar, küçüklere doping kullandırtanlar ve zorla doping maddesi kullandırtanlarla sınırlı olarak kriminalize edilip, ceza öngörülmesi şeklinde yeniden düzenlenmesi;

görüşü kabul edilmiştir.

  1. Sporda Şiddet:

a) 5149 sayılı Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun hükümlerinin uygulanmasının sağlanması;

b) Kanunun yanı sıra federasyonların Disiplin Talimatlarına şiddeti caydıracak hükümler konulması;

c) Cezaların ve bu kapsamda para cezalarının artırılması;

d) Basının bu konudaki yayınları şiddeti körükleyici etki yaptığından, buna karşı önlemlerin caydırıcı hale getirilmesi;

e) Olayların ve sorumlularının tespiti açısından özellikle futbol müsabakalarının oynandığı stadlara ve stadların dışında belirlenecek alanlara kamera yerleştirilmesi sistemi getirilmesi ve bunu belirlenecek süre içinde yerine getirmeyecek kulüpler için müeyyide öngörülmesi şeklinde düzenleme yapılması;

f) Futbolda seyircisiz oynama cezası yerine, özellikle Ankara’nın doğusundaki, o ligde takımı olmayan illerde seyircili oynama şeklinde uygulama yapılması ve bu karşılaşmalarda belirli bir hasılat payının özel fona ayrılarak futbolun ülke genelinde gelişmesi amacıyla kullanılmasının yararlı olacağı;

 görüşü kabul edilmiştir.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı temsilcisi, Spor Şurasının sonucu beklenerek ve Şurada varılacak sonuçlar dikkate alınarak 5149 sayılı Kanunda değişiklik yapılmasını önermiştir.

Bir kısım Üyeler, idari kurul niteliğinde olan il güvenlik kurulları yetersiz kaldığından sporda şiddetle ilgili yeni bir birim kurulması, yargı organlarının daha etkin hale getirilmesi ve ilgili kurum ve kuruluşlardan katılımla bir komisyon oluşturularak 5149 sayılı Kanunda yapılması gereken değişikliklerin tespit edilmesi  yönünde düzenleme yapılmasını önermiştir. 

  1. Şike ve Haksız Rekabetin Önlenmesi:

Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısında yer alan ve “Şike ve Teşvik Primi”nin cezalandırılmasına yönelik düzenlemenin sporda haksız rekabeti önlemek açısından yararlı ve caydırıcı olduğu görüşü kabul edilmiştir.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı temsilcisi, yapılan düzenleme ile dava yoluna gidilmesinin, özellikle yargılama sonucunda beraat kararı çıkması durumunda liglerin tescilini etkileyeceği, bu sebeple disiplin hükümlerinin ağırlaştırılmasının daha uygun olduğuna yönelik öneride bulunmuştur.

    

  1. Spor Yargısı (Tahkim) ve Uluslar arası İlişkiler:

a) Federasyonların öncelikle mensubu olduğu devlete değil üyesi olduğu uluslar arası kuruluşlara bağlı olduğu gözetilerek buna göre uygulama yapılması ve özellikle mevzuatın bu sıralamayla uygulanması;

b) Spor yarısının,   

  • Disiplin Kurulu
  • Ceza Kurulu
  • Tahkim Kurulu

şeklinde üç kademe olması, tahkim kurulunun üye sayısının arttırılarak dairelere bölünmesi;

c) Disiplin veya ceza talimatlarındaki genel hükümlerin (teşebbüs, tekerrür gibi) Çerçeve Statü gibi ortak hükümlere bağlanıp, yeknesaklık sağlanması;

görüşü kabul edilmiştir.

Özel daireler konusunda çeşitli üyelerce  amatör tahkim – profesyonel tahkim şeklinde ayırım yapılması; olimpik sporlar-olimpik olmayan sporlar olarak ve her birinin de takım sporları-ferdi sporlar şeklinde ayırım yapılması önerilmiştir.

Bir kısım Üyelerce; özellikle sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıklar için “Uyuşmazlık Kurulu”, “Uzlaşma Kurulu” gibi bir arabuluculuk müessesesinin Çerçeve Statüye konulması önerilmiştir. 

Bazı üyelerce, Tahkim Kurulunun tamamen özerk federasyonlar içinde olması ve federasyon genel kurulunca seçilmesi  önerilmiştir.

Bazı üyelerce, tahkim konusunda taslağın, gelişmiş ve uluslararası kuruluşlarla entegrasyonu sağlanmış bir tahkim müessesesi bulunan futbol federasyonunu kapsamaması önerilmiştir.

Adalet Bakanlığı temsilcisi; federasyon ceza ve/veya disiplin kurullarının (ilk derece) kararlarına karşı Merkez Ceza Kuruluna (istinaf) gidilmesi ve son aşamada Tahkim Kuruluna (temyiz) gidilmesi önerilmiştir. 

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği temsilcileri   “Spor Yargısı’nın

  • Disiplin Kurulu            
  • Ceza Kurulu 
  • Tahkim Kurulu

şeklinde üç kademeden oluşturulması görüşü ile disiplin veya ceza talimatlarındaki genel hükümlerin (teşebbüs, tekerrür gibi) Çerçeve Statü gibi ortak hükümlere bağlanıp, yeknesaklık sağlanması görüşüne karşı aşağıda belirtilen karşı görüşleri ileri sürmüşlerdir:

3289 sayılı Kanun hükümlerine göre kurulmuş 59 Spor Federasyonu bulunmaktadır. Her federasyonun merkez ve taşra teşkilatı bulunmakta olup, disiplin kurulunun 3 kişiden oluşacağı göz önünde bulundurulursa 81(İl)+1(merkez)=82×3= 246x 59=14.514 kişi görev yapması sonucu doğuracaktır. Aynı sayıda kişilerin Ceza Kurullarında görev alacağı  hesaplanırsa disiplin ve ceza kurullarında görev alacak kişilerin sayısı yaklaşık 29.028 kişi olacaktır. Bu sayıda eleman bulunması zor olacağı gibi, disiplin ve ceza kurulları ile tahkim kurullarında yargılamanın ortalama 10 gün olacağı da düşünülürse bir davanın en erken 1 ay gibi sürede sonuçlanacağı bunun da sporun hareketlilik yapısı ile bağdaşmayacağı düşünülmektedir. Federasyonun tabii olduğu uluslararası mevzuat gereği CAS’a başvurma hakkının olması durumunda bir davanın ortalama bir yıldan önce sonuçlanamayacağı açıktır.

Bu sebeple yargılama safhaları Disiplin veya Ceza Kurulu ve itiraz mercii olarak Tahkim Kurulu  şeklinde yapılanmalıdır.

3289 Sayılı Kanunun Ek. 9uncu maddesi hükmü uyarınca “Özerk Spor Federasyonları: Organları Genel Kurul tarafından seçimle göreve gelen, her türlü kararlarını kendi organları içerisinde alan, bütçesi Genel Kurul tarafından onaylanan ve ibra edilen federasyonlardır.”

Spor dalları ve dolayısıyla federasyonlar, uluslar arası  federasyonlar gibi olimpik branşlar-olimpik olmayan branşlar olarak ayrılmakta, her  branş içerisinde ferdi ve takım sporları bulunmaktadır. Dolayısıyla; Ana Statülerdeki ortak hükümlerin tek metin haline getirilmesinin hukuki bir yararı olmayacağı gibi bu ortak metnin kimin veya kimler tarafından hazırlanacağı hususu her zaman tartışma konusu olacaktır.

12. 2010 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla yapılacak etkinlikler arasında, kültürün bir parçası olarak spor konusunda bir etkinlik öngörülmemiş olup,  Komisyonca Spor Hukuku ile ilgili bir etkinliğin de yer alması temenni edildi.

SPOR HUKUKU KOMİSYONU

 

S.NO ADI SOYADI GÖREVİ
1 Prof. Dr. Fehim ÜÇIŞIK Komisyon Başkanı

GSGM Tahkim Kurulu Üyesi

2 Sezai BAĞBAŞI Genel Müdür Yardımcısı
3 Zübeyt AYDIN GSGM I.Hukuk Müşaviri
4 Haluk ÇETİN Teftiş Kurulu Başkanı
5 Prof. Dr. Nadi GÜNAL Ankara Üni. Hukuk Fak. Öğr.Üyesi Basketbol Hukuk Kurulu Başkanı ve Disiplin Kurulu Üyesi
6 Prof. Dr. Eyüp Günay İSPİR Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Gen.Müd.
7 Av. Kısmet ERKİNER Avukat-Spor Hukuku Enstitüsü Başkanı-Uluslar arası Spor Tahkim Mahkemesi Üyesi
8 Özcan ŞEPİK Futbol Federasyonu Temsilcisi

Genel Sekreter Vekili

9 Oktay SELÇUK Futbol Federasyonu Temsilcisi

Hukuk Kurulu Üyesi

10 Av.Anıl GÜRSOY Futbol Federasyonu Temsilcisi
11 Av.İlker PEKSEZER GSGM Ceza Kurulu Bşk.-Avukat
12 Zühal BOZOK GSGM Avukat
13 Hasan ODABAŞI Adalet Bakanlığı Temsilcisi
14 Hukuk Müş. Vedat BÜYÜKERSOY  İçişleri Bakanlığı Temsilcisi
15 Av.Türker ARSLAN T.M.O.K.Hukuk Komisyonu Başkanı

Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi Üyesi

16 Av.Ömer Remzi ARIKAN TASK Konfederasyonu Temsilcisi
 

SEKRETERYA

 

1 Kenan ATALAY Spor Eğitimi Dai. Bşk. Şube Müdürü(Raportör)
2 Kemal ÖZÖZLÜ Spor Eğitimi Dai. Bşk. Sportif Eğt. Uzmanı (Raportör)
3 Bilgehan DEMİRELLİ Spor Eğitimi Dai. Bşk. Spor Uzmanı (Sekreterya)
4 Asiye ÖZYAVUZ Spor Eğitimi Dai. Bşk. Spor Uzmanı (Sekreterya)

 

Antrenör Eğitim Yönetmeliği Yayımlandı

Gençlik ve Spor Bakanlığı, yeni bir Antrenör Eğitim Yönetmeliği hazırladı. Yönetmelik, 14 Aralık 2019 Tarihli ve 30978 Sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelik aşağıda paylaşılmıştır. Yönetmeliğin güncel versiyonu için bkz. https://tinyurl.com/vvr23ny.

Okumaya devam et Antrenör Eğitim Yönetmeliği Yayımlandı

Tayfur Havutçu TFF’de Görev Almamalı

Türkiye Futbol Federasyonu, Tayfur Havutçu’yu Milli Takım’da görevlendirdi.

Havutçu’nun geçmişi ve başka kurumlardaki görevleri, TFF’deki görevini şüpheli hale getiriyor.

Okumaya devam et Tayfur Havutçu TFF’de Görev Almamalı

Yargıtay Kararı – 6222 Sayılı Kanun, Şike, Kulübün Sorumluluğu, İdari Yaptırım, İdari Para Cezası

Yargıtay 19. Ceza Dairesi, 2016/629 E., 2017/248 K.

“İçtihat Metni”

6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanuna aykırılık eyleminden dolayı kabahatli … hakkında Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 17/09/2012 tarihli ve 2012/243-772 sayılı İdarî yaptırım kararı ile uygulanan 100.000,00 Türk lirası idarî para cezasına yönelik başvurunun kabulüne ve idarî para cezasının iptaline dair, Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 15/04/2013 tarihli ve 2012/656 değişik iş sayılı kararına karşı yapılan itirazın kabulüne, Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesinin idari para cezasının iptaline ilişkin kararının kaldırılmasına dair Sivas 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 06/05/2013 tarihli ve 2013/194 değişik iş sayılı kararı aleyhine Adalet Bakanlığının 03/03/2014 gün ve 15835 ile 13/01/2016 gün 5864 sayılı kanun yararına bozma istemlerini içeren yazıları ekindeki dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 10/03/2014 gün ve KYB. 2014-87361 ile 09/02/2016 gün ve KYB. 2016/23072 sayılı ihbarnameleri ile dairemize gönderilmekle okundu.

Anılan ihbarnamede;

1-Dosya kapsamına göre, 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un 11/7. maddesinde “Suçun spor kulüplerinin veya sair bir tüzel kişinin yararına işlenmesi halinde, ayrıca bunlara, şike veya teşvik primi miktarı kadar idari para cezası verilir. Ancak, verilecek idari para cezasının miktarı yüzbin Türk Lirasından az olamaz” şeklinde düzenleme nazara alındığında somut olayda 22/05/2011 günü oynanan…A.Ş. futbol müsabakasının, … A.Ş. futbol takımı lehine sonuçlanması amacıyla, … tarafından, … futbol takımı oyuncuları … ve… ile para karşılığında müsabakada kötü oynamaları için şike amaçlı anlaşıldığı, ayrıca … Kulübü Başkanı … ile de şike anlaşmasına varıldığı dolayısıyla şike suçunun … A.Ş. futbol takımı yararına işlendiği … yararına işlenmediğinin anlaşılması karşısında … yönünden söz konusu kabahat fiilinin yasal unsurlarının oluşmadığı gözetilmeksizin itirazın bu yönden reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesinde,

2-6222 sayılı Kanun’un 11/7. maddesine göre idari para cezası verilebilmesi için şike ve teşvik primi suçundan hükmolunan kesinleşmiş bir mahkumiyet kararının bulunmasının gerektiği ve UYAP ortamında yapılan sorgulamada 22/05/2011 günü oynanan …- … maçında şike ve teşvik primi suçu işlendiğinden bahisle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 02/12/2011 tarihli iddianamesiyle açılan kamu davasında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 09/10/2015 tarih ve 2014/147 Esas – 2015/212 Karar sayılı kararla tüm sanıklar hakkında beraat kararı verildiği ve kararın henüz kesinleşmediğinin anlaşılması karşısında; … Kulubü Derneği hakkında 22/05/2011 günü oynanan maç nedeniyle şike ve teşvik primi suçundan açılan ceza davası sonucunun kesinleşmesine müteakip karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla gereği görüşülüp düşünüldü;

A-Kanun yararına bozma isteminin (2) nolu nedeni yönünden yapılan değerlendirmede;

I. YASAL DÜZENLEMELER

12.10.2004 tarihli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Ceza sorumluluğunun şahsiliği” başlıklı 20. maddesinde; “(1) Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz. (2) Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz. Ancak, suç dolayısıyla kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar saklıdır.”

Anılan Kanun’un “Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri” başlıklı 60. maddesinde ise; “(1) Bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı olarak faaliyette bulunan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin iştirakiyle ve bu iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel kişi yararına işlenen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet halinde, iznin iptaline karar verilir. (2) Müsadere hükümleri, yararına işlenen suçlarda özel hukuk tüzel kişileri hakkında da uygulanır. (3) Yukarıdaki fıkralar hükümlerinin uygulanmasının işlenen fiile nazaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği durumlarda, hakim bu tedbirlere hükmetmeyebilir.(4) Bu madde hükümleri kanunun ayrıca belirttiği hallerde uygulanır.”

17.12.2004 tarihli 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tüzel kişinin temsili” başlıklı 249. maddesinde; (1) Bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada tüzel kişinin organ veya temsilcisi, katılan veya savunma makamı yanında yer alan sıfatıyla duruşmaya kabul edilir. (2) Bu durumda, tüzel kişinin organ veya temsilcisi bu Kanunun katılana veya sanığa sağladığı haklardan yararlanır. (3) Birinci fıkra hükmü, sanığın aynı zamanda tüzel kişinin organ veya temsilcisi sıfatını taşıması hâlinde uygulanmaz.

31.03.2005 tarihli 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Organ veya temsilcinin davranışından dolayı sorumluluk” başlıklı 8. maddesinde; “(1) Organ veya temsilcilik görevi yapan ya da organ veya temsilci olmamakla birlikte, tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen kişinin bu görevi kapsamında işlemiş bulunduğu kabahatten dolayı tüzel kişi hakkında da idarî yaptırım uygulanabilir. (2) Temsilci sıfatıyla hareket eden kişinin bu sıfatla bağlantılı olarak işlemiş bulunduğu kabahatten dolayı temsil edilen gerçek kişi hakkında da idarî yaptırım uygulanabilir. Gerçek kişiye ait bir işte çalışan kişinin bu faaliyeti çerçevesinde işlemiş bulunduğu kabahatten dolayı, iş sahibi kişi hakkında da idarî yaptırım uygulanabilir. (3) Kanunun, organ veya temsilcide ya da temsil edilen kişide özel nitelikler aradığı hallerde de yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. (4) Birinci ve ikinci fıkra hükümleri, organ veya temsilcilik ya da hizmet ilişkisinin dayanağını oluşturan işlemin hukuken geçerli olmaması halinde de uygulanır.

Anılan Kanun’un “İdari yaptırım kararı verme yetkisi” başlıklı 22. maddesinde; “(1) Kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye ilgili kanunda açıkça gösterilen idarî kurul, makam veya kamu görevlileri yetkilidir. (2) Kanunda açık hüküm bulunmayan hallerde ilgili kamu kurum ve kuruluşunun en üst amiri bu konuda yetkilidir. (3) İdarî kurul, makam veya kamu görevlileri, ancak ilgili kamu kurum ve kuruluşunun görev alanına giren yerlerde işlenen kabahatler dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir. (4) 4.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun yer bakımından yetki kuralları kabahatler açısından da geçerlidir.

Anılan Kanun’un “Cumhuriyet savcısının karar verme yetkisi” başlıklı 23. maddesinde; “(1) Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde bir kabahat dolayısıyla idarî yaptırım kararı vermeye yetkilidir. (2) Bir suç dolayısıyla başlatılan soruşturma kapsamında bir kabahatin işlendiğini öğrenmesi halinde Cumhuriyet savcısı durumu ilgili kamu kurum ve kuruluşuna bildirebileceği gibi, kendisi de idarî yaptırım kararı verebilir. (3) Soruşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun anlaşılması halinde Cumhuriyet savcısı bu nedenle idarî yaptırım kararı verir. Ancak, bunun için ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından idarî yaptırım kararı verilmemiş olması gerekir.

Anılan Kanun’un “Mahkemenin karar verme yetkisi” başlıklı 24. maddesinde; “(1) Kovuşturma konusu fiilin kabahat oluşturduğunun anlaşılması halinde mahkeme tarafından idarî yaptırım kararı verilir.

Anılan Kanun’un 26/06/2009 tarihli 5918 sayılı Kanun’un 9. maddesiyle eklenen “Tüzel kişilerin sorumluluğu” başlıklı 43/A maddesinde ise; “(1) Daha ağır idarî para cezasını gerektiren bir kabahat oluşturmadığı hallerde, bir özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcisi ya da organ veya temsilci olmamakla birlikte bu tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen bir kişi tarafından; a) 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun; 1) 157 nci ve 158 inci maddelerinde tanımlanan dolandırıcılık suçunun, 2) 235 inci maddesinde tanımlanan ihaleye fesat karıştırma suçunun, 3) 236 ncı maddesinde tanımlanan edimin ifasına fesat karıştırma suçunun, 4) 252 nci maddesinde tanımlanan rüşvet suçunun, 5) 282 nci maddesinde tanımlanan suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçunun, b) 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 160 ıncı maddesinde tanımlanan zimmet suçunun, c) 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan kaçakçılık suçlarının, ç) 4/12/2003 tarihli ve 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun Ek 5 inci maddesinde tanımlanan suçun, d) 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinde tanımlanan terörün finansmanı suçunun, tüzel kişinin yararına olarak işlenmesi halinde, ayrıca bu tüzel kişiye onbin Türk Lirasından ikimilyon Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. (2) Bu madde hükümlerine göre idari para cezasına karar vermeye, birinci fıkrada sayılan suçlardan dolayı yargılama yapmakla görevli mahkeme yetkilidir.”

14.04.2011 tarihli 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un “tanımlar” başlıklı 3. maddesinin üçüncü fıkrası (h) bendinde; “Spor kulübü: Belirli kurallara göre kurulan, amatör veya profesyonel spor dallarında faaliyette bulunan kuruluşu,”

Anılan Kanun’un “Şike ve Teşvik Primi” başlıklı 11. maddesinde; “(1) Belirli bir spor müsabakasının sonucunu etkilemek amacıyla bir başkasına kazanç veya sair menfaat temin eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar(1) hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Kendisine menfaat temin edilen kişi de bu suçtan dolayı müşterek fail olarak cezalandırılır. Kazanç veya sair menfaat temini hususunda anlaşmaya varılmış olması halinde dahi, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur. (2) Şike anlaşmasının varlığını bilerek spor müsabakasının anlaşma doğrultusunda sonuçlanmasına katkıda bulunan kişiler de birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Kazanç veya sair menfaat vaat veya teklifinde bulunulması halinde, anlaşmaya varılamadığı takdirde, suçun teşebbüs aşamasında kalmış olması dolayısıyla cezaya hükmolunur. (4) Suçun; a) Kamu görevinin sağladığı güven veya nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle,b) (Değişik:10/12/2011-6259/1 md.) Federasyon veya spor kulüpleri ile spor alanında faaliyet gösteren tüzel kişilerin, genel kurul ve yönetim kurulu başkan veya üyeleri, teknik veya idari yöneticiler ile kulüplerin ve sporcuların menajerleri veya temsilciliğini yapan kişiler tarafından, c) Suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde, ç) Bahis oyunlarının sonuçlarını etkilemek amacıyla, işlenmesi halinde verilecek ceza yarı oranında artırılır. (5) Suçun bir müsabakada bir takımın başarılı olmasını sağlamak amacıyla teşvik primi verilmesi veya vaat edilmesi suretiyle işlenmesi halinde bu madde hükümlerine göre verilecek ceza yarı oranında indirilir. (6) Bu madde hükümleri; a) Milli takımlara veya milli sporculara başarılı olmalarını sağlamak amacıyla, b) Spor kulüpleri tarafından kendi takım oyuncularına veya teknik heyetine müsabakada başarılı olabilmelerini sağlamak amacıyla, prim verilmesi veya vaadinde bulunulması halinde uygulanmaz. (7) Suçun spor kulüplerinin veya sair bir tüzel kişinin yararına işlenmesi halinde, ayrıca bunlara, şike veya teşvik primi miktarı kadar idari para cezası verilir. Ancak, verilecek idari para cezasının miktarı yüzbin Türk Lirasından az olamaz. (8) Müsabaka yapılmadan önce suçun ortaya çıkmasını sağlayan kişiye ceza verilmez. (9) (Ek fıkra: 10/12/2011-6259/1 md.) Bu madde kapsamına giren suçlarla ilgili olarak 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 231 inci maddesine göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez; verilen hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilemez ve ertelenemez. (10) (Ek fıkra: 10/12/2011-6259/1 md.) Bu maddede tanımlanan suçların bir suç işleme kararının icrası kapsamında değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi halinde, bunlardan en ağır cezayı gerektiren fiilden dolayı verilecek ceza dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılarak tek cezaya hükmolunur. (11) (Ek fıkra: 10/12/2011-6259/1 md.) Bu maddede tanımlanan suçlardan dolayı cezaya mahkûmiyet halinde, kişi hakkında ayrıca Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesi hükümlerine göre, spor kulüplerinin, federasyonların, bünyesinde sportif faaliyetler icra edilen tüzel kişilerin yönetim ve denetim organlarında görev yapmaktan yasaklanmasına hükmolunur.

Anılan Kanun’un “Yargılama ve usul hükümleri” başlıklı 23. maddesinde ise; “(1) Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı yargılama yapmaya Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ihtisas mahkemesi olarak görevlendireceği sulh veya asliye ceza mahkemeleri yetkilidir. (2) Ceza Muhakemesi Kanununun 135 inci maddesi hükümleri, 11 inci maddede tanımlanan suç bakımından da uygulanır. (3) Bu Kanun hükümlerine göre idari para cezasına ve diğer idari yaptırımlara karar vermeye, Cumhuriyet savcısı yetkilidir.

Hükümleri düzenlenmiştir.

II. ŞİKE VE TEŞVİK PRİMİ

Spor, günümüzde gerek ekonomik gerekse sosyal boyutuyla sonuç elde etmeye yönelik sportif faaliyetler (rekabet sporu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Spor, ekonomik boyutuyla profesyonel sporcular, teknik adamlar, medya kuruluşları, lisanslı üreticileri, reklam kuruluşları, spor kulüpleri ve şirketleri gibi birçok kişi ve kuruluşu içine alan ticari bir sektör haline gelmiştir. Sosyal boyutuyla ise, medya sayesinde sporun bilhassa futbolun, toplumun geniş kesiminin ilgi duyduğu ve popüler bir faaliyet haline dönüşmüştür. Bu iki boyut birbiri ile devamlı etkileşim halinde bulunması nedeniyle sportif faaliyetlerinin spor ahlakına ve hukuka aykırı eylemlere maruz kalma riskini arttırmaktadır. Bu nedenle ki, sportif faaliyetlerini hem ekonomik hem de sosyal olarak desteklen seyircilerin, spor müsabakalarının dürüstlük (fair-play) esasları dahilinde yapıldığına yönelik inancın ve güvenin korunması gereklidir. Şike ve teşvik primi eylemleri ise, sporun doğasında olan rekabet ortamını sarsan ve seyircilerin güvenini zedeleyen başlıca sebeplerdendir.

Türk Dil Kurumu, şikeyi “Bir spor karşılaşmasının sonucunu değiştirmek için maddi veya manevi bir çıkar karşılığı varılan anlaşma”; teşviki ise, “Belirli bir iktisadi veya sosyal amaca ulaşabilmek için maddi destek ve hukuki kolaylıklar biçiminde verilen ödül” olarak tanımlamıştır. Teşvikin tanımını sportif anlamda açmak gerekirse, bir başka spor kulübünün oyuncularına oynayacakları spor müsabakası ile ilgili olarak, bir diğer spor kulübü veya kulüplerinin yararına başarılı bir performans ortaya koymaları ve oynayacakları maçı kazanmaya yönelik verilen haksız menfaattir.

Kanun koyucu, sporun ülkemizdeki ekonomik ve sosyal gelişimini dikkate alarak, 6222 sayılı Spor Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun ile şike ve teşvik primi eylemlerini suç olarak düzenlemiş, ayrıca bu suçlarla etkin mücadele açısından 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nunda düzenlenen iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması maddesinin de uygulanacağı hüküm altına almıştır.

6222 sayılı Kanun’un 11 inci maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinde, şike, belirli bir spor müsabakasının sonucunu etkilemek amacıyla bir başkasına kazanç veya sair menfaat temin etmek olarak tanımlanmış olup, birinci fıkranın son cümlesinde ise, “kazanç veya sair menfaat temini hususunda anlaşmaya varılmış olması halinde dahi, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur.” düzenlemesine yer verilmiştir. Buna göre, taraflar anlaşmaya varamadıkları takdirde, suçun teşebbüs aşamasında kaldığı değerlendirilmelidir. Kazanç veya sair menfaat, müsabakayı yöneten hakeme, karşı takımın oyuncularına, antrenörüne, sportif direktörüne, kulüp başkanına, yöneticilerine sağlanmış olabilir.

Anılan maddenin beşinci fıkrasında da, teşvik primi, bir müsabakada bir takımın başarılı olmasını sağlamak amacıyla kazanç veya sair menfaat verilmesi veya vaat edilmesi olarak tanımlanmıştır. Maddenin son cümlesinde ise, teşvik pirimi verilmesi veya vaat edilmesi halinde, bu madde hükümlerine göre verilecek ceza yarı oranında indirilir.” hükmü bulunmaktadır. Taraflar teşvik priminin verilmesi hususunda aralarında anlaşmaya vardıkları takdirde, suç tamamlanmış olur. Teşvik priminin verilmesi yönünde vaatte bulunulması halinde ise, taraflar anlaşmaya vardıkları takdirde, suç tamamlanmış olur aksi halde, suçun teşebbüs aşamasında kaldığı kabul edilmelidir. Teşvik primi takım oyuncularına, antrenörlerine, sportif direktörüne veya takımın mensup olduğu kulübe verilebilir.

Teşvik primi suçunun oluşabilmesi için, ekonomik bir değerin, spor kulübünün kaynakları dışında bir başka kaynaktan verilmesi veya vaat edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, spor kulübünün başkan veya yöneticileri tarafından kendi takım oyuncularına veya teknik heyetine müsabakada başarılı olabilmeleri amacıyla spor kulübünün kaynaklarından çeşitli isimler altında (galibiyet primi vb…) menfaat sağlaması veya vaatte bulunması bu suçu oluşturmayacağı gibi (md. 11/6-b), ilgili spor federasyonlarınca, kendi spor dalında faaliyet gösteren milli sporculara veya milli takıma uluslararası spor müsabakalarında başarılı olabilmeleri için sahibi oldukları kaynaktan ekonomik bir değeri çeşitli isimler altında menfaat sağlaması veya vaatte bulunması da bu suçu oluşturmaz (md. 11/6-a).

Anılan Kanun’un 11 inci maddesinin sekizinci fıkrasında ise, özel bir etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, şike ve teşvik primi suçlarının hedeflenen spor müsabakası yapılmadan önce ortaya çıkmasının sağlanması, cezayı kaldıran bir şahsi sebep oluşturmaktadır.

III. ŞİKE VE TEŞVİK PRİMİ SUÇUNUN SPOR KULÜPLERİNİN VEYA SAİR BİR TÜZEL KİŞİNİN YARARINA İŞLENMESİ HALİNDE UYGULANAN İDARİ YAPTIRIM

6222 sayılı Kanun’un 11 inci maddesinin yedinci fıkrasında, şike ve teşvik primi suçlarının yararına işlenen spor kulüplerinin veya sair tüzel kişinin sorumlulukları düzenlenmiştir. “Ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi uyarınca tüzel kişiler hakkında cezai müeyyide uygulanamaz ancak lehine suç işlenen tüzel kişiler hakkında kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımların veya idari para cezalarının uygulanması olanaklıdır.

Anılan fıkranın gerekçesinde; şike ve teşvik primi suçlarının spor kulüplerinin veya sair bir tüzel kişinin yararına olarak işlenmesi halinde ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı belirtilmiştir. Güvenlik tedbirleri, kanunda öngörülen toplumsal savunma vasıtaları olup, toplum için tehlike oluşturan suçun işlenmesinden sonra tehlikeli failler hakkında ceza yerine veya ceza ile birlikte hakim tarafından hükmedilen yaptırımlardır.

Kanun koyucu, anılan düzenleme ile, şike ve teşvik primi suçları halinde, kovuşturma evresinin sonunda ceza mahkumiyetine ilave olarak bu suçların yararına işlenen spor kulübüne veya sair tüzel kişilere idari para cezasının verilmesini öngörmüştür. Burada, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 43/A maddesinin ikinci fıkrasına nazaran idari para cezasına karar vermeye yetkili mercinin farklı kılındığı ve ceza davasına bağlı güvenlik tedbirinin uygulanabildiği kendine özgü bir düzenleme bulunmaktadır. Bu durum, mutlaka kovuşturma aşamasının tamamlanarak bir hükümle yargılamanın bitirilmesini zorunlu kılmaktadır. Suçu işleyen gerçek kişi olmasına karşın, yararına suç işlenen bir başka kişi ise, spor kulübü veya sair bir tüzel kişidir. Bu itibarla, şike ve teşvik primi suçlarının faillerine kanunda öngörülen ceza yaptırımı, yararına suç işlenen spor kulübüne veya sair bir özel hukuk tüzel kişisine ise idari para cezası uygulanacaktır.

6222 sayılı Kanun’un 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde, spor kulübü; “belirli kurallara göre kurulan, amatör veya profesyonel spor dallarında faaliyette bulunan kuruluş” olarak tanımlanmıştır.

Tüzel kişi, belirli, ortak ve sürekli bir amacı gerçekleştirmek ve başlı başına bağımsız bir varlığa sahip olmak üzere örgütlenmiş; hukuk düzeni tarafından kendilerine hukuk sujesi olma niteliği tanınan kişi veya mal topluluklarıdır. Tüzel kişiler, tabi tutuldukları hukuka ve işlevlerine göre de, “kamu hukuku tüzel kişileri” ve “özel hukuk tüzel kişileri” olmak üzere, iki gruba ayrılmaktadırlar. Türk Ceza Kanunu’nun 60 ıncı maddesinde sözü edilen ve haklarında güvenlik tedbiri niteliğinde yaptırımlara hükmedilebileceği öngörülen tüzel kişiler “özel hukuk tüzel kişileri” dir. Bu bağlamda kamu hukuku tüzel kişileri anılan madde kapsamında değillerdir.

Şike ve teşvik primi suçları nedeniyle idari para cezasına karar verilebilmesi için zorunlu kanuni koşullar ise şunlardır:

a-Şike ve teşvik primi suçlarının spor kulübü veya sair bir tüzel kişinin yararına işlenmesi gerekmektedir.

Spor kulübü veya sair bir tüzel kişi yararına bu suçları işleyen kişi, anılan spor kulübü veya sair bir tüzel kişinin organ veya temsilcisi ya da organ veya temsilcisi olmamakla birlikte bu kurumun faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen bir kimse olmalı ve spor kulübü veya sair bir tüzel kişi tarafından suç ile hedeflenen amaca yönelik hareket etmelidir. Şike ve teşvik primi verme suçlarında karşılıklı menfaat uyumu bulunmaktadır. Bir tarafta, spor kulübü veya sair bir tüzel kişinin elde ettiği haksız sportif başarı (kupa, uluslararası organizasyonlara katılım hakkı, ligde kalma ve bunların neticesinde başarı endeksli sponsorluk anlaşmaları, yayın geliri vb…), diğer tarafta ise, spor kulübü veya sair bir tüzel kişinin elde ettiği konusu suç teşkil eden ve ekonomik bir değeri olan kazanımdır.

b-Yaptırım

6222 sayılı Kanun’un 11 inci maddesinin yedinci fıkrasında öngörülen düzenlemede; anılan maddenin amaç ve kapsamı da dikkate alınarak, spor kulübü veya sair bir tüzel kişisinin organ veya temsilci ya da organ veya temsilcisi olmamakla birlikte spor kulübü veya sair bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen bir kişi tarafından yolsuzluk olarak da kabul edilen şike ve teşvik primi suçlarını spor kulübü veya sair bir tüzel kişi yararına olarak işlenmesi halinde, spor kulübüne veya sair bir tüzel kişiye idari para cezası verilmesine imkan tanınmaktadır. Anılan suç tipleriyle elde edilebilecek ekonomik değerin çok yüksek olması nedeniyle, cezanın caydırıcılığının sağlanması amacıyla spor kulübü veya sair tüzel kişiler için öngörülen idari para cezasının alt sınırı, şike veya teşvik primi miktarı tespit edilemediği takdirde, yüzbin Türk Lirası olarak belirlenmiş olup; anılan menfaatin tespit edilebilmesi halinde ise, bu miktar kadar idari para cezası verilecektir. Mahkeme, şike ve teşvik primi miktarını tespit edemeyerek alt sınırdan uzaklaşmak istediği takdirde, idari para cezasının miktarı, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 17 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, kabahatin haksızlık içeriği ile spor kulübünün veya sair tüzel kişinin organ veya temsilcisi ya da organ veya temsilcisi olmamakla birlikte bu kuruluşun faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen bir kimsenin kusuru ve spor kulübünün veya sair bir tüzel kişinin ekonomik durumu göz önünde bulundurulmalıdır.

c. İdari Yaptırım Uygulayacak Merci 6222 sayılı Kanun’un 11 inci maddesinin yedinci fıkrası hükmünün sözüne ve ruhuna uygun olarak, şike ve teşvik primi suçlarını kovuşturan mahkemece, yapılan yargılama neticesinde, anılan suçların işlendiği sabit görülmesi halinde, hüküm ile birlikte bu suçların yararına işlendiği spor kulübüne veya sair bir tüzel kişiye de kanunda öngörülen idari para cezası verilmelidir. Çünkü, bu maddede düzenlenen idari para cezasının uygulanabilmesi için öncelikle eylemin suç teşkil ettiğinin ve bu suçun spor kulübü veya sair bir tüzel kişinin yararına işlendiğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu durumda, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 24 üncü maddesi hükmü dikkate alınmalıdır. Aksi halde, anılan suçların işlendiğinin henüz sabit görülmeden, sadece suçun işlendiği varsayımına dayanılarak idari yaptırım kararı verilmesi suçsuzluk karinesine aykırılık oluşturacaktır.

Mahkeme tarafından şike ve teşvik primi suçlarından dolayı yapılan yargılama sonucunda gerçek kişiler hakkında 6222 sayılı Kanun’un 11 inci maddesi uyarınca ceza mahkumiyeti verilmiş ancak anılan maddenin yedinci fıkrasınca güvenlik tedbirine karar verilmemiş ve kesinleşmiş olmasına rağmen infaz edilemeyen hükümlere ait ilamlar bu suçlardan hüküm kuran mahkemece yeniden esasa kayıt edilmeyip, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 98. ve 101. maddeleri uyarınca “ek karar” biçiminde anılan suçların yararına işlenen spor kulübü veya sair bir tüzel kişi hakkında idari para cezasına hükmedilerek, kesinleşme tarihinden sonra kararın infazı amacıyla mal müdürlüğüne gönderilmesi gerekmektedir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay genel olarak değerlendirildiğinde;

Türkiye Spor Toto Süper Ligi’nin 2010-2011 sezonunun 34. haftasında 22.05.2011 günü oynanan … – … A.Ş. spor müsabakasının, … A.Ş. futbol takımı lehine sonuçlanması amacıyla, … A.Ş. kulübü başkanı … liderliğindeki suç örgütü tarafından … futbol takımı oyuncuları … ve… ile müsabakada kötü oynamaları için para karşılığında şike amaçlı anlaşıldığı, ayrıca … kulübü başkanı … ile de şike anlaşmasına varıldığının iddia edildiği olayda;

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 02/12/2011 tarihli ve 2011/2287 soruşturma numaralı iddianamesi ile açılan kamu davasında, İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesinin (CMK 250. maddesi ile görevli) 02/07/2012 tarihli, 2011/63 Esas ve 2012/71 sayılı kararı ile, yukarıda belirtilen olaydaki eylemleri gerçekleştiren ve iştiraki bulunan sanıklar hakkında şike suçunu işlediklerinden bahisle cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Tarafların hükümleri temyiz etmeleri üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 17/01/2014 tarihli, 2013/16791 Esas ve 2014/516 sayılı kararı ile bir kısım sanıkların haklarındaki hükümlerinin onanmasına, diğer sanıkların ise, haklarındaki hükümlerin bozulmasına karar verilmiş olup, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin onama kararına karşı yapılan itiraz başvurusu ise, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 14/04/2014 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Bunun üzerine, … A.Ş. Spor Kulübü başkanı …, 18/04/2014 ve 08/05/2014 tarihlerinde yargılamanın yenilenmesi talebiyle ilk derece mahkemesine başvurmuş ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/5 Esas sayılı dosyasında, 23/06/2014 tarih ve 2014/236 değişik iş sayılı karar ile, 04/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 318. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince, Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından haklarındaki mahkumiyet hükümleri onanan tüm sanıklar yönünden yargılamanın yenilenmesi talebi kabul edilmiş ve infazın geri bırakılmasına karar verilmiştir. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 09/10/2015 tarihli, 2014/147 Esas ve 2015/212 sayılı kararı ile, yapılan yargılama sonunda tüm sanıklar hakkında şike eylemlerinden beraat kararı verilmiş ve tarafların temyizi üzerine hükmün henüz kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık değerlendirildiğinde;

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahat Eylemler Bürosunun 20/03/2012 tarihli ve 2012/1245 sayılı yazısı ekindeki ihbarı üzerine Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı Kabahatler Bürosu tarafından kabahatli … hakkında 17/09/2012 tarihli ve 2012/243-772 sayılı idari yaptırım kararı ile uygulanan yüzbin Türk Lirası idari para cezası anılan spor kulübünün personeli Erol Gümüş’e 27.09.2012 tarihinde tebliğ olunmuş, kabahatli vekilinin yasal süresi içindeki itirazı üzerine Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 15/04/2013 tarihli ve 2012/656 değişik iş sayılı kararı ile, kabahatli vekilinin başvurusunun kabulüne ve idari para cezasının kaldırılmasına karar verilmiştir. Bunun üzerine Sivas Cumhuriyet Başsavcılığınca yasal süre içinde yapılan itiraz üzerine Sivas 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 06/05/2013 tarih ve 2013/194 değişik iş sayılı kararı ile itirazın kabulüne, Sivas 2. Sulh Ceza Mahkemesinin anılan kararının kaldırılmasına ve Sivas Cumhuriyet Başsavcılığının idari yaptırım kararının aynen infazına karar verilmiştir.

IV. SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle, şike ve teşvik primi suçlarının spor kulüplerinin veya sair bir tüzel kişinin yararına işlenmesi halinde, idari yaptırım kararı (idari para cezası) uygulamaya yetkili mercinin, bu suçlardan dolayı yapılan yargılama sonucunda hüküm kuran mahkemenin olması, idari yaptırım kararına dayanak teşkil eden davada, yeniden yapılan yargılamanın neticesinde tüm sanıklar hakkında beraat kararı verilmiş bulunması (anılan hüküm, tarafların temyizi üzerine henüz denetim muhakemesi sürecinde olup, kesinleşmemiştir) ve dolayısıyla kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmünün bulunmaması karşısında, uyuşmazlığa konu idari yaptırım kararının hukuka aykırı olduğu anlaşılmakla;

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, Sivas 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 06/05/2013 tarihli ve 2013/194 değişik iş sayılı kararın 5271 sayılı CMK’nın 309/4-d maddesi uyarınca BOZULMASINA, kabahatli hakkında verilen idari para cezasının kaldırılmasına,

B-Kanun yararına bozma isteminin (1) nolu nedeni yönünden yapılan değerlendirmede ise;

(A) nolu bozma nedenine göre kanun yararına bozma isteği konusuz kaldığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının (1) nolu kanun yararına bozma istemi konusunda KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA, 16/01/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

CAS, İsviçre Federal Mahkemesi’nin Fenerbahçe Kararı’nın İngilizce Özetini Yayınladı

Spor Tahkim Mahkemesi, İsviçre Federal Mahkemesi’nin Fenerbahçe Kararı’nın İngilizce özetini yayınladı.

Bu tercüme, CAS Bülteni’nin 2016-1 sayısında yer aldı.

Süreçle ilgili kararların listesi aşağıdadır:

CAS Kararı – CAS 2013/A/3256 Fenerbahçe Spor Kulübü v. UEFA

İsviçre Federal Mahkemesi kararı (4A_324/2014) – Almanca: http://goo.gl/PEZgRb

İsviçre Federal Mahkemesi kararı (4A_324/2014) – İngilizce özethttp://goo.gl/TX9sCP

CIES’in 20. Yıl Kolokyumu Youtube’da

Dünyanın önde gelen spor araştırmaları merkezlerinden Centre International d’Etudes du Sport (CIES), kuruluşunun 20’ncı yılını kutladı.

CIES, 20’nci yılı şerefine şike ile ilgili bir kolokyum düzenledi. Kolokyumda 3 Temmuz sürecinde ismini çok duyduğumuz Pierre Cornu başta olmak üzere birçok önemli isim söz aldı.

Kolokyumun videosu CIES’in bağlı olduğu Neuchâtel Üniversitesi’nin Youtube kanalında yayınlandı.

 

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Sözleşmeli Spor Uzmanı ve Antrenör Çalıştırılması Hakkında Yönetmelik Değiştirildi

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Sözleşmeli Spor Uzmanı ve Antrenör Çalıştırılması Hakkında Yönetmelik’te önemli değişiklikler yapıldı. Değişiklikler, 2 Ekim 2015 Tarihli ve 29490 Sayılı Resmî Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi. (Yönetmeliğin güncel versiyonu için bkz. https://tinyurl.com/y9pj835r

Öncelikle, yönetmeliğin ismi “Spor Genel Müdürlüğü Sözleşmeli Spor Uzmanı ve Antrenör Çalıştırılması Hakkında Yönetmelik” olarak değiştirildi.

Yönetmeliğin bugünkü versiyonu aşağıdaki gibidir:
Okumaya devam et Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Sözleşmeli Spor Uzmanı ve Antrenör Çalıştırılması Hakkında Yönetmelik Değiştirildi

CAS’ın 3 Temmuz Süreci ile İlgili Kararları

Bugün yeniden yargılama kararı verilen şike davasının ikinci duruşması gerçekleşiyor.

 Sanık avukatları delillerin geçersiz olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddia ile ilgili görüşlerimi yazmıştım: http://goo.gl/TkquBe

Sanık avukatları ve taraflı gazeteciler “kumpas“, “komplo“, “cemaat“, “paralel” derken kamuoyu olayın özünü ve gerçekleri gözden kaçırıyor.

Olayları hatırlatacak vaktim yok. Gerçekleri CAS kararlarında okumak en doğru tercih olacaktır. CAS polisin, ceza mahkemesinin, Yargıtay’ın, TFF’nin, UEFA’nın yorumları ile bağlı kalmadan yeni baştan yargılama yaptı. Tapeleri tek tek inceledi, değerlendirdi. Bazı tapelerde UEFA’nın yorumlarını reddetti. Hatta ceza mahkemesinin değerlendirmelerinin tersine sonuçlara ulaştı.

Sadece CAS kararları ile yetinmek doğru olmaz. CAS kararını inceleyen İsviçre Federal Mahkemesi’nin kararını da okumak gerekir. Fenerbahçe, İFM’nin kararına karşı İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvurmadı. Demek ki kararı hukuka uygun buldu. Adil yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiaların inandırıcı olmadığı ortaya çıktı.

CAS’ın ve İFM’nin kararlarını okumanızı öneririm. Özellikle hukukçular ve gazeteciler bu kararları iyi okumalı ve sindirmeliler.

Kararların listesi aşağıdadır:

CAS 2013/A/3256 Fenerbahçe Spor Kulübü v. UEFA (İsviçre Federal Mahkemesi Kararı: 4A_324/2014)

CAS 2013/A/3258 Besiktas Jimnastik Kulübü v. UEFA

CAS 2014/A/3628 Eskişehirspor Kulübü v. UEFA

CAS 2014/A/3625 Sivasspor Kulübü v. UEFA

TFF’den UEFA’ya Savunma

Dünya Kupası bitti. Ülkenin gündemine yine şike yerleşti.
 
Herkes UEFA’nın TFF, Fenerbahçe ve Trabzonspor hakkında 17 Temmuz’da vereceği kararları bekliyor.
 
Fenerbahçe ve Trabzonspor’un savunmalarını bilmiyoruz. TFF’nin savunması ise medyada yayınlandı.
 
Savunma ile ilgili yorumlarımı paylaşayım:

Aylin Nazlıaka’dan Ankaragücü Hakkında Soru Önergesi

CHP milletvekili Aylin Nazlıaka, Ankaragücü ile ilgili yolsuzluk iddialarını TBMM gündemine getirmeye çalışıyor. Nazlıaka bu konuda yeni bir soru önergesi verdi.

Soru önergesi metnini aşağıda paylaşacağım.

Nazlıaka, borçları yüzünden küme düşürülen Ankaragücü’ne haksızlık yapıldığı görüşünde. Ankaragücü ligden düştüğü için Ankara’nın da ekonomik zarara uğradığını iddia ediyor.

Sayın milletvekili, Ankaragücü’nün darbecilerin emriyle 1. Lig’e geri döndüğünü bilmiyor mu? O kararı savunuyor mu? Neden soru önergesinde bu duruma değinmedi? Ankaragücü uzun süre devletin, askerin gücüne sırtını dayamıştı. Rüzgar ters yönden esmeye başlayınca tepetaklak yuvarlandı.

Nazlıaka’nın Ankaragücü olayına objektif bakmasını beklerdim ama kulübün darbeci geçmişinden bahsetmemeyi tercih ederek, tek derdinin Ankara takımlarını savunmak olduğunu gösterdi.

Nazlıaka’nın soru önergesindeki altıncı soru ise evlere şenlik. Nazlıaka, bu bölümde “Türkiye Futbol Federasyonu’nun futbolda şike, usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları konusunda gösterdiği hassasiyet(in) bilin(diğini)” iddia ediyor.

TFF’nin şikenin üzerini nasıl kapattığını bütün dünya biliyor. CAS, Beşiktaş kararında, “TFF kurullarının bir şekilde Tayfur Havutçu ve Serdal Adalı’ya ceza vermediğini”nazik şekilde ifade etti. Sayın Nazlıaka bizimle dalga geçiyor.

Sayın Nazlıaka çok iyi bilmektedir ki, TFF’nin şike ve yolsuzluk iddialarını ciddiye almaması öncelikle Ankaragücü’nün işine yaramıştır.

13 Kasım 2001 tarihinde oynanan Galatasaray-Ankaragücü maçı için Ankaragücü takımının futbolcularına teşvik primi gönderildiği iddia edilmiş ve bu durum TBMM Komisyon raporuna yansımıştı. Bu iddialar TFF tarafından yine halı altına silkelenmişti.

Sayın Nazlıaka’ya TBMM raporunun ilgili bölümlerini hatırlatmak isterim.

Erman TOROĞLU (Eski hakem)

Kendi duyumlarına göre, en son teşvik iddiasında teşvik olduğunu, yani Ankaragücüne para geldiğini, Milli Takım Teknik Direktörü Ersun YANAL’ın bu işin ne kadar içinde olduğunu bilmediğini, olayda teşvik primini gönderenden hiç bahsedilmemesini hayretle karşıladığını, teşvik primini gönderenin Aziz Yıldırım olduğunun söylendiğini, bunun gibi Türkiye’de olan her çapta, 1. 2. 3. lig ve amatör kümelerde bu olayların yaşandığını, teşvik primi genel olarak maça çıkarken futbolculara geldiğini, olaydan haberi olan futbolcuların takım arkadaşlarına, arkadaşlar mal geldi yatıyor diyerek, maça çıkıp oynadıklarını, maç bitiminde paranın elden dağıtıldığını, aldıkları paradan herkesin masöre, malzemeciye de verdiğini, sistemin bu olduğunu, kulüp yönetiminin bu olaydan haberinin olamayacağını,eğer olursa paranın yarısına yönetimin el koyacağını, şike ve teşvik konusunda kanaate dayalı karar verilebilmesi gerektiğini, hakemin, gözlemcinin ve temsilcilerin aynı yönde karar vermeleri durumunda şike veya teşvik yapılmıştır kararının verilebilmesi gerektiğini,

Levent Seyit DOĞAN (Eski Ankaragücüspor Kulübü Yöneticisi)

Telegol programında duyumlarını söylediğini,

Serhat Ulueren (Star TV Spor Müdürü)

Ankaragücünün eski oyuncusu Cafer AYDIN’ın 21 Kasım saat 20:00’de kendisini arayarak, “Türkiye’de teşvik primi mi arıyorsunuz? İlk önce gideceğiniz kişi Ersun YANAL’dır.”dediğini, Cafer AYDIN’ın daha sonraki konuşmalarında ise kendisine 13 Mayıs 2001 tarihinde oynanan Galatasaray-Ankaragücü maçından bir hafta sonra para geldiğini, paranın kimden gelip kimler tarafından nasıl dağıtıldığını bildiğini, ancak canlı yayında açıklayacağını söylediğini, kendisinin de bunları kaydederek yayınladığını, daha sonra aldığı istihbarata göre, Ankaragücüne 500 bin dolar para geldiğini, paranın Ersun Hocanın evinde beklediğini, futbolcuların paylarının maçtan 10 gün sonra dağıtıldığını, personelin payına düşen kısmın ise 1,5 ay boyunca Ersun Hocanın evinde bekletildiğini,

Aldığı istihbarata göre,  Galatasaray –  Ankaragücü maçında,  Ankara gücüne 500 Bin dolar para geldiğini,  paranın Ersun Yanal’ın evinde beklediğini,  futbolcuların paylarının maçtan 10 gün sonra dağıtıldığını,  personelin payına düşen kısmın ise, 1, 5 ay boyunca Ersun Yanal’ın evinde bekletildiğini ifade etmiştir.

Cafer AYDIN (Futbolcu)

Telegol programında, Galatasaray maçından sonra kendilerine, bir zarfın içinde prim verildiğini söylediğini, bu parayı kulübün mü verdiğini yoksa dışarıdan mı geldiğini bilmediğini, esasen Türkiye’de teşvik primi olduğuna inandığını, dört büyüklerin zaman zaman teşvik primi verdiklerini, geçmiş yıllarda, iyi oynaması için aracıların kendisine para teklif ettiğini, ancak bunu reddettiğini, teşvik priminin önlenmesi için futbolcuların alacaklarını zamanında ve tam olarak almalarının gerektiğini, sözleşmelerin gerçek rakamlar üzerinden yapılmasının şart olduğunu,

ifade etmiştir.

Yukarıdaki isimlerin kamuoyunda yer almak ve reyting toplamak için yalan söyledikleri iddia edilebilir. O zaman dönemin Komisyon üyesi milletvekillerinin tespitlerini dikkate almak gerekir.

CHP’li milletvekilleri Ahmet ErsinMehmet Küçükaşık ve Mesut Değer komisyon raporunda yer alan karşıoy yazılarında aşağıdaki ifadeleri paylaştılar:

Telegol programında Cafer AYDIN’ın açıklamaları karşısında sadece bir soruşturma ile yetinilmiş, bir karar verilememiştir.

Cafer AYDIN’ın şike ile ilgili açıklamalar yaptıktan sonra “BENİ VURACAKLAR” demesi ve kimsenin açıkça konuşmaya yanaşmaması ve komisyonumuzun Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda değişiklik yapılarak “gizli tanık”ın sporda da kullanılmasını önermesi bunun en büyük kanıtıdır.

Görüldüğü üzere, Ankaragücü sadece darbecilerin desteğini alan bir kulüp değil, aynı zamanda teşvik primi konusunda kamuoyu gündemine oturmuş ancak olayın örtbas edilmesi ile adı temizlenen bir kulüptür. Dönemin CHP milletvekilleri de bu duruma işaret etmiştir.

Sayın Nazlıaka, bir konuda haklıdır. Ankaragücü’ne haksızlık yapılmıştır. Doğru! Kurallar sadece bu kulüp için uygulanmıştır. Finansal fair-play kuralları gereği cezalandırılması gereken onlarca kulüp varken, ilk kurban Ankaragücü olmuştur. Ancak bu uygulama, Ankaragücü’nün hak etmediği bir ceza aldığı anlamına gelmez.

Nazlıaka, Ankaragücü’nü korumak yerine, yolsuzluğa karışmış bütün kulüplerin ve yöneticilerinin cezalandırılması için çaba harcamalıdır. Ankaragücü ile ilgili sorulan sorular, CHP’nin yönettiği il ve ilçelerde faaliyet gösteren kulüpler için de sorulmalı ve bu kulüpler de soruşturulmalıdır!

Aylin Nazlıaka’nın soru önergesindeki her bir soru için sayfalarca yorum yapılabilir.

Soru önergesi aşağıdadır:

09/04/2012 Tarih ve 7/6193 Esas Numaralı soru önergemde MKE Ankaragücü Spor Kulübü’nde geçmiş yönetimler döneminde yaşanan yolsuzluk iddiaları yer almakta ve bu iddialara yanıt istenmektedir. Önemli yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarının yer aldığı bu önergem yanıtlanmamıştır. Bu durum Hükümetinizin sporumuza ve Ankaragücü’ne bakış açısını ortaya çıkaran önemli bir göstergedir.

Bu bağlamda;

MKE Ankaragücü Spor Kulübü kentiyle özdeşleşmiş, taraftarıyla bütünleşmiş, başta Ankara 19 Mayıs Stadyumu olmak üzere Türkiye’nin tüm futbol sahalarına 102 yıllık tarihiyle kök salmış gerçek bir futbol hikayesidir. Ankaragücü, Türkiye’de kuruluşundan itibaren futbolliglerinde birinci ligde en çok yer alan dördüncü takımıdır.

Şampiyonluğa oynayan takımlar bile tribünleri zor doldururken Ankara’nın dört bir yanından dişinden, tırnağından arttırdığı bilet parasıyla her maç 19 Mayıs Stadyumu’nu dolduran 1 O binlerce insan hem gerçek futbol taraftarlığının bir örneği hem de Ankaragücü sevgisinin tribünlerdeki yansımasıdır.

Ankara’nın en önemli marka değerinden ve sembollerinden biri olan MKE Ankaragücü Spor Kulübü zor bir dönemden geçmektedir. Daha önceki soru önergernde de belirttiğim gibi; Ankaragücü, 2011-2012 Futbol Sezonunu şöyle tamamlamıştır: Kulüp yüksek meblağlı borcu nedeniyle icralık olmuş, gelirlerine haciz gelmiştir. Futbol takımının çok sayıda oyuncusu alacakları ödenmediği için anlaşmalarını feshetmiştir. Takım, sezonu bir profesyonel futbolcu ile tamamlamıştır. Takım maçiarına altyapıdan gelen genç oyuncularla devam etmiştir. Ankaragücü en temel ihtiyaçları karşı layamadığı bir futbol sezonu geçirmiştir. Temel gıda ihtiyaçlarını taraftarlar kendi aralarında para toplayarak karşılamaya çalışmışlardır.

Ankaragücü Spor Kulübü’nü siyasi beklenti ve amaca basamak olarak gören, bu beklentileri yerine gelmediğinde, kulübe adeta bir intikam duygusuyla saldıran, takımı muvazaalı biçimde borçlandıran kötü bir yönetimin faturası ödetilmektedir. Asıl cezalandırılan ise Ankara ve Ankaralılardır. Bir futbol takımı içinde bulunduğu kentin tanıtımına ve ekonomisine katkısının yanında, o kentin tarihini, kültürünü ve ruhunu temsil etmektedir.”

1- Ahmet Gökçek göreve geldiğinde MKE Ankaragücü Spor Kulübü Derneği’nin toplam borç ve alacakları nedir?

2- MKE Ankaragücü Spor Kulübü Derneği 30 Ağustos 2009-24 Ağustos 2011 tarihleri arasında kaç TL borçlandırılmıştır? 24 Ağustos 2011 tarihi itibariyle toplam borç ve alacaklar ve bunların kaynağı nedir? 06 Nisan 2012 tarihi itibariyle MKE Ankaragücü Spor Kulübü’nün borçlarının dökümü ve toplam borcu nedir? Bunların ne kadarı faiz, icra gibi giderleri kapsamaktadır?

3- 30 Ağustos 2009-24 Ağustos 2011 tarihleri arasında kaç futbolcu transfer edilmiştir? Bu oyuncular takımla hangi tarihte anlaşma imzalamıştır? Takımdan sözleşme bitiş tarihi itibarıyla ayrılma tarihleri nedir? Bu oyuncular için kulüplerine ödenen benservis bedeli nedir? Oyunculara ödenen transfer ücreti nedir? Bu transferler nedeniyle MKE Ankaragücü Spor Kulübü’nün halen borçlu olduğu kulüp ya da oyuncu var mıdır? Bu kulüp ve oyunlar ile borç miktarı nedir?

4- MKE Ankaragücü Spor Kulübü Derneği yönetim kurulunda görev yapmadığı halde kulüpten alacağı olan özel kişilik var mıdır? Kimlerdir? Alacak miktarları ve borcun kaynağı nedir?

5- MKE Ankaragücü Spor Kulübünün Süper Lig’den düşmesinin Ankara ekonomisini ve tanıtımını olumsuz etkileyeceği bilinmektedir. Bununla ilgili tahmini rakam nedir?

6- Türkiye Futbol Federasyonu’nun futbolda şike, usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları konusunda gösterdiği hassasiyet bilinmektedir. Bu hassasiyet neden Ankaragücü için gösterilmemektedir? Bunu engelleyen siyasi bir güç mü vardır?

7- Medyada özellikle son günlerde MKE Ankaragücü Spor Kulübü’nün 30 Ağustos 2009-24 Ağustos 2011 tarihleri arasında görev yapan yönetim kurulunun şaibe, usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarına ilişkin haberler geniş olarak yer almaktadır. MKE Ankaragücü Spor Kulübü’nün söz konusu dönemine ilişkin kulüp başkanı ve yöneticileri hakkında neden soruşturma açılmamaktadır?

8- MKE Ankaragücü Spor Kulübü Derneği’nin ilamsız takip yoluyla bir günde yaklaşık 35 milyon TL borçlandırıldığı iddiası doğru mudur? Alacaklıların aynı gün aynı icra dairesine başvurduğu ve konuyu aynı avukatın takip ettiği iddiası doğru mudur? Kulüp yönetimi tarafından bu borçlara neden itiraz edilmemiştir? Ankaragücü hile yoluyla mı borçlandırılmıştır? Bu konuda soruşturma açılması düşünülmekte midir?

9- Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın başkanlık yapmadığı halde, Ankaragücü’nün mali ve sportif durumu ile ilgili sürekli açıklama yapmasının nedeni nedir?

10- MKE Ankaragücü Spor Kulübü Derneği’nden alacaklı olan özel ya da tüzel kişiliklerin Ankara Büyükşehir Belediyesiyle iş ilişkisi var mıdır? Bu özel ya da tüzel kişiliklerin 30 Ağustos 2009-24 Ağustos 2011 tarihleri arasında Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden aldıkları herhangi bir ihale, iş, proje var mıdır?

11- Ankaragücü A.Ş. adında bir şirket kimler tarafından kurulmuştur? Bu şahısların sahip ya da ortak oldukları ticari yapıların Ankara Büyükşehir Belediyesi ya da yöneticileri ile her hangi bir ticari ilişkisi var mıdır?” 

İlhan Cavcav: “Ceza Hakkaniyetli Değil”

UEFA’nın Eskişehirspor ve Sivasspor’u şikeden ötürü Avrupa Ligi’nden men etmesinin ardından, Kulüpler Birliği ve Gençlerbirliği Spor Kulübü başkanı İlhan Cavcav demeç vermiş. Cavcav, cezayı hakkaniyetli bulmadığını; fiilin sahiplerinin değil de kulüplerinin cezalandırılması ve tarihlerine gölge düşürülmesinin adil olmayacağını ifade etmiş.
 
Bu demeci okuyunca, İlhan Cavcav‘ın şike ile görüşleri aklıma geldi.

Trabzonspor Hukuku Kurulu’ndan Çok Sert Açıklama

Trabzonspor Hukuk Kurulu son günlerde şike lobisi tarafından ortaya atılan iddialara sert yanıt verdi.

Açıklama aşağıdaki gibidir:

Okumaya devam et Trabzonspor Hukuku Kurulu’ndan Çok Sert Açıklama

Tarafsız Bölge Ne Kadar Tarafsız?

Ahmet Hakan, bugün Tarafsız Bölge programında Aziz Yıldırım‘ı ağırlayacak. Yıldırım‘a Deniz Tolga Aytöre ve Mahmut Uslu eşlik edecekler. Programın tanıtım videosu birkaç gündür CNN Türk’te yayınlanıyor.

Programın konuklarını dikkate alınca bu programın tarafsız olacağını beklemek hayalcilik olur. Ahmet Hakan‘ın 3 Temmuz sürecinde yaptığı programlar ve kaleme aldığı köşe yazıları Hakan‘ın Aziz Yıldırım‘ı desteklediğini gösteriyor.

Aşağıda şike sürecinin tartışıldığı “Tarafsız Bölge” programlarının linklerini ve Ahmet Hakan‘ın konuyla ilgili köşe yazılarını bulacaksınız.

Hakan, programlara genelde sanık ve kulüp avukatlarını, Fenerbahçeli spor yazarlarını ve ünlü isimleri konuk etti.

Hakan, sanık avukatlarının bu sıfatlarını belirtmekten kaçındı. Bu avukatlar “uzman” sıfatıyla programa dahil oldular. Hukuk kuralları ile oynadılar. Temeli olmayan teoriler ürettiler. Karşılaştırmalı hukuktan bahsetmediler. Müvekkilleri için kamuoyu oluşturmaya çalıştılar.

Hakan hiçbir programına Trabzonsporlu avukatları çağırmadı.

Hakan, Aziz Yıldırım‘a büyük hayranlık duyuyor. Hakan‘a göre, herkes şike yaparken Yıldırım da bundan eksik kalmak istememiş.

Hakan’a göre Aziz Yıldırım şikenin de hakkını veren, illegal alanlarda bile büyük başarı sağlayan, mağdur, bir numara, safi karizma sahibi, seksi savunmalar yapan, duruşma salonunda gol atan biri.

Hakan, Yıldırım’ın savunmasında Atatürk vurgusu yapmasını fazlasıyla cesur, fazlasıyla kahramanca, fazlasıyla yiğitçe buldu. Ona göre, Yıldırımdüzene başkaldırmış. Oysa Türkiye’de kimse ağzına Atatürk’ü almadan savunma yapmaz.

Hakan, başkanlık seçiminde Aziz Yıldırım’ın karşısına aday çıkarılması düşüncesini bile fırsatçılık, durumdan yararlanma, düşenin üstünde tepinme, ganimetçilik, soysuzluk, vurup da kaçma olarak nitelendirdi.

Hakan, içeriğini bilmediği UEFA müfettişi raporunun yalan olduğunu iddia etti.

Hakan, Cumhurbaşkanı Gül’ün şike cezalarını indiren yasayı veto etmesini eleştirdi. Siyasi manevra olarak gördü. Gül’ün kahraman olarak ilan edilmesini eleştirdi. Bu eleştirisini yanlış bilgiye dayandırdı. Hakan, yasanın dört parti tarafından ortaklaşa hazırlandığını yazdı. Oysa BDP bu yasaya karşıydı. BDP’li vekiller hem 6250 sayılı hem de 6259 sayılı Kanun’un görüşüldüğü TBMM genel kurullarında itirazlarını açıkça dile getirdiler. Oturumlarda kavga çıktı. Hakan ise yasanın konsensusla hazırlanıp kabul edildiğini yazdı. Ya olan bitenden haberi yoktu ya da olayı farklı gösterme gayretindeydi.

Hakan, Gül’ün yasayı veto etmesini 6222’de öngörülen cezalar açısından da eleştirdi. Hakan, “şikeciye yeryüzünün en büyük canavarları için bile öngörülmeyen 130 yıllık cezanın öngörülmesi meselesi ne olacak?” diye sordu. Bu da sanık avukatlarının ileri sürdüğü saçma gerekçelerden biriydi. Şike için 130 yıllık ceza öngörülmemişti. 4 ila 12 sene arasında bir ceza söz konusuydu. Şike suçu, rüşvet ve dolandırıcılık arasında bir suç olarak öngörülmüştü. Şikenin cezası da bu iki suç için getirilen cezalar dikkate alınarak belirlenmişti. Hakan, rüşvete verilen cezayı hiç eleştirdi mi? Bir yönetici en az on maçta şike yapmışsa sonucuna katlanacaktı. Rüşvet verenlere hiç acımazken, şike yapana merhamet gösterilmesi ikiyüzlülüktür. Hakan’ın “9 yıl yetmiyor mu? Siz ya sayı saymayı bilmiyorsunuz ya da hiç dayak yememişsiniz” sözü ise onun ceza hukukundan, Avrupa’da şikeye verilen cezalardan haberi olmadığını gösteriyor. Hakan, hep sanık avukatlarının ağzıyla konuştu, yazdı. Başkasının ağzıyla yazınca bilgisizliği iyice ortaya çıktı.

Hakan, üç sene boyunca Aziz Yıldırım’dan ve Fenerbahçe’den sık sık bahsederken, Trabzonspor’u birkaç kez köşesine taşıdı.

Hakan önce Trabzonspor’un Fenerbahçe yerine Şampiyonlar Ligi’ne gönderilmesini milletvekili Oya Eronat’ın durumuna benzetti. Hakan’a göre, Trabzonspor Şampiyonlar Ligi’ni hak etmemişti.

Hakan, mezara kadar, aktif Trabzonsporlu olduğunu yazdı. Yolundan hiç dönmeyeceğini iddia etti.

Hakan, Trabzonspor’a yapılan haksızlığı sadece bir kez kaleme aldı. O yazının asıl amacı haksızlığı ortaya koymak değildi. Hakan, “Biz Rum takımı mıyız, Ermeni takımı mıyız?” diyen Hacıosmanoğlu’nu eleştirmek için o yazıyı yazdı. Trabzonspor’a yapılan haksızlığı bir kere bile kaleme almadı. Ceza mahkemesi, UEFA, CAS, Yargıtay kararlarından sonra Trabzonspor’un durumunu değerlendirmedi. Görmezden geldi. Ya bir de Trabzonsporlu olmasaydı?

Hakan’ın bu süreçle ilgili ayağı yere basan yazıları, sadece cemaati suçlayanlara “kanıtın var mı?” dediği yazılardı.

Ahmet Hakan, vurucu yazısını sona sakladı. “Dik dur eğilme Aziz Yıldırım” başlıklı yazıda Yıldırım’ın elinde kamuoyu oluşturma günü olmadığını, medyaya hakim olmadığını iddia etti. Hakan, yazısının sonunda “Dik dur eğilme! Vicdanlılar seninle!” diyerek Aziz Yıldırım’a destek vermeyenleri toptan vicdansız olarak nitelendirdi.

Bu yazılar elbette Aziz Yıldırım’ın çok hoşuna gitti. Trabzonsporlu olduğunu iddia eden ünlü bir köşe yazarı ve televizyon programcısı kamuoyu yaratılması için önemli bir silahtı.

Fenerbahçe, Beyaz TV ile yapılacak ortak yayını son dakikada iptal etmişti. Fenerbahçe’nin sunduğu gerekçeleri dikkate alınca Hakan’ın Fenerbahçe’nin davasına saygı gösterdiği, Yıldırım’ı hedef almayan yayınlar yaptığı, Hakan’ın Fenerbahçe’nin değerleriyle yan yana bulunabilecek bir duruş sergilediği sonucuna ulaşıyoruz.

Aziz Yıldırım ve Fenerbahçeli yöneticiler risksiz alanda konuşmayı tercih edeceklerdi. Kendilerini zorlamayacak, hukuk altyapısı ve süreç hakkında bilgisi olmayan, sürecin başından beri kendilerine destek vermiş bir isimle ekrana çıkmak isteyeceklerdi. Ahmet Hakan en uygun isimdi.

Bu akşam Ahmet Hakan’ın kariyerinde çok önemli bir akşam. Reyting rekoru kıracağı bir yayına imza atacak. İzleyici sayısı ve aldığı reklamlar onu başarılı kılacak. Peki bu bir televizyonculuk başarısı olacak mı? Elbette hayır. Aziz Yıldırım hangi kanala çıksa reyting toplar. Asıl başarıyı, onun karşısında sergilenecek duruş belirleyecek. Ahmet Hakan’ın duruşunu ise biliyoruz.

Aşağıda CNN Türk kanalında yayınlanan “Tarafsız Bölge” programının linklerini ve Ahmet Hakan‘ın süreçle ilgili köşe yazılarını bulacaksınız.

 

TARAFSIZ BÖLGE PROGRAMLARI  

26.08.2011 tarihli program

Konuklar: Bedri Baykam, Hayri Beşer, Alpay Köse, Bilgin Gökberk, (Telefon Bağlantısı) Ercan Saatçi ve Ecevit Kılıç

21.11.2011 tarihli program

Konuklar:  Ersan Şen, Can Atak, Emin Özkurt, Hayri Beşer ve Alpay Köse

30.11.2011 tarihli program

Konuklar:  Arif Çelik, Alpay Köse, Bedri Baykam, Bilgin Gökberk ve Emin Özkurt

 01.12.2011 tarihli program

Konuklar: Arif Çelik, Alpay Köse, Bedri Baykam, Bilgin Gökberk ve Emin Özkurt

05.12.2011 tarihli program

Konuklar: Münir Koçaslan, Zümrüt Yezdani, Ali Rıza Dizdar, Mehmet Arslan, Erşan Şen ve Miyaşe İlknur

13.12.2011 tarihli program

Konuklar: Av. Alpay Köse, Gazeteci Orhan Bursalı,Gazeteci Münir Koçarslan, Av. Engin Tuzcuoğlu ve Av. Rezan Özdemir

 26.01.2012 tarihli program

Konuklar: Av. Emin Özkurt, gazeteci Münir Koçarslan, Ömer Çavuşoğlu, İstanbul Gençlik ve Spor İl Eski Müdürü Vedat Bayram, eski hakem Selçuk Dereli ve gazeteci Murat Çelik

30.04.2012 tarihli program

Konuklar: TFF Eski Başkanı Mustafa Kemal Ulusu, Fb Eski Yöneticisi Feruh Tanay, Spor Yazarı Ömer Çavuşoğlu, Av.Metin Ünlü, Kenan Başaran ve Av.Rezan Epözdemir

02.07.2012 tarihli program

Konuklar:  Kenan Başaran, 34. Dönem Türkiye Futbol Fedarasyonu Eski Başkanı Mustafa Kemal Ulusu, Av. Rezan Epözdemir, Engin Verel, Fenerbahçe Eski Yöneticisi Ferruh Tanay, Lütfü Özel ve Av. Baykal Doğa

 

Ahmet Hakan’ın 3 Temmuz Süreci ile İlgili Yazıları

İki operasyon 10 benzerlik (05.07.2011)

– BİR: Şike baskını da, tıpkı Ergenekon baskını gibi apansız, habersizce, usulca ve sabaha karşı geldi.

–  İKİ: Şike baskını da, tıpkı Ergenekon’un ilk dalgası gibi tozu dumana kattı.

– ÜÇ: Ergenekon baskınlarında dokunulmaz sanılan generallere dokunulmuştu. “Şike baskınında da futbolundokunulmaz sanılan bazı generallerine dokunuldu.

–  DÖRT: Şike baskınında da, Ergenekon baskınında da düğmeye basan isim aynı: Savcı Zekeriya Öz.

–  BEŞ: Şike baskınında da, tıpkı Ergenekon’da olduğu gibi “yeni dalgalar” gelebilir.

–  ALTI: Ergenekon ile şike baskını arasındaki bir benzerlik daha: İkisinin de inananı var, inanmayanı var.

–  YEDİ: Ergenekon operasyonuna karşı olanlar, “muhalifleri sindirme harekâtı” demişlerdi. Şikeoperasyonuna karşı olanlar da aynı cümleyi kullanıyorlar: “Fenerbahçe’yi sindirme harekâtı”.

–  SEKİZ: Ergenekon operasyonunda olduğu gibi şike baskınında da şu meşhur “hukuki niteleme” hemen yürürlüğe girdi: “Masumiyet karinesi”.

–  DOKUZ: Ergenekon operasyonları müthiş bir siyasal cepheleşme yaratmıştı. Şike baskını da müthiş birtaraftar cepheleşmesi yaratmış durumda.

–  ON: AK Partililer Ergenekon’a sonuna kadar inanıyorlar, CHP’liler ise inanmıyorlardı. Şike baskınında dabenzer bir durum söz konusu: Fenerliler şikeye sonuna kadar inanmıyor, Trabzon, Galatasaray ve Beşiktaşlılar ise sonuna kadar inanıyor.

 

Hangi aidiyet daha güçlü: Fenerbahçe mi? CHP mi? (07.07.2011)

OYUNU CHP’ye verenlerin bile “CHP ne yaptığını bilmiyor” diye CHP’ye bodoslama giriştiği bir ortamda memleketin dört bir yanından “Ben Fenerbahçe’ye ve Aziz Yıldırım’a laf söyletmem arkadaş” nidaları yükseliyorsa…

CHP’li milletvekillerinin vekilliklerinin düşürülmesi tehlikesi karşısında yaprak bile kımıldamazken Fenerbahçe’nin küme düşme tehlikesi karşısında hop oturulup hop kalkılıyorsa…

CHP için bir “uzlaşma formülü” falan aranmıyor ve “Tükürdüklerini yalayacaklar” denilirken Fenerbahçe için herkes bir “kurtuluş reçetesi” peşindeyse…

Kimsenin aklına “Yüzde 26 oy almış bir parti” demek gelmezken herkes ağzını açtığında “Yüzde 45’likbir taraftar desteğine sahip takım” demeye özen gösteriyorsa…

Ergenekon sanığı iki ismi vekil yaptı diye CHP’ye ağzına geleni söyleyen fanatik Fenerbahçeli Cengiz Çandar, “çete” iddiasına gözünü kapatıp Aziz Yıldırım’a tam destek veriyorsa…

CHP aleyhine yazı yazmak neredeyse “milli spor” halini almışken Fenerbahçe aleyhine kelime etmek bilehayli riskli bulunuyorsa…

“Hangi aidiyet daha güçlü?” diye sormaya gerek var mı?

 

Bütün yönleriyle Aziz Yıldırım vakası (09.07.2011)

BAŞARILI bir futbol kulübü yöneticisi olmanın gerektirdiği her şeyi sonuna kadar yapmış:

–  Takımın altyapı eksiklerini tamamlamış.

–  Stadı büyütmüş. 

–  Yıldızları takıma katmış.

–  Başarıyı sağlamış.

–  Şampiyonluk getirmiş.

–  Taraftara zaferi tattırmış. 

* * *

Eğer iddialar doğruysa…

Aynı Aziz Yıldırım, futbolun temiz alanında sağladığı büyük başarıların güme gitmemesini sağlamak amacıyla,futbolun kirli alanını da ihmal etmemiş.

O alanda da aktif olmuş.

Muhtemelen “Herkes o alanda faaliyet gösterirken biz niye o alanı boş bırakalım ki” yaklaşımıyla hareket etmiş.

Ve o alanın da hakkını vermiş.

Kısacası…

“Başarılı bir futbol kulübü başkanı” tanımlamasına layık olmak için ne gerekiyorsa onu yapmış.

Son “Şike operasyonu” söz konusu olmasaydı…

Aziz Yıldırım hem legal alanda, hem de illegal alanda gösterdiği büyük başarılar nedeniyle “tam da olması gereken bir kulüp başkanı” olarak algılanmaya devam edecekti.

Zaten Aziz Yıldırım’ı bu operasyonda öne çıkaran temel nokta da hem legal alanda, hem de illegal alanda gösterdiği olağanüstü başarıdır.

* * *

Son “Şike operasyonu”nda diğer kulüp başkanları Aziz Yıldırım kadar öne çıkmıyorlarsa…

Çok temiz, çok ilkeli, çok hakkaniyetli, çok adil, çok dürüst oldukları için değil, iki alanda da Aziz Yıldırım kadar başarı sağlayamadıkları için çıkmıyorlar. Yoksa onlar da “Başarılı bir kulüp başkanının yapması gerekenler” meselesini gayet iyi biliyorlardır.

 

Hoca bile futbolda şikeyi günah olarak görmüyor (10.07.2011)

‘Şike operasyonu’ kapsamında ortaya dökülenlerin en ilginci şuydu:

Futbolcunun birine şike parası teklif edilmiş. Dinine bağlı olan futbolcu, şike parasını almadan önce birhocaya danışmış.

Demiş ki:

“Hocam, ne dersiniz? Alayım mı? Günah olur mu?”

Hoca’nın cevabı: 

“Helaldir, caizdir, alabilirsin.”

Bu kıssanın hissesi şudur:

Din hocalarının bile şike parası almayı ya da vermeyi günah olarak görmedikleri bir futbol düzeninden ve sisteminden söz ediyoruz.

Gerisi hikâye…

 

Fenerli yazar neden bu kadar cesur oluyor (11.07.2011)

GEÇEN gün arabayı almak için otoparka girdim.

Arabanın yanına ulaştım, kapısını açtım.     

Tam içeri girecekken bir otopark görevlisi telaşla yanıma geldi.  

Çok gizli ve tehlikeli bir iş yapıyor gibi sesini alçaltarak sordu:

“Sen gazetecisin bilirsin abi… Fener’i küme düşürürler mi?”

Endişelere gark olmuş bir hali vardı. Verilecek cevaptan bir umut devşirmek istiyordu.

Yatıştırmaya çalıştım kendisini…

“Her şey olacağına varır” türü, hiçbir anlama gelmeyen lakırdılar ettim.

* * *  

O otopark görevlisi bana…

–  “CHP yemin edecek mi?” diye sormadı. 

–  “Tutuklu milletvekillerinin durumu ne olur?” diye sormadı.

–  “Kürt sorunu çözülecek mi?” diye sormadı.

–  “Kıbrıs’ta neler oluyor?” diye sormadı.

–  “Geçim derdimiz ne olacak?” diye sormadı.

–  “Türkiye nereye gidiyor?” diye de sormadı.

Bunların yerine…

“Fener’i küme düşürürler mi?” diye sordu. 

“Sen kafanı yorma… Düşüremezler, düşüremezler…” cevabını işitmeye bel bağlayarak… 

* * *

Şimdi söyleyin bakalım…

Böyle bir memlekette Cengiz Çandar’lar, “Ergenekon’da öyle / Fener’de böyle” türü yazılar yazmasın da ne yapsın?

Böyle bir memlekette Cengiz Çandar’lar, hiç takar mı çifte standardı falan…

 

Fenerli AK Partililer ne diyordur acaba (12.07.2011)

DÜŞÜNSENİZE: Başbakan’ın “hasta Fenerli” olduğu bir memlekette…

Fenerbahçe’nin “büyük” başkanı, dört gündür hastaneden karakola, karakoldan savcılığa, oradan tekrar hastaneye götürülüyor ve en sonunda da tutuklanarak Metris Cezaevi’nde ikamete mecbur ediliyor.

Merak ediyorum:

Hem “hasta Fenerli”, hem de “hasta AK Partili” olanlar bu durumu, iç ve dış dünyalarında nasıl izah ediyorlardır acaba?

“Türkiye’de yargı bağımsızdır” diye izah etseler… Galatasaraylılarla aynı düzleme düşmüş olacaklar.

“Başbakan’ın bu işlerle ne alakası var ki?” diye izah etseler… Bütün öfkelerini AK Parti’ye yönelten AK Partili olmayan Fenerlilerin hışmına uğrayacaklar.

“Yargı kararı olmadan hiç kimse suçlu sayılamaz” diye izah etseler… Ergenekon, Balyoz falan hatırlatılacak.

“Tutuklamalar yanlış olmuştur” diye izah etseler… Tahliye edilmeyen milletvekilleri sorununda takındıkları tutum sorgulanacak.

“Kirliliklerin üzerine gidiliyor” diye izah etseler… Tuttukları takımın şampiyonluğunun kirli olduğunu kabullenmiş olacaklar…

Kısacası…

Hem “hasta Fenerli”, hem de “hasta AK Partili” olanların durumları bugünlerde çok fena…

Daha önce… Bugünlerde yerinde olmak istemediğim kişi olarak, büyük krizi kucağında bulan Futbol Federasyonu’nun yeni başkanı Mehmet Ali Aydınlar’ı göstermiştim. Tashih ediyorum:

Bugünlerde asıl “Fenerli AK Partililer”in yerinde olmak istemem.

İki soru arasındaki akrabalığa dikkat (14.07.2011)

Bugünlerde herkes şu sorunun yanıtını arıyor:

Bir futbol kulübünün sahibi, o kulübün yöneticileri midir, yoksa o kulübe gönül veren taraftarlar mıdır?

Bu soruya yanıt vermeden önce…

“Zihin açıcı olsun” diye…

Bu sorunun “amcaoğlu” olan bir başka soruyu sormak istiyorum:

“Siyasi partilerin sahibi, o partilerin yöneticileri midir, oy verenleri midir?”

* * *

Malum siyasi partiler hakkında açılan kapatma davaları, yöneticilerin eylem ve söylemlerine dayandırılır.

Benzer bir durum futbol kulüpleri için neden söz konusu olmasın?

Ne yani?

Koskoca partiler, sadece yöneticilerinin eylem ve söylemleriyle şak diye kapatılıyorken…

Neden kulüpler, yöneticilerinin eylemleri nedeniyle küme düşmesin ki?

 

Aziz Yıldırım’ın avukatını tanırım iyi çocuktur (22.07.2011)

MUHAFAZAKÂR kesimin kendisine “muhafazakâr kesim” demediği günlerden tanırım ben Avukat Faik Işık’ı…

“İslami kesim” denirdi o zamanlar muhafazakâr kesime…

O zamanlar bu kadar “güçlü” ve bu kadar “kalabalık” değildi o kesim.

Şartlar gereği biraz da içe kapalıydı.

Hatta hafiften “gettocu”ydu.

“Bizim” Faik de o kesimin tam içindeydi.

Ama sıra dışı bir İslami kesim mensubu idi Faik.

Ne düşünüyorsa cesurca söylerdi. Gettonun kurallarına teslim olmazdı.

Bir itiraz kültürüne sahipti.

“Ne derler” demek yerine, diyenler ve diyecek olanlarla savaşırdı.

Rahat oturur, sesi de gür çıkardı. Dışa açıktı.

İstanbul Barosu’nda İslamcı avukatlar ile solcu avukatların işbirliği yapmalarının öncüsü olmuştu.

İstikbal vaat eden iyi bir hukukçuydu. Ezberci avukatlardan değildi.

Hukuki sorunlara özgün çözümler üretmeye çabalardı.

Çok genç yaşta Tayyip Erdoğan’ın avukatlığını üstlenmesi, bu çabasının karşılık bulduğu anlamına geliyordu.

Şova da meraklıydı.

“Burada savunmanın imkânları kısıtlanıyor” diye mahkeme salonunda cüppe bırakmalar falan…

İki gündür gazetelerde, televizyonlarda “bizim” Faik’i “Aziz Yıldırım’ın avukatı” sıfatıyla görünce…

Hiç ama hiç şaşırmadım.

“Vay be! Faik’e bak” demedim.

Çünkü eskiden tanıdığım Faik, “Türkiye’nin en önemli davasının en önemli şüphelisi” için gayet uygun bir isimdir.

Sağda solda Faik Işık için “Eskiden Erdoğan’ın avukatlığını yaptığı için tercih edildi” tarzı cümleler duyuyorum.

Faik’in Aziz Yıldırım için gayet uygun bir isim oluşu, bir zamanlar “Tayyip Erdoğan’ın avukatlığı” görevini üstlenmişolmasından kaynaklanmıyor, bir zamanlar “getto içinde bireyselleşmeyi başarmış” olmasından ve bu başarının mesleğine kattığı katma değerden kaynaklanıyor.

Benzetmek gibi olmasın

Evet, benzetmek gibi olmasın.

Ama ne yapayım, elimde değil, benzetiyorum:

Aslında Fenerbahçe’nin hakkı olan Şampiyonlar Ligi’ne, Fenerbahçe gidemediği içinTrabzonspor gidecek ya…

Bu durum bana…

BDP’den milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin yerine Meclis’e giren AK Parti’li Oya Eronat olayını çağrıştırıyor.

 

Korkarak ve ürkerek meydan okuyorum

ŞUNCA zamandır yazıp çiziyorum:

Başbakan aleyhinde yazdım, Cumhurbaşkanları aleyhinde yazdım, bakanlar-milletvekilleri aleyhinde yazdım, generaller aleyhinde yazdım, yazar-çizerler aleyhine yazdım, işadamları aleyhinde yazdım, magazin figürleri aleyhinde yazdım…

Ağır polemiklere girdim.

Şiddetli sataşmalara maruz kaldım.

Dalağımdan girdiler, kırık kolumdan çıktılar.

İftiranın en hasını, garezin en pisini, kıskançlığın en kalleşini gördüm, görüyorum.

Ama fakat lakin…

Şu son birkaç gündür…

Destursuz “futbol bağı”na girince…

Bunların hepsinin “leblebi çekirdek” olduğunu fark ettim.

* * *

Mesela…

Geçen gün “Fenerbahçe’nin dramı” diye bir laf ettim.

Hay etmez olaydım!

Hayatım boyunca işittiğim tüm galiz küfürlerden daha fazlasını işittim.

Neymiş efendim, Fenerbahçe gibi “şanlı bir takım” için “dram” kelimesini kullanamazmışım.

Mesela…

Dünkü yazımda Trabzonspor hakkında bir benzetme yaptım.

Hay yapmaz olaydım!

Küfür de neymiş! Ölümlerden ölüm beğenmem gerekliliğiyle karşı karşıya kaldım.

Neymiş efendim, Trabzonspor’la ilgili benzetme yapamazmışım.

Sanki Beşiktaş ya da Galatasaray farklı mı?

Onlar hakkında yazılacak iki satırlık bir esprinin karşılığının farklı olacağına dair tek bir işaret bile yok.

* * *

Generallerle kafa bulacağız.

Başbakan’la alay edeceğiz.

Magazin figürleriyle maytap geçeceğiz.

Bakan ya da milletvekiline ironi yapacağız.

İşadamına laf çakacağız.

Yazar-çizerle en sertinden polemiklere girişeceğiz.

Hatta terör örgütleri hakkında bile ileri geri yazıp çizeceğiz. Ama iş futbol takımlarınagelince…

Suspus olacağız.

Ya takımlardan birine yaslanarak diğerlerine laf çakacağız ya da idare-i maslahat yaparak durumu geçiştireceğiz.

Öyle mi?

Bana diyorlar ki:

Sen anlamazsın, “taraftar psikolojisi” diye bir şey vardır, bu psikoloji kanun manun / hukukmukuk tanımaz. Terörize olursun. En iyisi huyundan ve de suyundan gitmek.

* * *

İyi de kardeşim, eğer ben “idare edecek” olsaydım… 

Başbakan’ı idare ederdim ya da bilemedin Cumhurbaşkanı’nı…

Bakanlardan hiç değilse birini idare ederdim ya da bilemedin CHP’yi…

Pozisyonumu “idare etmek” üzerine kurardım.

Medyanın “cici adamı” olarak tebarüz etmeye gayret ederdim.

Askere oynardım.

“Jöleleme” yapardım.

Öyle çok korkusuz bir adam olmadığım halde bazı şeylerin üzerine üzerine gitmeye kalkışmazdım.

Yani demem o ki:

En ağır muktedirleri bile idare etmemişim, şimdi tutup da “taraftar psikolojisi”ni mi idare edeceğim?

* * *

Her zamanki gibi korkuyorum…

Her zamanki gibi ürküyorum. Ama her zamanki gibi…

Korkarak ve ürkerek de olsa…

“Vız gelir tırıs gider” diye meydan okumaktan da geri durmuyorum.

Hadi bakalım.

 

Bir döneğin takım tutma macerası

OFSAYTTAN çakarım.

Futbol üzerine yapılan geyik programlarının meftunuyumdur.

Futbol konusunda yazılmış “Blöfçünün Rehberi”ni hatmettim, bu yüzden futbol hastalarının karşısında bile ezilip büzülmem, “her şeyden haberim varmış gibi” yapabilirim.

Ama gelin görün ki:

Son tahlilde ben bir “futbol düşkünü” değilim.

Hatta futbola kayıtsız kaldığını cümle âleme ilan etme cesaretini gösteren Okan Bayülgen’i, hiç değilse bu alanda “pir” bellemişimdir.

Takım tutma meselesine gelince:

Bir kardeşim Fenerbahçe’yi, bir kardeşim Beşiktaş’ı tercih edince bana da Galatasaray düştü.

Çocukluğumdan beri “Hangi takımı tutuyorsun?” sorusuna sırf “Ben takım tutmam” diyerek kıllık yapmamak için, bir ağız alışkanlığıyla “Galatasaray” diye yanıt verdim.

Sonra günlerden bir gün İnönü Stadı’nda bir Beşiktaş maçına gittim. Tribünlerden öyle aykırı, öyle yaratıcı, öyle erkeksi sloganlar yükseliyordu ki mest oldum. 

Üstelik Mustafa Denizli de stada hayli artistik bir giriş yapmıştı. 

Muazzam bir etki altındaydım.

Kararımı verdim: Beşiktaşlı oldum.

Derken bir gün yolum Trabzon’a düştü.

Trabzonspor Kulübü Tesisleri’nde küçük bir inceleme gezisi…

Şenol Güneş’in gadre uğradığı halde mağrurluğundan ödün vermeyişinden, Özkan Sümer’in asil duruşundan ve takıma gönül verenlerin adanmışlığından öylesine etkilendim ki…

Anında tornistan edip adımı Trabzonspor Kulübü Kayıt Defteri’ne yazdırdım.

Bir de söz verdim, “Pazara kadar değil mezara kadar Trabzonsporluyum” diye…

Sözümde durdum: Döneklik yapmadım ama aktif bir taraftar gibi de davranmadım.

En son İnter galibiyetinin İstanbul medyasında hak ettiği ölçüde karşılık bulmadığını görünce…

Yani yapılan açık haksızlığı fark edince…

Kararımı verdim:

Ben artık “aktif bir Trabzonspor taraftarı” olacağım.

Yolumdan hiç dönmemecesine…

 

Faik’i delirtmişler (29.09.2011)

EN son Aziz Yıldırım’ın avukatlığını üstlendiği sıralarda televizyon programlarında görmüştüm Faik Işık’ı…

Bir de yazı yazmıştım:

“Eski İslamcı avukat Faik Işık, Aziz Yıldırım’ın avukatlığını üstlenmiş, ne güzel!” havasında bir yazı…

Eski bir dostun iyi bir yere gelmesinden duyulan kıvancın yazısıydı o.

* * *

Öyle oldu, böyle oldu…

“Bizim” Faik, Aziz Yıldırım işinde dikiş tutturamadı.

Eh, ne de olsa kurtlar sofrasına oturmaya kalkan bir kuzu idi…

Parçaladılar zavallıcığı.

Ama o da parçalanmak için ne kadar malzeme varsa verdi.

Sonuç: 

Aziz Yıldırım’ın avukatlığını bıraktı Faik…

* * *

Baktım, geçen akşam, “ne kadar rezil olursak o kadar iyi” türü bir programda Ahmet Çakar’la karşı karşıya gelmiş bizim “Faik”.

Delirmiş gibiydi.

Bağırıyor, çağırıyor, hakaret ediyor, “tutmayın beni” havalarına giriyor, programı terk etmeye kalkıyor, sonra tekrar içeri giriyordu.

Yüzümü buruşturdum, midem ekşidi, kıvancım bitti.

Demek ki neymiş?

Bir yere gelmek kadar, gelinen yerde sağlam durmak da bir meziyet imiş.

 

Trabzon’a ayıp ediliyor (06.10.2011)

BİR spor muhabiri, Fenerbahçe’nin tribün liderlerinden biriyle bir röportaj yapmış. Röportaj, Hürriyet’in internet sitesinde yayınlanmış, sonra da kaldırılmış.

Röportajda Fenerbahçe’nin tribün lideri tüm Trabzonspor taraftarlarına açıkça hakaret ediyor. Ne dediğini yazmak bile istemiyorum. Benim asıl takıldığım konu şu: Konu Trabzon olunca…

Haksızlık yapmak, hakaret etmek, bel altı vurmak bu kadar kolay mı olacak?

Hadi fanatik bir tribün lideri, bir hakaret etti.

Peki bu hakareti, coşkuyla röportaja almak da ne oluyor?

Hadi diyelim ki röportajı yapan, cümleyi coşkuyla röportajına koydu. Peki bu cümleleri yayınlamak da ne oluyor?

Söyler misiniz? 

Trabzonspor’un bir tribün lideri Fenerbahçe hakkında böyle bir cümle sarf etse, bu cümle bu kadar denetimsiz bir şekilde yayınlanır mı?

Bir kez daha soruyorum:

Konu Trabzon olunca neden bu kadar pervasız olunuyor?

 

Söz savunmada: Hürriyet Spor Müdürü ne diyor? (07.10.2011)

HÜRRİYET Spor Müdürü Mehmet Arslan ile görüştüm. “Siz Trabzon’a düşmanlık mı yapıyorsunuz?” diye başladım kitabın ortasından konuşmaya.

“Asla” diyerek sözümü kesti ve ekledi: “Biz gazetecilerin bir takıma karşı duyacakları tek bir his vardır: Saygı… Sadece saygı… Ben Milano’da Trabzon maçını Trabzonspor Kulübü’nün yöneticileriyle birlikte izledim. Nasıl sevindiğime onlar şahittir”.

* * *

Mehmet Arslan, bir Fenerbahçe amigosuyla yapılan röportaj konusunda da şunu söyledi:

“Trabzonluların haklı olarak tepki gösterdikleri röportajın Hürriyet Spor Servisi ile bir ilgisi yok. Hürriyet’in internet sitesinde yayınlandı o röportaj… Ancak tepki bize yöneldi. Biz de bu işten mağdur olduk”.

Mehmet Arslan’a hepimizin göğsünü kabartması gereken İnter galibiyetinin Hürriyet’in sayfalarına neden coşkulu yansımadığını da sordum. 

Şunları söyledi: “İç sayfalarda coşkulu bir şekilde yansıttık. Birinci sayfada coşkuyu yansıtamadık. Bu da bizim hatamız. Biz de hata yapabiliriz. Ama asla kasıtlı hareket etmeyiz”.

* * *

Mehmet Arslan duyarlı bir yönetici… 

Son zamanlarda Trabzon yönetici ve taraftarlarından oluşan “Hürriyet bize haksızlık yapıyor” algısını yıkmak ve değiştirmek için çaba sarf ettiğini söyledi.

Mesela Trabzon’un taraftar gruplarıyla bir araya geliyormuş.

Mesela Trabzon’la ilgili son günlerde ortaya çıkan talihsizliklerin giderilmesi için yeni mekanizmalar kuruluyormuş.

Başarılı olmasını yürekten diliyorum.

Çünkü o “algı”nın ortadan kalkmasına en çok sevinen ben olurum.

 

Ne yargıç olduk ne de savcı (19.10.2011)

Yargıçlık ya da savcılık yapmadık. Detaylarda ortaya çıkan yeni şeyleri aktardık. Bu sadece bize kalmış bir şey değil. Başkaları da yapabilirler aynısını. Böylece sadece bize kalmadığı kanıtlanmış olur.

Hürriyet Yazarı Ahmet Hakan, şike soruşturmasıyla ilgili yorumları değerlendirdi.

HÜRRİYET Pazar 4 Yüz’ün yazarları Enis Berberoğlu, Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin ve Ahmet Hakan’ın tartışmaya açtığı şike soruşturması ile ilgili yorumları, spor@hurriyet.com.tr’de tartışmaya açtık. Ahmet Hakan, Hürriyet okurlarının yorumlarını değerlendirdi.

Okurumuz Asaf Yener diyor ki:

“Size mi kaldı şike konusunda hem hakimlik, hem savcılık yapmak?”

Ben de diyorum ki:

Yargıçlık ya da savcılık yapmadık. Detaylarda ortaya çıkan yeni şeyleri aktardık… Bu sadece bize kalmış bir şey değil. Başkaları da yapabilirler aynısını… Böylece sadece bize kalmadığı kanıtlanmış olur. 

Hiçbir film insanlığın sırrını açıklamaz

Okurumuz Hilmi Alişanoğlu diyor ki:

“Şike soruşturması yazıları, fragmanından etkilenerek gittiğim film gibiydi. Fragman müthiş, oyuncular dünya starı, konu olağanüstü ama film hayal kırıklığı… Yeni bir şey yok. 

Evime her gün Hürriyet girmese, ‘beni kandırdınız, bir liramı geri verin’ derdim.” 

Ben de diyorum ki:

Her film herkeste aynı etkiyi bırakmaz. Bazılarımızın “başyapıt” diye nitelendirdiği filmleri, bazılarımız “tam bir hayal kırıklığı” olarak görebilir. Bu biraz da beklenti ile ilgilidir. 

Hiçbir film, insanlığın sırrını açıklamaz. Hiçbir gazete haberi de savcının ya da hakimin yapamadığını yapmaz. Kısacası lütfen rahat olun. 

Futbol yorumcuları ölçüyü kaçırdı

Okurumuz Nafiz Güvenç diyor ki:  

“Bana göre futbol yorumculuğu tarafsız bir göz ile gördüklerini kâğıda kaleme dökmek ve söylemektir. Yorumculuk eğitimi alanlar bu işi yaparsa diğer takımlara da hak ettikleri saygı gösterilmiş olur. Bakalım böyle güzel günler görecek miyiz?”

Ben de diyorum ki:

Bir zamanlar Türkiye’de futbol yorumcuları tarafsız görünmeye çalışırlardı. Her birinin tuttuğu bir takım vardı ama bunu asla açık etmezlerdi. 80’li yıllarda bu anlayış yıkıldı. Bir yorumcu çıktı, tuttuğu takımı açıkladı. Sonra da arkası geldi. Bence iyi de oldu. İkiyüzlülük ortadan kalktı. 

Fakat bu kez de başka sorunlar ortaya çıktı. Yorumcular gitgide daha tarafgir, gitgide daha kışkırtıcı, gitgide daha gözü dönmüş hale geldiler. Ölçü kaçtı yani…

Hırsımızı başka takımlardan çıkarmamalıyız

Okurumuz Gaye Özoktay diyor ki:

“Yazılarınızı takip eden biri olarak futbolla fazla ilgilenmediğinizi biliyorum. Ama madem şike soruşturması haberinizde zafer işareti yaparak Trabzonspor forması giydiniz, o halde Trabzonspor’un günahlarıyla ilgili konulara da girmenizi bekleriz.”

 Ben de diyorum ki:

Eğer bir takımın başına bazı haksızlıklar geliyorsa, bunun sorumlusu ille de bundan avantaj elde eden takım mıdır? Öfkelenebiliriz, ağır haksızlığa maruz kaldığımızı düşünebiliriz, iddialar bizi çileden çıkarabilir. 

Bu durum mantığımızın savuşmasına yol açmamalı. Hırsımızı başka takımlardan çıkarmaya kalkışmamalıyız. 

Kendi takımına yöneltilen soyut suçlamaları “apaçık haksızlık” olarak gören biri, aynı soyut suçlamalarla başka takımları suçlayıp haksızlık yapmamalı.

Ertuğrul Özkök holigan olamaz

Okurumuz Serkan diyor ki:

“Ahmet Hakan siz ve Sedat Ergin futbolla pek ilgili değilsiniz. Geriye kalıyor Enis Berberoğlu (sanırım Fenerlidir) ve Ertuğrul Özkök… Özkök zaten Fener holiganı. Elinizi vicdanınıza koyun neden bir Galatasaraylı yok? Keşke adınız ‘altı yüz’ olsaydı da iki Galatasaraylı olsaydı aranızda”.

Ben de diyorum ki:

Keşke aramızda Galatasaray taraftarı da olsaydı. Ama bir de şöyle bakın: Gerek Sedat Ergin’in, gerek benim futbolla o kadar da içli dışlı olmamamız, olaya daha soğukkanlı ve daha yukarıdan bakmamıza yol açmış olamaz mı? Enis Berberoğlu Fenerli değil, Beşiktaşlı… Ertuğrul Özkök ise istese de holigan olamaz. Çünkü kişiliği buna pek müsait değil.

 Havutçu için yargının kararını bekleyin

 Okurumuz Levent N. Bezmez diyor ki:

“Beşiktaş taraftarıyım. Beşiktaş yöneticilerinden çok sevdiğim Tayfur Havutçu’dan nefret ettim. Sebebi ne olursa olsun Beşiktaş’ı böyle bir olayın içine çektikleri için…  Bizimkilerin kurnazlık yapıp kupayı iade etmeleri de benim için yeterli değil. Mahkemenin ve akabinde Federasyon’un vereceği cezayı bekliyorum. Temiz olmayan kupayı ne yapayım?”.

 Ben de diyorum ki:

Gözü dönmüş bir fanatiklik içinde olmamanız takdire şayan. Fakat bunu fazla abartmamalısınız. Durun bakalım, bu kadar acele etmeyin. 

Tayfur Havutçu hakkında yargının vereceği kararı bekleyin… Unutmayın: Aksi yargı kararıyla kanıtlanmadıkça herkes masumdur.

 Karamsarlık için biraz erken

 Okurumuz Murat Cennetoğlu diyor ki:

“Ben Fenerbahçeliyim. Başlangıçta eğer alın terine, sporun namusuna sahtekârlık karıştırdıysak her şeyi hak ediyoruz diye düşünüyordum. Oysa şimdi farklı düşünüyorum. İzlenen yöntem ve yaşadığımız yargısız infaz süreci adalet duygumuzu çoktan kan içinde bıraktı.”

Ben de diyorum ki:

Yöntemdeki hoyratlıklar beni de sizin gibi inceden umutsuzluğa sevk ediyor. Ama iki şeyi aklınızdan çıkarmayın: BİR: Yargısal hoyratlıklar sadece Fenerbahçe’ye yapılmıyor. İKİ: Henüz dava başlamış bile değil. Yani demem o ki karamsarlık için biraz erken.

 Siyasetin bağımsız taraftar kimliği yok ki!

 Okurumuz Aytaç diyor ki:

“Şike seçimden önce ortaya çıksaydı da seçimi etkilemezdi şeklindeki görüşünüze katılmıyorum. AKP bir fenerdeki ışık sorununu, başka bir fenerdeki sorunlarla bir güzel örttü. Bir sonraki seçimde bu süreç AKP’yi etkileyecek.”

Ben de diyorum ki:

“Etkiler miydi, etkilemez miydi” tartışmasının anlamı yok. Ne desek boş… Ama elimizde bir done var: Trabzon’da büyük bir Erdoğan tepkisi vardı. Ne oldu? AK Parti Trabzon’u kazandı. Ayrıca Tayyip Erdoğan da Fenerbahçeli… Siyasetten bağımsız bir taraftar kimliği yok ki? 

Hem Fenerli, hem de AK Partili çok kişi var. Bu kişilerin Fener’e haksızlık yaptı diye AK Parti’yi cezalandıracaklarını hiç sanmıyorum. Çünkü Fener’e haksızlık yapanın AK Parti olmadığına inanan çok Fenerli de var.

Süreç saha dışı olaylara bakılarak tamamlanacak

Okurumuz Hakan Cem Yabancı diyor ki:

“Şike asla takımın tamamı ile yapılmaz. Sadece bir veya iki futbolcuyla yapılır. Başka kimsenin haberi olmaz. Diğer futbolcular bunu sahada bazen hisseder, o kadar. Şike sahadaki oyunla ispatlanmaz. Şike ancak saha dışı olaylarla, telefon dinlemeleriyle ve itiraflarla kanıtlanabilir.”

Ben de diyorum ki:

Yani maça bakarak “bu maçta şike vardır” ya da “bu maçta şike yoktur” denemez diyorsunuz. Haklısınız. Kesinlikle katılıyorum bu görüşünüze… Zaten yargı süreci, maçlara bakılarak tamamlanmayacak. “Dört Yüz” yazılarında da belirtildiği gibi süreç, saha dışı olaylara bakılarak tamamlanacak.

 

Federasyon’un suçu ne? (02.12.2011)

 TAMAM, sonuçta bir futbol acemisiyim…

Ama bu konuda acemi olmam Türkiye Futbol Federasyonu’nun UEFA karşısında sergilediği acemiliği, korkaklığı, tehditlere boyun eğişi fark etmeme engel değil.

Türkiye Futbol Federasyonu yetkililerinin, Türkiye’de incelemelerde bulunan “UEFA Müfettişi”ne, “Fenerbahçe şike yapmıştır, bütün deliller elde” demiş olabileceklerine ben de ihtimal vermiyorum.

“UEFA Müfettişi”nin gerçekleri yazdığına ben de inanmıyorum.

Fakat buna rağmen… 

Fenerbahçe camiasında baş gösteren Türkiye Futbol Federasyonu’na yönelik kuşkuları da anlayabiliyorum.

Çünkü…

Federasyon yetkilileri, “UEFA Müfettişi”nin söylediği yalanlar karşısında son derece pasif, son derece cılız, son derece alttan alıcı tepkiler geliştiriyorlar.

Yeri göğü yıkmıyorlar. İftiranın, yalanın peşine düşmüyorlar.

Fenerbahçe yetkililerine cevap verme konusunda gösterdikleri gayretin dirhemini bile sergilemiyorlar.

İşte bu durum nedeniyle…

Fenerbahçe camiası, Türkiye Futbol Federasyonu’nun son çıkışlarını bir tür “suçlulara özgü telaş” ile yapılmış çıkışlar olarak algılıyor.

 

Kahraman Cumhurbaşkanı tekerine çomak sokuyorum (05.12.2011)

ŞİKE Yasası’nı veto etti ya…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e kahraman muamelesi yapılıyor.

 Resmen… Alenen…

“İşte benim Cumhurbaşkanım” başlıklı yazılar…

“Kahraman Cumhurbaşkanı şike çetesine geçit vermedi” konulu demeçler…

“Helal olsun” sesleri…

Ve daha neler neler…

 * * *

Şike Yasası, Gül’ün veto ettiği en esaslı yasa…

Özelliği ne?

Dört partinin ortaklaşa hazırlamış olması…

Öyle bir yasa ki…

Veto edildiğinde hiç kimse “Flaş… Flaş… Flaş…” sesleri arasında “Cumhurbaşkanı AK Parti’nin hazırladığı yasayı veto etti” diyemeyecek.

Süper yani…

Hem Köşk’te geçen yıllara en esaslı vetonun adını yazdırıyorsun, hem de AK Parti’yi karşına almıyorsun…

Zekice yani…

Hakikaten helal olsun.

 * * *

Fakat keşke iş burada bitse…

Maalesef bitmiyor.

Akıllara şu üç soru geliyor mesela:

BİR: Eğer Cumhurbaşkanı, şike çetesine geçit vermeyerek bir kahramanlığa imza attı ise, şike çetesini kurtarmak isteyen hainler kimler?

İKİ: Veto iyi hoş da şikeciye yeryüzünün en büyük canavarları için bile öngörülmeyen 130 yıllık cezanın öngörülmesi meselesi ne olacak?

ÜÇ: Yasadan şikâyetçi olduğunu dile getiren Bülent Arınç, konu Meclis’te görüşülürken neden sesini çıkarmadı? O zaman neyle meşguldü acaba?

 * * *

Veto edilmeye “en müsait” ve “en münasip” yasayı veto ederek “kahraman” unvanını alan Cumhurbaşkanı ve onu kahraman ilan edenler, eğer bu üç soruya tatmin edici cevaplar verirlerse…

Ben de kendilerine katılıp “İşte benim Cumhurbaşkanım… Gurur duydum” başlıklı üç yazı yazacağım.

 

Aziz Yıldırım denilince aklıma gelen 7 şey (11.12.2011)

BİR: Aklıma mağrur bir duruş gelirdi, şimdi mağdur bir duruş geliyor.

İKİ: Aklıma ‘imparator’ sıfatı gelirdi, şimdi ‘bir numara’ sıfatı geliyor.

ÜÇ: Aklıma ‘NATO ihaleleri’ gelirdi, şimdi ‘şu Metris’in önü’ türküsü geliyor.

DÖRT: Aklıma ‘futbolcu transferine harcadığı paraların miktarı’ gelirdi, şimdi ‘132 yıl’ geliyor. 

BEŞ: Aklıma ‘Fenerbahçe Başkanı olarak yaptığı konuşmalar’ gelirdi, şimdi ‘iddianame’ geliyor.

ALTI: Aklıma ‘hafiften bir karizma’ gelirdi, şimdi ‘safi karizma’ geliyor.

YEDİ: Aklıma ‘hiç pes etmeyecekmiş bir inat’ gelirdi, şimdi ‘pes etmişlik’ geliyor.

Cemaat neden Fener’e kötülük yapsın?

Fenerbahçe’nin başına gelenlerden gizli mahfillerde ‘cemaat’ sorumlu tutuluyor.

Ağzını açan “Cemaat yapmıştır” diyor, ötesini söylemiyor.

Bense ötesini fena halde merak ediyorum.

Soruyorum:

Cemaat ile Aziz Yıldırım’ın arasında ne tür bir çekişme olabilir?

Fener’e vurulacak bir darbeden Cemaat’in ne çıkarı olur?

Cemaat’in Fener’e kendi adamlarını getireceğine dair bir işaret olmadığına göre bu rivayetlerin nedeni nedir?

 

Basitçe soruyorum (13.12.2011)

“ŞİKE Yasası değişmeseydi…

Aziz Yıldırım 136 yılla yargılanacaktı.

Değişti.

Aziz Yıldırım 9 yılla yargılanacak.

* * *

“Aziz Yıldırım’ı kurtarıyorlar” ya da “şike yapmak yeniden meşru hale geliyor” diye ortalığı inletenlere soruyorum:

Ne istiyorsunuz? 136 yıl mı?

Ya da şöyle sorayım:

9 yıl yetmiyor mu?

Ya da şöyle diyeyim:

Siz ya sayı saymayı bilmiyorsunuz ya da hiç dayak yememişsiniz.”

 

Bende gerginlik yaratan 10 soru (20.12.2011)

ALTI: “Cemaat” ile “Fenerbahçe” arasında ne tür bir ilişki var?

YEDİ: Ne diyorsun Trabzonspor’un durumuna?

Yeni yılda yazmayı planladığım 10 yazı

YAZI BAŞLIĞI 5: “Hangi âlem daha sert: Futbol mu, siyaset mi, magazin mi, cemaatler mi?”

 

Bu olup bitenler ‘Cemaat’in işi mi? (13.01.2012)

BAZILARI diyor ki:

 – Aziz Yıldırım’ın içeri tıkılması…

– Ahmet ile Nedim’in tahliye edilmemesi…

– Hanefi Avcı’nın hayatının karartılması…

– MİT’in yıpratılması…

– Reyting için operasyon yapılması…

– KCK meselesi…

– Cüppeli’nin içeri tıkılması…

– İlker Başbuğ’un tutuklanması…

– Hurşit Tolon’a el atılması…

– Kılıçdaroğlu hakkında fezleke hazırlanması…

– Ve “Sırada kim var” sorusunun ardının arkasının kesilmemesi…

Bütün bunların arkasında “cemaat” var.

* * *

Soruyoruz:

İyi de kardeşim, sonuçta…

– Operasyonları polis yapıyor.

– Suçlamaları savcı yöneltiyor.

– Kararları yargıç veriyor. 

“Cemaat” bunun neresinde?

* * * 

Soruya cevap vermek yerine…

Yüzümüze hınzır ve bilmiş bir gülümsemeyle bakılıyor.

Ardından da ekleniyor:

“Konuşturma beni.”

Ne demek isteniyor?

Demek istenen şudur:

“Cemaat, özel yetkili mahkemelerde etkinliğinin doruğuna ulaşmış. Hükümetin elinden bir şey gelmiyor. Ya atılan adımların bazılarının arkasında durmak zorunda kalıyor ya da küçük serzenişlerle işi geçiştiriyor. Bunları kanıtlayamam ve kamu önünde söyleyemem… Ama işin doğrusu budur.”

* * *

Ben de diyorum ki:

İyi de kardeşim, ne diye kanıtlayamayacağın ve kamu önünde açıkça söyleyemeyeceğin bir iddianın peşinden gidiyorsun? 

Kanıtlanamayan bir iddianın kaderi bellidir:

Ya “spekülasyon yapıyorsun” derler ya da “iftira atıyorsun” derler.

Kamuoyu önünde söylenemeyen, köşede bucakta fısıldanan bir iddianın da kaderi bellidir:

“Herkesin içinde söyleyemediğini gizli kapaklı fısıldamanın hiç kimseye bir faydası yoktur” derler adama…

* * *

Baştan beri söylüyorum, yine söyleyeceğim:

Nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen “Cemaat” adlı bir heyulayla uğraşmak yerine…

Nerede başlayıp nerede bittiği gayet iyi bilinen “hükümet” adlı kanlı canlı somut varlıkla uğraşmak gerekir.

Çünkü…

Gerçekten de bütün bu olup bitenleri “Cemaat” yapıyorsa bile…

Ona bir “yaptıran” vardır.

Şunu hiç aklından çıkarma:

Tayyip Erdoğan istemese “Cemaat” kuş bile uçuramaz.

 

‘Sorumlu cemaattir’ demenin faydasızlığı (13.01.2012)

İLKER Başbuğ’un tutuklanmasının yol açtığı tepkilere baktığımızda şunu gayet net bir şekilde anlayabiliyoruz: “Özel Yetkili Mahkemeler”in uygulamalarından…

 –  Cumhurbaşkanı rahatsız.

–  Başbakan rahatsız.

–  Başbakan Yardımcısı rahatsız…

–  Adalet Bakanı rahatsız…

–  Avrupa rahatsız.

–  Bazı hükümet yanlısı kalemler rahatsız.

Üstelik daha önce kapalı kapılar ardında dile getirilen rahatsızlıklar, artık gayet açık bir şekilde dile getiriliyor.

Hem de “lamı cimi yok” gibi keskin ifadelerle…

* * *

Bazıları işte tam da bu noktaya bakıp şunu söylüyorlar:

“İşte bakın! Olup bitenlerden hükümet de rahatsız. Demek ki olup bitenleri yönlendiren güç hükümet değil, başka bir güç”.

Biraz sıkıştırınca da…

“Başka bir güç” diye nitelendirdikleri gücün adresini veriyorlar:

“Cemaat”.

Bu sözcük fısıldandığı anda da akan sular duruyor.

* * *

Oysa olup bitenlerin sorumlusu olarak “Cemaat”i göstermek…

Topu taca atmaktır.

Çünkü…

“Özel Yetkili Mahkemeler” ile “Cemaat” arasında bir bağlantı varsa bile bu bağlantı kanıtlanamaz.

–  Kanıtlanamaz çünkü bu teknik olarak neredeyse imkânsız.

–  Kanıtlanamaz çünkü konjonktür müsait değil.

–  Kanıtlanamaz çünkü bunun delili bulunamaz.

İşte tam da bu nedenlerle…

Olup bitenlerin sorumlusu olarak “Cemaat”i adres göstermek, kanıtlanamayacak dedikodularla, bir sonucu olmayacak spekülasyonlarla vakit kaybetmekten başka bir işe yaramaz.

* * *

Yapılması gereken şudur:

Rahatsızlıklarını bildiren hükümet yetkililerinden, bu rahatsızlıklarının gereğini yapmalarını istemeliyiz.

–  Daha yüksek sesle itiraz etmelerini istemeliyiz.

–  Yasal düzenlemeler yapmalarını istemeliyiz.

–  Uygulamalardaki hukuksuzluklarla mücadele etmelerini istemeliyiz.

Bütün bunları “birilerini kurtarmak” adına değil…

Demokrasi adına, özgürlükler adına, hukuk devleti adına istemeliyiz.

 

Fener dik durdu (28.01.2012)

ÖNLERİNE bir fırsat gelmişti.

“Küme düşürmeyin, silin birkaç puanımızı da bu iş bitsin” diyebilirlerdi.

Buna yatabilirlerdi.

Daha büyük bir beladan kurtulmak için küçük bir belaya razı olabilirlerdi.

“Bir defaya mahsus” uygulamanın arkasına saklanarak küme düşme gibi büyük bir cezadan yırtabilirlerdi.

Hiçbirini yapmadılar.

Mücrimlere özgü bir tutum almadılar.

İdareciliğe, orta yolculuğa çanak tutmadılar.

“Küme düşme kalkmasın” dediler.

“Puanımızı kafanıza göre silemezsiniz” dediler.

Mertçe çıkıp, “Bizi adam gibi yargılayın” dediler.

“Suçluysak küme düşürün, suçsuzsak dokunmayın” dediler.

Puan sildirme onursuzluğuna razı olmadılar.

* * *

Mademki klas duruşun hastasıyız…

O halde Fener’in bu duruşuna şapka çıkarmak boynumuzun borcudur.

 

Mehmet Ali Aydınlar olayının verdiği 5 ders (02.02.2012)

BİR: İdare-i maslahatçılar esaslı devrimci olamaz.

İKİ: Her tarafı idare etmeye kalkan hiçbir tarafı idare edemez.

ÜÇ: Herkese yaranmaya çalışan kimseye yaranamaz.

DÖRT: Kaosu idare edemeyeceğini ta en başta fark eden bir adamın, işi uzatıp kaosu arttırdıktan sonra istifası “izzet ü ikbal ile çekilme” olarak değerlendirilemez.

BEŞ: Giderayak yapılan “meğer beni kandırmışlar” açıklamasını, hiç kimse derin bir pişmanlık olarak algılamaz.

 

Aziz Yıldırım’ın Atatürk vurgusu (23.02.2012)

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, beklenen savunmasını yaptı.

Şöyle dedi:

“Şike iddiaları beni ve arkadaşlarımı 100 yıldır süren Atatürkçü yoldan çevirmekten başka bir şey değil. Fenerbahçe Atatürk’ü ve Türk gençliğini sembolize eder.”

* * *

Aziz Yıldırım’ın eski statükonun yıkıldığını, yeni bir statükonun kurulduğunu bilmeyecek kadar saf biri olduğuna zerre kadar ihtimal vermem.

İşte bu nedenle…

Savunmasında “Atatürk vurgusu” yapmasını fazlasıyla cesur, fazlasıyla kahramanca, fazlasıyla yiğitçe buldum.

* * * 

Neden mi?

Şundan dolayı:

Eski statüko döneminde “Atatürk vurgusu”, kurtarıcı bir rol oynardı.

Suçlama ne olursa olsun suçlanan kişi “Ben Atatürkçüyüm” dedi mi, işi bitirirdi.

Oysa bugün sözü Atatürk’e getirmenin herhangi bir kurtarıcı tarafı kalmadı.

Ne kurtarıcılığı!

Sözü Atatürk’e getiren, durumu kendi açısından daha da zora sokmuş oluyor.

* * *

Geçmişte her türden ithamdan yırtmak isteyenler, “Atatürk vurgusu”na sığınırdı.

Oysa bugün her türden ithamdan yırtmak için şu türden savunma cümlelerine ihtiyaç var:

– Küçükken Kuran’ı hatmetmiştim… 

– Hocaefendi ile geçmişte çok diyalogum oldu. 

– Gençken MSP’li gençlerle takılırdım. 

– Eniştem Süleymancı idi…

– Bu hükümet çok büyük hizmetler yaptı.

– Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü’nü ezbere bilirim.

* * *

Aziz Yıldırım bunların hiçbirine tenezzül etmedi.

Yavşamak yerine düzene başkaldırmayı tercih etti.

Bu açıdan…

Aziz Yıldırım’ın 2012 Türkiye’sinde “Atatürkçüyüm” diye haykırması, Deniz Gezmiş’in 70’lerin başındaki konjonktürde mahkemede “Tek yol devrim” diye bağırması gibi bir şeydir.

 

Hiçbir bağlamı olmayan soru önergelerim (26.02.2012)

* Peki ya hem Fenerbahçeli, hem AK Partili ve de hem de cemaat mensubu olan bir vatandaşımızın durumu? Bu vatandaşımız bugünlerde kendisini fazlasıyla şirazesinden kopuk hissediyor mudur acaba?

 

En kolay spor: Gazeteye vurmak (09.03.2012)

BAŞBAKAN’a ömür biçilmiş.

Taraf gazetesi de bunu haber yapmış.

Fakat bir bakıyoruz:

Tepkiler ömür biçenlere değil, bunu haber yapan gazeteye yöneliyor. Ömrü biçen Taraf gazetesi değil ki… Başkaları biçmiş, onlar da haber yapmışlar. Ne yani? Yapmasalar mıydı? Üstelik ömür biçenler, Amerikan istihbaratçıları… Bunu görmezden mi gelseydiler? 

Neden tepki olayın kaynağına değil de olayı haber yapan gazeteye yöneliyor?

İkinci olay:

Habertürk gazetesi, Aziz Yıldırım’ın emniyette çekilen gözaltı fotoğrafı da olan bir haber nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden ödül almış. Gazete hedefte… Cemiyet de hedefte… Ne yani? O fotoğrafı basmasalar mıydı? Aziz Bey’e ayıp olur falan mı deselerdi? O fotoğrafı gazeteye ulaştıranlarla değil de gazeteyle uğraşmak da neyin nesi? Eğer mesele “Aziz Yıldırım’a yapılan haksızlıklar” meselesi ise Habertürk o konuda en arkada kalır. Haksızlık yapan esas mercileri bırakıp Habertürk’ü hedef almak da ne oluyor?

Ayrıca Fenerbahçe yönetiminin, Habertürk muhabirlerinin Fenerbahçe Stadı’na girişini yasaklamaları falan da neyin nesidir?

Gazeteler ve gazeteciler bir zamanlar burunlarından kıl aldırmazlardı.

Bu ifrattı.

Ama artık önüne gelen gazetelere ve gazetecilere ağız burun girişiyor.

Bu da tefrittir.

İkisinin ortası bulunmalı.

 

Fenerbahçe’yi Aziz Yıldırım’dan ayırmak (23.03.2012)

BİR Fenerbahçe taraftarı olan Başbakan Erdoğan’ın “Aziz Yıldırım olgusu”na nasıl yaklaştığını merak ediyorduk.

Dikkat! 

Yaklaşım tarzı belli olmuştur.

Dün UEFA Kongresi’nde yaptığı konuşmada Erdoğan, tavrını belli etti.

Dedi ki:

“Suçların şahsiliği ilkesi vardır”.

Bu sihirli cümlenin mesajı belli: “Fenerbahçe farklı, Aziz Yıldırım farklı… Aziz Yıldırım’ın işlediği iddia edilen suçlardan dolayı Fenerbahçe mahkûm edilemez. 

Cezayı Aziz Yıldırım alır, Fenerbahçe almaz”.

Başbakan, bu yaklaşımıyla, “Aziz Başkan / yolun yolumuzdur” sloganları atan Fenerbahçelilere de bir mesaj veriyor:

“Aziz Yıldırım’a değil, Fenerbahçe’ye sahip çıkın”.

Bakalım Fenerbahçe’nin bu çağrıya yanıtı ne olacak.

 

Hiç ayrılır mı birbirinden? (24.03.2012)

BAŞBAKAN Erdoğan “Fenerbahçe” ile “Aziz Yıldırım”ı birbirinden ayırmaya çalışıyor.

Nafile bir çabadır bu…

“Fenerbahçe” ile “Aziz Yıldırım” birbirinden ayrılamaz.

* * *

–  “Et” ile “tırnak” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “AK Parti” ile “Tayyip Erdoğan” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Sarı” ile “lacivert” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Türkeş” ile “Ülkücülük” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Korkutma” ile “Özel Yetki” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Erbakan” ile “Milli Görüş” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Bahar” ile “heyecan” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Fethullah Gülen” ile “The Camia” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “TEMA” ile “Hayrettin Karaca” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Sarı” ile “kırmızı” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “Neşet Ertaş” ile “bozlak” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

–  “İhanet” ile “Gece” birbirinden nasıl ayrılamazsa…

Aziz Yıldırım ile Fenerbahçe de öyle ayrılamaz birbirinden…

 

Türk futbol dünyasının kafasındaki deli sorular (01.05.2012)

FUTBOLA uzaktan bakan biri olarak Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören’in açıklamalarından benim anladığım şunlar:

–  Futbolumuz temizdir.

–  Sahaya yansımış şike yok.

–  Şikenin teşebbüsüne bile rastlanmamıştır.

–  Bahse ilişkin hiçbir unsur yok.

* * *

Bu açıklamaların ardından “deli sorular”ımız var:

–  Madem sonuçta buraya gelecektiniz neden bizi şunca zamandır yordunuz?

–  Madem sonuçta bunlar söylenecekti, Mehmet Ali Aydınlar’ın suçu neydi de hayatı kendisine zindan ettik?

–  Sahaya yansımamış şike suç olmuyorsa, yapılmamış darbe nasıl suç oluyor?

–  Sahaya yansımamış şikeden hiçbir takımın burnu bile kanamayacaksa, aylarca tutuklu bulunan Aziz Yıldırım’a yapılanlara ne denilecek?

–  Madem sahaya yansımış bir şey yok neden Fenerbahçe’sinden Galatasaray’ına 16 takım disipline sevk ediliyor?

 

Fenerbahçe’nin sınavı (03.05.2012)

EĞER gücü elinde bulunduranlar…

–  Fenerbahçe ile Aziz Yıldırım’ı ayrıştırmaya çalışıyorlarsa…

–  “Takımınızı kurtarırız, yeter ki Aziz Yıldırım’ı unutun” diyorlarsa…

–  İlkeyi “takımlar ayrı, yöneticileri ayrıdır” diye koyuyorlarsa…

–  Aziz Yıldırım’ın yalnız bırakılmasını talep ediyorlarsa…

–  Aziz Yıldırım ile Fenerbahçe arasına uçurumlar döşemeye kalkıyorlarsa…

Fenerbahçe camiası büyük bir sınavdadır.

Bu bir mertlik, vefa, vicdan, insanlık ve direnç sınavıdır.

Hakkını yemeyelim: 

Fenerbahçe bu sınavı şu ana kadar başarıyla geçti.

Fakat gelin görün ki, gücü elinde bulunduranların bu konudaki atakları son günlerde hem arttı, hem de sofistike bir hâl aldı.

Yani Fenerbahçe daha da zorlu bir sınavda…

 

‘Aziz Yıldırım’a kıyak’ mı dediniz? (08.05.2012)

PROFESYONEL Futbol Disiplin Kurulu, bir Aziz Yıldırım kararı vermiş.

Demiş ki: “Ceza tayinine yer olmadığına…” Yani? “Suç yoktur” demiş.

Bazıları ateş püskürüyor:

“Bu bir Aziz Yıldırım’ı kurtarma operasyonudur.”

* * *

Ey ateş püskürenler!

Değil mi ki Aziz Yıldırım Silivri zindanındadır… Profesyonel ya da değil, yeryüzünün hangi disiplin kurulu, hangi aklama kararını alırsa alsın zerre kadar bir değeri ve anlamı yoktur. Bu nedenle…

Lütfen boşuna nefes tüketmeyin.

 

Kriminalize ederek susturmaya çalışmak (17.05.2012)

ŞÖYLE yapıyorlar:

Fenerbahçe taraftarının öfkesini Ergenekon’a bağlıyorlar.

“Aziz Yıldırım niye hapiste?” diye soranlara “şikeci” diyorlar.

Kürt sorununda aykırı laflar edenleri KCK iddianamelerine sokuyorlar.

Balyoz tutuklularının sorunlarına değinenleri “darbeci” ilan ediyorlar.

Süt olayına girenleri “sütü siyasete alet etmek” ile suçluyorlar.

Tutukluların sorunlarından söz edenleri “darbecilerin ekmeğine yağ sürmek” ile itham ediyorlar.

*  *  *

“Tek Parti” döneminin egemenleri işi hiç bilmiyorlarmış.

“Doğrudan susturmak” yerine bu tür “dolaylı susturma” işine girselerdi…

Hiç değilse yapıp ettiklerine “ileri demokrasi” falan derler, savunucuları da çok olurdu.

Ergun ile Cemaat

ERGUN Babahan, Fenerbahçe’nin başına gelenler ile “Cemaat” arasında bağlantı kuran bir isim.

Böyle düşünüyor.

Buna inanıyor.

Bu düşüncesini ve inancını maç gecesi, çok kaba, çok terbiyesiz bir şekilde ifade etti Twitter’da…

Sonra da özür diledi.

Neden özür diledi?

Kabalık yaptığı için mi, yoksa “Cemaat” ile Fenerbahçe’nin arasında bağlantı kurduğu için mi?

Bu tam olarak anlaşılamadı.

Eğer kabalık yaptığı için özür dilediyse sorun yok.

Ama eğer “bağlantı” kurduğu için özür dilediyse, işte o zaman sorun var.

*  *  *

Ben “Cemaat” ile “Fenerbahçe’nin başına gelenler” arasında bağlantı kuranlardan değilim.

Bunun hayli zorlama bir yorum olduğunu ve kanıtlanamaz olduğunu düşünüyorum. Bütün suçu “Cemaat”e yükleyenlerin, “başa gelenlerin tüm sorumluluğunu başı sonu belli olmayan bir yapıya hava ederek” kendilerini rahatlattıklarına inanıyorum.

Ama benim böyle düşünüyor olmam…

Bu “bağlantı” iddiasının dile getirilmesinin engellenmesine razı olacağım anlamına gelmez. 

*  *  *

Burası özgür bir ülke…

Ya da şöyle söyleyeyim:

Eğer burası özgür bir ülke olacaksa…

Dileyen Fenerbahçe’nin başına gelenler ile “Cemaat” arasında bağ kurabilmeli…

Tabii kabalaşmadan, tabii terbiyesizleşmeden…

Eğer Ergun’un köşelerden ve ekranlardan uzaklaşması ya da uzaklaştırılması, kabalığına ya da terbiyesizliğine yönelik ise bir şey demem…

Ama eğer “Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçirmek istiyor” tezine inandığı için bunlar başına geldiyse…

Burasının özgür bir ülke olması için aşılması gereken bir engelle daha karşı karşıya kaldığımızı söyleyebilirim.

 

‘Cemaat, F. Bahçe’yi ele geçiriyor demek iftiradır’  (18.05.2012)

GAZETECİLER ve Yazarlar Vakfı’ndan dostum Erkan Tufan Aytav aradı.

Dün yazdığım “Ergun ile Cemaat” başlıklı yazımın bir bölümüne itirazı olduğunu söyledi.

*   *   *

Dünkü yazıda şunu savunmuştum:

“Cemaat, Fenerbahçe’yi ele geçirmek istiyor” tezi, düşünce özgürlüğüne girer.

İsteyen bu tezi dile getirebilir.

Yeter ki hakaret etmesin, yeter ki kabalaşılmasın.

*   *   *

Erkan Tufan bu konuda farklı düşünüyor.

Diyor ki:

“Bu bir iftiradır. Bu bir suç isnadıdır… Yüz binlerce sempatizanı olan bir harekete iftira atmaktır. İftira ve suç isnadı düşünce özgürlüğüne girmez. Elinde kanıt, delil olan gider mahkemeye sunar… Ama elde hiçbir kanıt olmadan ‘Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçirmek istiyor, polisleri ve savcıları yönlendiriyor’ denemez. Bunu özgürlük bağlamında değerlendiremeyiz.”

Kanaatim şu:

Erkan Tufan’ın bu yaklaşımı da yabana atılmamalı ve tartışılmalı.

 

Ele geçirilemeyecek şey (19.05.2012)

“CEMAAT’in Fenerbahçe’yi ele geçirmek gibi bir amacı olduğuna inanmıyorum” diye yazmıştım.

Bir okurum itiraz etmiş.

Diyor ki:

“Fenerbahçe büyük bir güç… Taraftarı çok… Böyle bir gücü neden ele geçirmek istemesin ki?”

*   *   *

Cevap veriyorum:

Bazı şeyler ele geçirebilir.

  Mesela: Bürokratik kademeler.

  Mesela: Televizyon istasyonları…

  Mesela: Yazarlar çizerler…

  Mesela: Devlet daireleri…

Ancak Fenerbahçe çapında futbol takımları ele geçirilemez.

Bir kısım taraftarını kafalasan, bir kısmını kafalayamazsın.

Bir kısım yöneticisini ikna etsen, bir kısmı aykırılık yapar.

Hadi diyelim ki hepsini kafaladın, hepsini ikna ettin.

O zaman da “takım ruhunun dinamikleri”ne boyun eğmek durumunda kalırsın. “Takım ruhunun dinamikleri” ile “Cemaat ruhunun dinamikleri” ise ömür billah asla uzlaşamaz.

Yani…

Bu iş teknik olarak imkânsız…

(…)

Ali Şen’den klas çıkış

DEMİŞ ki:

  Aziz Yıldırım’ın karşısına aday çıkması uygun değildir.

  Aday olacaklarsa dört yıl önce çıksalardı, dört yıl önce Aziz Yıldırım dışarıdaydı.

  İçeride olan birinin karşısına çıkmak doğru değil.

  Seçimde Aziz Yıldırım’ın yanında olacağız.

*   *   *

Fırsatçılığın, durumdan yararlanmanın, düşenin üstünde tepinmenin, ganimetçiliğin, soysuzluğun, vurup da kaçmanın geçer akçe olduğu bir ortamda Ali Şen’in bu çıkışı…

İnsanlığa yeniden güven duymamızı sağlamıştır.

Kendisine teşekkür ediyoruz.

(…)

Sol Açık’tan Cemaat’e 

GAZETECİLER ve Yazarlar Vakfı’ndan dostum Erkan Tufan Aytav’ın uyarısına dün yer vermiştim.

Şöyle diyordu:

“Cemaat’in Fenerbahçe’yi ele geçirmeye kalkıştığı iddiası, bir suç isnadıdır. Bir iftiradır. Elinde kanıtı olan gider mahkemeye… Elinde kanıt olmayan bu iddiayı dile getiriyorsa iftira atıyordur. İftira da düşünce özgürlüğüne girmez”.

*   *   *

Fenerbahçe’nin “Sol Açık” adlı taraftar grubundan bu uyarıya cevap geldi.

Şöyle diyorlar:

“Eğer iftira atmak, suç isnat etmek düşünce özgürlüğüne girmiyorsa, Cemaat’in yayın organlarında bizim için ortaya atılan ‘Bunlar Ergenekoncu’ ya da ‘Bunlar İşçi Partisi’ne bağlı’ türü iftiralar nereye giriyor? Ellerinde kanıt varsa, gitsinler mahkemeye… Neden iftira atıyorlar, suç isnat ediyorlar?”

 

Aziz Yıldırım nasıl bu kadar güçlü oldu (20.05.2012)

* Diklenmeyip dik durarak…

* İçeride, dışarıdakinden bile daha etkili olmayı başararak…

* Milim geri adı atmayarak…

* Ödün vermeyerek…

* En az bir AK Partili kadar mağduriyetten beslenmeyi becererek…

* Kişisel tutukluluğunu, bütün bir Fenerbahçe camiasının tutukluluğu olarak algılatmayı başararak…

* Kendisini Fenerbahçe ile özdeş kılarak…

* Bırakıp gideceğine dair işaretler verip kurtulmaya çabalamayarak…

* Acındırmak yerine liderlik yaparak…

* Olayın üstüne üstüne gitmekten geri durmayarak.

* Gündemden hiç düşmemeyi başararak…

* Düşmanlarının kendisine karşı bilenme şiddetlerini artırmaktan çekinmeyerek…

 

F.Bahçelilere açık mektup (24.05.2012)

Ey Fenerbahçeli kardeşim…

“Başkanım hapiste” diye, “takımıma haksızlık yapılıyor” diye, “3 Temmuz’dan beri ağır haksızlıklara maruz kalıyorum” diye öfkeleniyorsun.

Ve kendine bir “hedef” arıyorsun.

Soruyorum sana:

Bulunabilecek en ideal hedef “Cemaat” midir?

* * *

Bak işte!

Sen “Cemaat” dedikçe…

Cemaat mensupları da ayağa kalkıyorlar.

Diyorlar ki:

–  Fenerbahçe’yi ele geçirip ne yapacağız?

–  Ben de Fenerbahçeliyim, ben de takımıma üzülüyorum.

–  Bizim Fenerbahçe’yi ele geçirmeye çalıştığımıza dair bir kanıtınız var mı?

–  Polisin ve savcının sorumluluğunu bize neden yüklüyorsunuz?

–  Biz neden polisin ve savcılığın uygulamalarının sorumlusu olalım ki?

–  Aziz Yıldırım aleyhine yazıp çizen konuşan kişilerin hepsi cemaat mensubu mu?

–  Aziz Yıldırım’ın dava açtığı gazetecilere bakın, kaçı cemaat’e yakın?

Fenerbahçeli kardeşim…

Eğer “olup bitenlerin sorumlusu cemaattir” diyorsan…

Bu sorulara tatmin edici cevaplar vermelisin.

* * *

Bu sorulara tatmin edici cevaplar verilemiyor.

İşte verilemediğinin kanıtı:

–  Bakın efsanevi başkanınız Ali Şen, “Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçirmek istiyor iddiasına beni asla inandıramazlar” diyor.

–  Bakın Kadıköy’de yaşananların ardından polisin tutumunu sert bir şekilde eleştirmekten kaçınmayan Nihat Özdemir, “Fenerbahçe’nin şampiyonluğu için canı yürekten dua edenleri zan altında bırakmaya kimsenin hakkı yok” diyor.

–  Bakın daha düne kadar asbaşkanınız olan Cihan Kamer, “Hocaefendi’yi ve hizmeti seven milyonlarca Fenerbahçeli var” diyor.

Uzatmayayım…

Dünkü Zaman gazetesine bir bakın, aynı renklere sevdalandığınız daha nice şahsiyetin benzer sözlerini okuyun.

Neden böyle konuşuyorlar, aynı davaya gönül veren bu insanlar.

Çünkü onlar da biliyorlar ki “Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçiriyor” iddiası, kanıtlanabilir bir iddia değildir.

* * *

Fenerbahçeli kardeşim…

“Cemaat” iddiası, kanıtlanamaz bir iddiadır.

Bir adım daha ileri gidiyorum:

Bu iddia, doğru olsa bile kanıtlanamaz.

Teknik olarak imkânsızdır bu.

Çünkü “Cemaat” denilen yapı, başı sonu belli bir yapı değildir.

Biraz soyuttur.

Somut yapılar karşınızda öylece dururken soyut yapılarla uğraşmayı tercih ediyorsanız, işin kolayına kaçıyorsunuz demektir.

Mücadele, kurum ve kuruluşlara karşı yapılır.

Başı sonu pek de belirli olmayan ve bu açıdan “soyut kaçan” bir yapıyla mücadele edilmez, edilemez.

* * *

Fenerbahçeli kardeşim…

Bırakın artık “Cemaat” demeyi…

–  “İddianame”de haksızlık yapılmışsa tepkinizi iddianameye yöneltin…

–  Somut bir mağduriyet varsa, somut bir mağdur eden vardır…

Kimse mağdur eden, ona çıkışın…

–  Polisin tutumundan memnun değilseniz, polisin başındaki kişiyi protesto edin…

–  Savcının tutumundan memnun değilseniz, tepkinizi Adalet Bakanı’na yöneltin…

–  Başkanınızın tutukluluğundan memnun değilseniz, “Başkanımız serbest kalsın” diye bağırın.

Bunları bir yapmanız, bin kere “Cemaat” diye haykırmanızdan daha hayırlı olacaktır. Yoksa…

Kulübünüzün ileri gelenleri Zaman gazetesine “Cemaat”i devreden çıkaran demeçler verince, “Peki bize bu haksızlıkları kim yaptı, kim yapıyor?” diye şaşkınlığa ve kararsızlığa düşersiniz.

 

Hayrını görün (25.05.2012)

“FENERBAHÇELİLERE açık mektup” başlıklı bir yazı yazdım dün.

Dedim ki:

Bırakın ‘Cemaat’ demeyi… Olup bitenlerin arkasında ‘Cemaat’ olsa bile bunu kanıtlayamazsınız. Haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız konunun gerçek muhataplarıyla uğraşın. Kendinize hayali muhataplar edinmeyin.”

Mektubuma gelen cevapların kahir ekseriyetinde…

“Hayır, kardeşim… Biz ille de ‘Cemaat’ diyeceğiz” havası vardı.

Mektubuma cevap veren Fenerbahçeliler!

Anlaşıldı.

Konunun gerçek muhataplarıyla yüzleşmek yerine, hayali muhatapla savaşmak istiyorsunuz.

Zaten başkanınız Aziz Yıldırım da aynı taktiği uyguluyor:

Bir yandan “Cemaat”i ima ederek hayali muhatapla savaşıyormuş izlenimi veriyor, bir yandan da hükümete yakın isimleri listesine doldurarak gerçek muhatapla arayı iyi tutmaya çalışıyor.

Sizin de taktiğiniz buysa…

Buyurun, hayrını görün.

 

Fenerbahçelilerin sorularına cevaplar (26.05.2012)

SORU: Cemaat’in Fenerbahçe’yi ele geçirmek istemesinin en büyük kanıtı, 3 Temmuz’dan beri Cemaat’e ait yayın organlarında yazılıp çizilenler değil midir?

CEVAP: 3 Temmuz’dan beri Türk medyasında yazılıp çizilenler ve söylenenlerle ilgili olarak Aziz Yıldırım’ın kimlerden yasal olarak şikâyetçi olduğu açıklandı. Buna göre Zaman gazetesinden bir tane bile şikâyet yok. Eğer Zaman gazetesi, 3 Temmuz’dan beri Aziz Yıldırım hakkında yalan yanlış haber yapıyor ise Aziz Yıldırım neden Zaman’ı mahkemeye vermedi?

* * * 

SORU: Cemaat’e yakın gazetecilerin 3 Temmuz’dan itibaren birdenbire Fenerbahçe hakkında yazıp çizmeleri konusunda ne diyeceksiniz? Bu da mı kanıt değil?

CEVAP: Diyelim ki: Cemaat’e yakın tüm gazeteciler sabah akşam Fenerbahçe ile ilgili yazıp çiziyorlar. Bu neyi değiştirir ki? Ortada bir haksızlık varsa, haksızlığı yapan adres bellidir. Haksızlığı yapan adres bir tarafa bırakılıp, haksızlığı teşvik ettikleri düşünülen kişilerle mi uğraşılacak?

* * *

SORU: Fenerbahçe’ye operasyon yapan polis ve savcıların “Cemaat”e yakın oldukları kesin değil mi? Siz daha ne konuşuyorsunuz?

CEVAP: Kesin değildir. İsterseniz bir deneme yapalım: Hadi çıkıp da kamu önünde “şu savcı Cemaat’e yakındır” ya da “şu polis Cemaat’çidir” deyin… Ne olur? Ne olacak? Mahkemeye verilirsiniz ve sizden iddianızı kanıtlamanız istenir. Ortaya tek bir kanıt bile sunamazsınız. Öylece kalakalırsınız… O halde soruyorum: Sonunda öylece kalakalacağınız besbelli bir iddianın peşinden ne diye gidiyorsunuz? Bu sizin ne işinize yarayacak?

* * *

SORU: Neden Cemaat’i aklamaya çalışıyorsunuz? Yoksa size bu konuda “Cemaat” görev mi verdi?

CEVAP: Bana kimse görev veremez. “Cemaat”i de aklamaya çalışmıyorum. Benim tezim şu: Olup bitenler gerçekten “Cemaat”in işi olsa bile bunu kanıtlayamazsınız. O halde neden perde önündeki sorumlular ortadayken, perdenin arkasında sorumlu aransın ki? Aziz Yıldırım’ın neden bu zamana kadar tutuklu kaldığının hesabını mı sormak istiyorsunuz? Buyurun sorun, adres bellidir. Fenerbahçe’ye iftira atıldığını mı düşünüyorsunuz? Onun da adresi bellidir… İddianame’ye mi öfkelisiniz? Onun da adresi bellidir. Mücadelenizi gerçek hedeflere karşı yürütürseniz sonuç alırsınız… Hatta şunu da söyleyebilirim: Bütün dikkatinizi ve enerjinizi gerçek hedeflere ve perde önüne yöneltirseniz, varsa eğer perde arkasındakiler de bundan nasibini alırlar.

* * *

SORU: Cemaat’in Fenerbahçe’yi ele geçirme çabası neden teknik olarak kanıtlanamaz?

CEVAP: Kanıtlanamaz çünkü “Cemaat üyeliği” diye bir şey yok… Bir “genel merkez” yok… Bir “yönetim kurulu” yok… Bir “kartvizit” yok… Bu bir “gönüllüler hareketi” ve gönüllülük esas… İşte bu nedenle “Cemaat” dediğinizde “belirsiz bir yapı”dan söz etmiş oluyorsunuz… Böyle bir yapıyla uğraşmak nafiledir, gereksizdir, sonuçsuzdur. Çünkü bu yapının başı ve sonu belirsizdir. Bu ülke parlamenter demokrasiyle yönetiliyor. Ülkede sorumluluk alan kişiler bellidir. Hükümet vardır, başı sonu belirlidir. Yani mis gibi bir adres var elde…

* * *

SORU: Siz “Cemaat” yerine “hükümet”i mi hedef gösteriyorsunuz?

CEVAP: Bir hedef göstermiyorum. Ben sadece ülkeyi kimin yönettiğini vurgulamak istiyorum. İsterse “Cemaat” denilen bir yapı, ülkeyi yönetenlerin açtıkları alanı doldurarak etkinlik kazanmış olsun… İsterse “Cemaat”, hükümetten aldığı cesaretle bazı işlere kalkışıyor olsun… Bunun sorumlusu “boşluğu dolduran” mıdır, yoksa boşluğu açan mı? Bunun sorumlusu “cesaret veren” midir, yoksa “cesaret bulan” mı? Bakın, Başbakan ne dedi? “Cemaat camide olur” dedi ve iddiaları yalanladı… Yani şunu demek istedi: “Cemaat falan yok, ben varım”. Eh madem öyle, o zaman “Aziz Yıldırım neden hâlâ içeride” sorusunun da muhatabı Başbakan değil midir? “İlle de cemaat” diye tutturmak, hakiki muhatabı ıskalamak anlamına gelmiyor mu?

 

Cemaat-hükümet kapışması: Son raunt (08.06.2012)

CNN Türk’te Tarafsız Bölge’de önceki akşam “Hükümet neden Özel Yetkili Mahkemeler’in yetkilerini kısıtlamak istiyor?” sorusuna yanıt aradık.

Programı açarken “olası nedenler” üzerinde durdum ve şu üç nedeni saydım:

BİR: Ergenekon, Balyoz gibi davalarda ortaya çıkan şikâyetleri ve hak ihlali yakınmalarını gidermek…

İKİ: KCK tutuklamalarının kapsamının olağanüstü genişlemesini durdurmak…

ÜÇ: Özel Yetkili Mahkemeler’in hükümeti de tehdit eder hale gelmesinin önüne geçmek.

Tarafsız Bölge’ye katılan konuklar, bu üç nedene başka nedenler de ekleyerek katıldılar tartışmaya…

Zihin açıcı vurgular yaptılar.

* * *

Biz Tarafsız Bölge’de konuyu tartışırken Başbakan Erdoğan da bir başka kanalda gazetecilerin sorularına cevaplıyordu.

O programda konu bir ara “Özel Yetkili Mahkemeler” meselesine gelmiş.

Tarafsız Bölge Program Koordinatörü Mine Özbek, canlı yayında kulağımdaki cihaz aracılığıyla Başbakan’ın açıklamalarını aktardı. Başbakan’ın cümleleri şunlardı:

–  MİT olayında çizmeyi iyice aşan bir adım attılar.

–  Bana bağlı olan müsteşarımı alırsanız ben durmam, alacaksanız beni alın.

–  Haddinden fazla yetkileri var. Bu durum devlet içinde devlet anlayışını doğuruyor.

–  Cumhurbaşkanı dâhil herkesi buraya çağırırım anlayışını doğuruyor.

Başbakan’ın bu açıklamaları Tarafsız Bölge’de yaptığımız tartışmayı bitirecek netlikteydi.

Çünkü Başbakan, bu açıklamalarıyla “Diğer nedenleri bir tarafa bırakın. Mesele bu mahkemelerin hükümeti bile tehdit edecek noktaya gelmesidir. Devlet içinde devlet olmaya çalışmasıdır. Bunun önüne geçeceğiz. Asıl neden budur” demek istiyordu.

* * *

Özel Yetkili Mahkemeler” ile “hükümet” arasındaki çekişmenin bir tarihi var.

Duraklar şunlar:

–  ŞİKE DAVASI: Hükümet “Şike”de cezaların düşürülmesini sağlamaya çalışırken Özel Yetkili Mahkemeler buna karşı hamleler yaptı.

–  MİT KRİZİ: Özel Yetkili Mahkemeler, Başbakan tarafından görevlendirilen MİT yetkililerini soruşturmak istedi.

–  BAŞBUĞ OLAYI: Hükümet Başbuğ’un “Yüce Divan”da yargılanması gerektiği görüşüne yakınken Özel Yetkili Mahkemeler Başbuğ’u tutuklamayı tercih etti.

Başbakan Erdoğan, bu üç olayı da kendi egemenlik alanına açık bir saldırı olarak gördü.

Yapılacak düzenlemeyle, bu saldırının dayanaklarını ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Olay budur.

* * *

Peki ya “Cemaat”? 

O bu işin neresinde…

Şurasında:

Açılıyor “Cemaat Medyası”nın yayın organları…

Ve şu görülüyor:

Ne zaman “hükümet” ile “Özel Yetkili Mahkemeler” karşı karşıya gelse…

“Cemaat Medyası”, her defasında Özel Yetkili Mahkemeler’i canhıraş bir şekilde savunuyor ve hükümeti de kıyasıya eleştiriyor.

“Cemaat”in işin içine girmesinin tek somut ve elle tutulur kanıtı bu…

Eğer bunu “yeterli kanıt” olarak görüyorsak olaya “Cemaat–hükümet kapışmasında son raunt” diyebiliriz.

 

Ünal Aysal vs. Aziz Yıldırım (29.06.2012)

–  Aziz Yıldırım adalet arar, Ünal Aysal “sarışın, yakışıklı, güçlü, Avrupalı bir forvet” arar…

–  Aziz Yıldırım seksi savunmalar yapar, Ünal Aysal takımının seksi olduğunu iddia eder.

–  Aziz Yıldırım’da mahpushane dinamizmi vardır, Ünal Aysal’da mavi yolculuk dinamizmi…

–  Aziz Yıldırım duruşma salonunda gol atar, Ünal Aysal TV konuşmalarında frikik verir.

–  Aziz Yıldırım Cüppeli ile bile kafa yapar, Ünal Aysal kendi taraftarlarına bile kafa yaptırır.

–  Aziz Yıldırım sokaktır, Ünal Aysel cadde…

 

Benim mahkemem işini bilir arkadaş (03.07.2012)

AZİZ Yıldırım’ı tahliye ettiler.

Tahliye ederken de bastılar hapis cezasını…

Verdikleri hapis cezasını tutukluluğa saydılar.

Ya da…

Tutuklulukta geçen günleri hapis cezasına saydılar.

Böylece…

Gelen gideni götürmüş oldu.

* **  

Ben hayatımda bu kadar eyyamcı, bu kadar idareci, bu kadar kurnazca bir karar görmedim.

Neden mi?

Anlatayım:

* * *

Mahkemeden “hem tahliye, hem de beraat” kararı çıksaydı, ne olurdu?

Ortalık karışır, düzen bozulurdu.

Şunlar olurdu:

– Aziz Yıldırım’a “o zaman beni niye aylardır mahpus ettiniz?” deme hakkı doğardı.

– Aziz Yıldırım ve arkadaşları, hapiste geçirdikleri ayların hesabını sorma hakkını elde ederlerdi.

– AİHM falan Türkiye’ye keserdi cezayı…

– Aziz Yıldırım’a hapiste geçirdiği her gün için bir bedel ödenmesi gerekirdi.

– “Yüce Türk Adaleti” mahcubiyet içinde kıvranmak zorunda kalırdı.

“Hem tahliye, hem hapis cezası” kararı, işte bu türden arızaları “şak” diye ortadan kaldıran süper kurnazca bir karardır.

* * *

Bu kararla dört kuş birden vurulmuştur:

BİR: Tahliye ile Aziz Yıldırım “yaşasın tahliye oldum” diye sevindirilmiştir.

İKİ: Hapis cezası ile Aziz Yıldırım’da “iyi de ben neden aylarca tutuklu kaldım” sorusunu soracak derman bırakılmamıştır.

ÜÇ: Fenerbahçelilere “başkanınız tahliye oldu, daha ne istiyorsunuz?” denilmiştir.

DÖRT: Fenerbahçe karşıtlarına “hapis cezasıyla Fenerbahçe’nin şikeci olduğunu tescil ettik, daha ne istiyorsunuz?” denilmiştir.

* * *

Sonuç?

Sonuç şudur:

Yüce Türk Adaleti”nin adil olup olmadığı tartışılır ama kurnaz olduğu asla tartışılmaz.

 

Aziz Yıldırım olayı: Neydi istenen, ne oldu (05.07.2012)

ŞUYDU istenen:

–  Gücüne güç katmış Aziz Yıldırım adlı odağı budamak, etkisizleştirmek ve mümkünse ortadan kaldırmak.

–  Diş geçirilemeyen bir Aziz Yıldırım’ın elinden Fenerbahçe gibi muazzam bir yapıyı kıvırıp almak…

–  İdeolojik olarak eğilmediğine dair işaretler veren Aziz Yıldırım’ı harcamak.

–  Her alanda olduğu gibi futbol denilen büyük alanda da hercümerç yaratmak…

–  “NATO”, “müteahhit”, “paşalar” gibi sözcükler üzerinden Aziz Yıldırım’ı harcamak…

–  Fenerbahçe’yi “iktidarına saygılı / cemaatine sevgili” ılımlı bir yapı haline getirmek… 

Fakat hesap hatası yaptılar.

Tam üç adet hesap hatası:

BİR: HSYK’da, YÖK’te, poliste, adliyede, bürokraside tereyağından kıl çeker gibi süzülenler, bu olayda “futbol dini”, “taraftarlık ülküsü”, “takım ruhu” gibi hiç bilmedikleri ve zerre kadar çakmadıkları kavramlara tosladılar.

İKİ: Aziz Yıldırım’ın ellerini ovuşturup “ben ettim siz etmeyin, beni bırakın, alın takımın anahtarlarını, bir daha Fenerbahçe’nin önünden geçersem ne olayım” falan diye ağlayıp sızlayacağını zannettiler.

ÜÇ: Taraftarıyla, idarecisiyle, futbolcusuyla tüm bir Fenerbahçe camiasının, “Aziz Başkan şike yapmış, bu bizi bağlamaz, çeksin cezasını, biz kendi yolumuza gideriz, durmak yok yola devam” diyeceğini düşündüler.

Üçünde de yanıldılar.

Üçünde de umdukları gibi olmadı.

Üçünde de hesapları tersine çevrildi.

* * *

Ne oldu peki?

Şu üç şey oldu:

BİR: Her kuşun etinin yenmeyeceğini anladılar.

İKİ: Eskisinden daha güçlü bir Aziz Yıldırım olgusuyla karşı karşıya kaldılar.

ÜÇ: Aziz Yıldırım’ın yanında eskisine göre daha fazla kenetlenmiş bir Fenerbahçe camiası buldular.

* * *

Kıssadan hisse:

Dinamiklerinden hiç çakmadığın sosyal vakalar üzerine mühendislik yapmaya kalkışmayacaksın.

Kalkışırsan işte böyle eline ayağına dolaşır.

 

Aziz Yıldırım yazısının hesabını veriyorum (06.07.2012)

DÜN kaleme aldığım “Aziz Yıldırım Olayı: Neydi istenen, ne oldu?” başlıklı yazıma çok sayıda övgü aldığım gibi çok sayıda tepki de aldım.

Övgüleri geçiyorum, tepkilerin hesabını veriyorum:

* * *

–  TEPKİ: Ortada kapı gibi mahkeme kararı var. Mahkeme kararının üzerine söz söylenir mi?

–  CEVAP: Mahkeme kararlarına uymak başka bir şeydir, mahkeme kararlarına karşı çıkmak başka… Uyduğumuz karara karşı çıkmak anamızın ak sütü gibi helaldir. 

* * *

–  TEPKİ: Sen değil miydin “Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçirmiyor” diyen. Ne oldu da şimdi böyle yazıyorsun?

–  CEVAP: Benim söylediğim şuydu: “Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçirmeye çalışıyorsa bile bu kanıtlanamaz, kanıtlanamayacak bir ithamın peşinden gitmek faydasızdır”. Hâlâ böyle düşünüyorum. Ama şunu da düşünüyorum: Fenerbahçe, Aziz Yıldırım’dan arındırılmak istendi. Oyunlar oynandı. Oyunu oynayanın kim olduğu önemli değil… Önemli olan Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe taraftarının buna karşı direnmesi…

* * *

–  TEPKİ: Senin “Aziz Yıldırım direniş sergiledi” diye yazdığın gün Aziz Yıldırım, Ertuğrul Özkök’ün yazdıklarını tekzip etti… “Ben kimsenin adını vermedim” dedi… Buna ne diyeceksin?

–  CEVAP: Benim Aziz Yıldırım üzerine söylediklerimin Özkök’ün yazdıklarıyla bir ilgisi yoktu. Ben Aziz Yıldırım’ın direnişini şöyle tanımlıyorum: Hapse düşmesine rağmen Fenerbahçe’den vazgeçmemek… “Alın takımın anahtarını, ben yokum, beni bırakın” dememek…

 

Aziz Yıldırım’dan ne çıkar, ne çıkmaz (07.07.2012)

AZİZ Yıldırım’dan…

–  Cemaat’e karşı tek başına savaşan bir şahin çıkmaz.

–  10 yıllık AK Parti hükümetini devirecek bir hareket çıkmaz.

–  Muhalefetin yapamadığını yapacak bir birikim çıkmaz.

–  Fidel’i andırır ama bir Fidel çıkmaz.

–  Stat örgütlenmeleriyle ortalığı hercümerç edecek bir anarşist çıkmaz.

–  “Bildiri” çıkmaz, “alternatif model” çıkmaz, “ideoloji” çıkmaz.

* * *

Peki Aziz Yıldırım’dan ne çıktı?

Şunlar çıktı:

–  Koca koca paşaların bile ağlaşmaktan başka yapacak bir şey bulamadıkları bir dönemde dik duruş çıktı.

–  Herkesin anahtarları teslim edip “bana elleşmeyin yeter” dediği bir dönemde anahtarları teslim etmeyen bir kararlılık çıktı.

–  En kötü günlerinde on binleri bir araya getirebilen müthiş bir heyecan dalgası çıktı.

–  “Futbol imanı” adını verebileceğimiz güçlü inancın nelere kadir olduğuna dair muazzam dersler çıktı.

–  Başa gelen türlü belalar karşısında yılgınlığa kapılmama duygusu çıktı.

Eh bunlar da hiç azımsanacak şeyler değildir.

* * *

Sözün özü şudur:

Aziz Yıldırım abartılırsa ortaya “gülünç” şeyler çıkar.

Her şey yerli yerine konulursa…

Ortaya örnek alınacak bir “mücadele azmi” çıkar.

Kıvamı kaçırmak ve beklentiyi arttırmak suretiyle adamı maskaraya çevirmeye çalışanlara önemle duyurulur.

 

Hiç kimse (06.10.2012)

“Hiç kimse Fenerbahçe’den büyük değildir.”

İmza: Aziz Yıldırım

*   *   *

“Hiç kimse Fenerbahçe’den büyük değildir. Aziz Yıldırım hariç.”

İmza: Alex.

 

Türkiye’nin en elektrik yaratan isimleri (25.11.2012)

Çetin biri olduğunu kanıtlamanın rahatlığı

Aziz Yıldırım

O artık sınanmış ve sınamış bir kahraman pozisyonda… Kendisi çetin sınavlardan geçti, etrafındakileri de çetin sınavlardan geçirdi. Şimdi bu büyük deneyim çerçevesinden bakıyor hayata, yaptığı işe, camiasına… Ama değişmeyen bir şey var: Elektrik yaratma kapasitesi… O hep üst noktadaydı. Hapisten önce de, hapiste de, hapisten sonra da… Sadece elektrik yaratma biçiminde bir değişim oldu: Hapisten önce pervasız, hapiste destansı, hapisten sonraysa aşırı duygusal…

 

Kafamda deli sorular (23.12.2012)

 Neden Cüppeli Ahmet Hoca’yı uslandıran mahpushane Aziz Yıldırım’ı uslandırmamıştır?

 

Köşe yazarı olması gereken ünlüler (24.12.2012)

 AZİZ YILDIRIM: Başbakan Erdoğan’dan bile daha fazla polemiğe, Başbakan Erdoğan’dan bile daha elektriğe, Başbakan Erdoğan’dan bile daha fazla tartışmaya yol açmazsa ben bu işi bırakırım.

Şu altı kişiyi çıkar, konuşacak konu kalmaz

 AZİZ YILDIRIM: Hapisten önce gündemdi… Hapiste gündemin şahı oldu… Hapisten çıktı gündemin şahbazı oldu… Onsuz konu biter, onsuz vakit geçmez.

 

Bir köşe yazarının yeni yıl dilekleri (28.12.2012)

– Aziz Yıldırım, yeni yılda gündem yaratma konusunda Başbakan Erdoğan’la yarışsın ki konuşacak konusuz kalmayalım.

 

Yılın en’leri (30.12.2012)

Yılın en süper dostluğu

Cüppeli Hoca – Aziz Yıldırım

Mahpushane dedikleri yer işte böyle bir yerdir: Normalde hayat boyu yolları kesişmeyecek kişileri buluşturur, buluşturmakla kalmaz ‘dost’ kılar. Aziz Yıldırım ile Cüppeli Ahmet Hoca dostluğu böyle başladı… İkisi de hapisten çıktı ama dostluklarının popülaritesi sürüyor.

 

2013 merakları (01.01.2013)

Aziz Yıldırım’ın yeni yılda çıkaracağı arıza sayısı iki haneli rakamlara ulaşacak mı?

 

Takıldıklarım (05.02.2013)

  YILDIRIM: Daha düne kadar “yoluna can kurban” denilen Aziz Yıldırım’ın şimdi istifası isteniyormuş… Nankörlük her yerde var ama futbolda biraz fazla var galiba…

 

Aziz Yıldırım’ın yükselişi ve düşüşü (07.02.2013)

  MAĞDURİYETTEN yükseldi, kibirden düşüyor.

–  Süper transferlerle yükseldi, berbat transferlerle düşüyor.

–  Galibiyetlerle yükseldi, mağlubiyetlerle düşüyor.

–  Susarak yükseldi, konuşarak düşüyor.

–  Takım iyiyken diktatörlüğüyle yükseldi, takım kötü olunca diktatörlüğüyle düşüyor.

–  Parayı bastırarak yükseldi, “Parayla pulla olmaz bu işler” diyerek düşüyor.

–  Recep Tayyip Erdoğan taktikleriyle yükseldi, Kemal Kılıçdaroğlu taktikleriyle düşüyor.

–  Alex’le yükseldi, Aykut Kocaman’la düşüyor.

 

Türkiye yıldızlar haritası (17.02.2013)

Kimse böyle parlamamıştı

Aziz Yıldırım

Hapse girdi ve yıldızını parlattı. Hiçbir yıldız o kadar parlamamıştı. Fakat sonra şu üç şey oldu: Eski kibirli günlerine döndü, yoldaşlık hukukunu zedeleyici şeyler yaptı, başarılı transferlere imza atmadı. Sonuç? Homurdanmalar… 

YILDIZI: Parıltının ardından sönme…

 

Faydasız notlar (28.02.2013)

–  AZİZ Yıldırım’ın Şenes Erzik’le bir toplantıda yan yana gelmemek için sarf ettiği çabayı anlayışla karşıladım. Çünkü bazen ben de bazı tiplerle yan yana gelmemek için akla karayı seçiyorum.

 

Her şey biter bunlar bitmez (13.04.2013)

Her şey biter, Aziz Yıldırım’ın azmi bitmez.

 

Aziz Yıldırım’ın düşüşü (28.06.2013)

– HERKESTE bir Aziz Yıldırım bıkkınlığı oluştu galiba…

– Mağduriyetten beslenmesinden herkes sıkıldı galiba…

– “Tek adam” yönetimine artık yeter deniyor galiba…

-Hep kendisini haklı göstermesine artık kimse dayanamıyor galiba…

– Sürekli omuzlarda taşınmak istenmiyor galiba…

 

Trabzon’a yapılan haksızlık ve Ermeniler (04.08.2013) 

TRABZONSPOR Başkanı İsmail Hacıosmanoğlu, “Şike davası” bağlamında Trabzon’a haksızlık yapıldığını söylüyor ve ardından da CHP’ye yükleniyor.

Neymiş CHP’nin suçu?

Fenerbahçe ve Beşiktaş’a sahip çıkmak ama Trabzonspor’a sahip çıkmamak…

İyi de Başbakan Erdoğan da “yöneticiler ceza almalı, kurumlar almamalı” diyerek benzer bir sahiplenişe imza atmadı mı?

CHP’yle yekten yüklenen Trabzonspor’un başındaki isim, nedense hükümete toz kondurmuyor.

“Ne iş” bile demeye gerek duymuyor ve geçiyorum.

*

Trabzonspor benim takımımdır.

Periferide kalmış olmaktan kaynaklanan bir ton haksızlığa maruz kalmıştır, kalmaktadır.

Dışlanmıştır, ötekileştirilmiştir, küçümsenmiştir, sesini duyuramamıştır.

Başka takımların fanatikleri pışpışlanırken Trabzonspor’un fanatikleri yerin dibine batırılmıştır.

Söz konusu Trabzonspor olduğunda alabildiğine genellemeler yapılabilmekte, bunda da hiçbir beis görülmemektedir.

*

Fakat bakıyoruz, Trabzonspor’un başındaki isim, bu haksızlığı da gayet sakil bir şekilde ifade etmeyi tercih ediyor.

“Bize üvey evlat muamelesi yapamazsınız” diyeceğine…

“Ne yani? Biz Rum takımı mıyız, Ermeni takımı mıyız?” diyor.

Sanki “Rum takımı” olsa, “Ermeni takımı” olsa…

Haksızlığa uğramayı, üvey evlat muameleyi görmeyi hak etmiş olacak.

Dışlaya dışlaya memleketimizde az sayıda bıraktığımız kalan son Rum ve Ermeni vatandaşlarımızı fena halde rencide ediyor.

Bir haksızlığa isyan ederken başka bir haksızlığa imza atıyor.

*

Kim ne derse desin!

Bu tutum, Trabzon’a ve Trabzonspor’a hiç mi hiç yakışmıyor.

 

Trabzonspor Başkanı diyor ki (06.08.2013)

TRABZONSPOR Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nu eleştiren bir yazı yazmıştım.

Kendisiyle bir telefon görüşmesi yaptım.

Söyledikleri şunlar:

*

-Benim partiyle, siyasetle alakam yok. Milliyetçi muhafazakâr biriyim ben. Başbakan’ın yaptığı işleri beğenirim.

-Başbakan “Kurumlar ile kişiler ayrılsın” diyor. Başbakanımız akıllı adamdır. Kurumlar ile kişilerin ayrılmayacağını bilir. Başbakanımız onu siyaseten söylüyor.

-CHP ile MHP’nin tutumu ise daha farklı… Bu iki partinin liderleri UEFA’ya “Siz nasıl böyle karar verirsiniz” diyorlar. Kılıçdaroğlu “Türkiye’deki mahkemeler bağımsız karar veremez” diyor.

-Bir tarafta Türk futbolunun ırzına geçmiş bir adam var ve bunlar tutmuşlar “Sen nasıl Aziz Yıldırım’a ceza verirsin” diyorlar, Aziz Yıldırım’ı savunuyorlar. “Kurumlar ayrı, kişiler ayrı” bile demiyorlar.

-Yaptığım açıklamada “biz Ermeni, Rum, Yahudi takımı mıyız?” dedim… Kastım içimizde yaşayan Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlarımızı üzmek değildi. Benim de Ermeni, Rum arkadaşlarım var.

-Benim o sözleri söylemekteki amacım siyasi partilerin Trabzonspor’a yabancı futbol takımı muamelesi yapmalarına tepki göstermekti. Keşke “Biz Fransız takımı mıyız, İspanyol takımı mıyız” diye sorsaydım, amacımı daha iyi ifade etmiş olurdum.

 

Not Defterimden (08.08.2013)

– AZİZ Yıldırım’ın, “mahpusluk arkadaşı” Cübbeli Hoca’yı unutmamasını, ziyaretine gitmesini çok takdir ediyorum.

 

Aziz Yıldırım sorunsalı (25.10.2013)

FENERBAHÇE Cumhuriyeti’nin bir Aziz Yıldırım sorunu var.

Ne yapılacağı bilinemiyor.

Aziz Yıldırım’a yüz çevrilse…

“Büyük başkan”a ayıp olacak.

Aziz Yıldırım’a sahip çıkmaya devam edilse…

Koca Fenerbahçe’nin Aziz Yıldırım’la birlikte ayağının kayma tehlikesi belirecek.

*

İnsan içinden geçiriyor:

Keşke Fenerbahçe’de de “başbakanlık” dışında bir “cumhurbaşkanlığı” kategorisi olsa…

Ve o seçenek devreye sokulsa…

Böylece mesele tatlı bir şekilde halledilse…

 

Sen sandıktan çıktın da Aziz Bey nereden çıktı? (05.11.2013)

HER defasında ama her defasında…

-“Biz sandıktan çıktık, biz oy aldık, biz tercih edildik” diyenler…

-Neredeyse 

“sandıktan çıkmak” 

dışında hiçbir meşruiyet alanına kapı aralamayanlar…

-“Sandıktan çıkana saygı göstereceksin” cümlesini dillerinden düşürmeyenler…

Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe delegelerinin oylarıyla sandıktan çıkması karşısında öyle bir tahammülsüzlük gösteriyorlar ki…

Sormayın gitsin.

*

Kısacası durum şudur:

Kendileri sandıktan çıkınca pek hoş, pek güzel, pek şeker…

Aziz Bey sandıktan çıkınca “auuuu”.

 

Dik dur eğilme Aziz Yıldırım (19.01.2014)

SENİN elinde iki günde iki bin polisi hallaç pamuğu gibi dağıtacak güç var mı?

Yok.

*

Senin elinde Yargıtay’ı Fenerbahçe Yönetim Kurulu’nda görev yapan zatlardan birine bağlayacak kudret var mı?

Yok.

*

Senin elinde Yargıtay’dan çıkan onama kararını “yok hükmünde” durumuna düşürecek bir kamuoyu oluşturma gücü var mı?

Yok.

*

Senin elinde “işte bunlar hep paralellerin işi” dediğin andan itibaren sesine ses katacak 7 gazete, 12 televizyon ve en az 48 köşe yazarı var mı?

Yok.

*

Senin elinde “şike var mı yok mu, buna ancak sandık karar verir” deme imkânı var mı?

Yok.

*

Senin bir Bekir Bozdağ’ın var mı?

Yok.

*

Senin tayin çıkarma, savcının yanına savcı ekleme, telefon dinleme, istihbarat oyunları oynama, kara propaganda yapma araçların var mı?

Yok.

*

Yok… Yok… Yok…

Ama sen yine de dik dur, eğilme Aziz Yıldırım.

Çünkü…

Senin dik durup eğilmemen, elinde bin türlü imkânı olan kudretli şahısların dik durup eğilmemesine benzemez.

Senin tek bir dik duruşun, her türlü etki, yetki ve garantiye sahip olanların bin tane dik duruşundan bile daha değerli, daha sağlamdır.

*

Dik dur eğilme!

Vicdanlılar seninle!

FIFA ve UEFA’nın Muhtemel Yaptırımları

Yargıtay’ın birçok isim için şike sürecini bitiren kararının ardından gözler FIFA ve UEFA‘ya çevrildi.

Medya ve sosyal medyada takip ettiğim hukukçular birbiriyle çelişen yorumlar yapıyorlar.

Yargıtay kararından önce “UEFA kulüplere ceza veremez” diyen bazı hukukçular ağız değiştirdiler. Şimdi UEFA’nın küme düşme cezası verebileceğini iddia ediyorlar.

Bazı hukukçular TFF için yeniden yargılama söz konusu olamayacağını, zira Yargıtay kararının yeni delil olmadığını belirtiyorlar.

Bir kesim TFF’ye bile ceza verilemeyeceğini, UEFA’nın talimat değişikliğinin geçmişe etkili uygulanamayacağını savunuyor. 

Ciddiye almakta zorlandığım tek görüş ise “Türkiye’de yeniden yargılamaya ilişkin kanun değişikliğinin gerçekleşmesi halinde, Yargıtay kararının bozulacağını ve Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeni bir sürecin başlayacağını, spor hukukunun da bu sürecin sonunu beklemesi gerektiğini; olası beraat kararlarının ardından spor hukukunda yeniden yargılama yapılması gerektiği“ni iddia ediyor. Bu görüş sahipleri, Türk yargı sistemindeki yolsuzluğun UEFA’nın dikkatinden kaçamayacağını ileri sürüyorlar.

Eminim gözden kaçırdığım görüşler vardır. Hepsini ayrı ayrı değerlendirmem gerekmiyor. Bu yazıda kendi görüşümü paylaşacağım.

Öncelikle, FIFA ve UEFA Türk yargı sistemindeki yozlaşmayla ilgilenmez. UEFA Disiplin Kurulu, UEFA Temyiz Kurulu ve CAS sadece mahkeme kararını değil, delilleri de dikkate alarak karar verdi. Üstelik Yargıtay tapelerin gerçeği yansıttığını, sanıkların tapelerin içeriğine itiraz etmediklerini hatta sanıkların bazı ses kayıtlarının dinlenmesine karşı çıktıklarını açıkladı. UEFA ve FIFA için tapelerin sahte olmaması, içeriklerine itiraz edilmemesi yeterli. Bu tapelerin nasıl elde edildiğinin hiç önemi yok. Mahkeme kararı olmasaydı bile, tapeler tek başına UEFA için yeterli olacaktı. CAS için de durum aynı. CASAmadou Diakite ve Ahongalu Fusimalohi kararlarında tapeler, temel alarak kararları onadı. CAS, hukuka aykırı elde edildiği iddia edilen tapelerin şike gibi sporun doğasına zarar verecek büyük ihlallerin ispatında önemli delil olduğunu benimsedi. CAS, devlet mahkemeleri için bağlayıcı olan temel ilkelerin özel hukuka tabi tahkim yargılamasında birebir uygulanamayacağını ve İsviçre Federal Mahkemesi’nin bu görüşü kabul ettiğini örnek içtihatlarla ortaya koydu.

Bu sebeple, şike soruşturmasında elde edilen ses kayıtları ceza yargılamasında hukuka aykırı kabul edilse bile, spor hukukunda kesinlikle nazara alınır. Ses kayıtlarının hukuka aykırı elde edilmiş olması tek başına spor hukukunda yeniden yargılamayı gerektirmez. 

FIFA ve UEFA ne tür cezalar verebilir?

Bazı hukukçular UEFA‘nın talimat değişikliğinin geçmişe etkili uygulanamayacağını; şike, ırkçılık gibi temel değerlere saldırı niteliği taşıyan eylemlerin gereği gibi soruşturulmaması durumunda UEFA‘ya ceza verme yetkisi tanıyan yeni hükmün TFF ve yöneticileri şike yapan kulüplere uygulanamayacağını iddia ediyorlar.

CAS, Porto Kararı‘nda UEFA talimatında şike ile getirilen yeni hükümlerin geçmişe etkili uygulanabileceğini kabul etti. Her ne kadar Porto, talimat değişikliğinden önce şike yapmış olsa da, UEFA‘nın yeni talimatı uygulayarak Porto‘yu Avrupa Kupaları’na kabul etmeme yetkisi olduğunu açıkladı. Aynı gerekçeyle, UEFA‘nın son talimat değişikliğinin 3 Temmuz sürecine etkili olabileceği kabul edilebilir.

3 Temmuz sürecinde UEFA, şike sürecinin TFF‘nin egemenliğinde olduğunu ve TFF‘nin iç işleyişine müdahale etmeyeceğini açıklamıştı. Dikkat edilirse, bu açıklamalar talimat değişikliğinden önce yapılmıştı. Talimatın yeni düzenlemeleri UEFA‘ya ulusal federasyonların iç işleyişine karışma, hatta federasyon yerine karar verme yetkisi tanıyor.

UEFA ve FIFA öncelikle TFF‘ye ceza verebilir. TFF, gereği gibi soruşturma yapmadığı gerekçesiyle yaptırıma tabi tutulabilir.

TFF‘ye hangi cezalar verilebilir?

UEFA ve FIFA‘nın kulüplere, federasyonlara verilecek cezalarda geniş takdir yetkisi bulunuyor.

1) Önce, bugüne kadar kimsenin bahsetmediği bir ihtimali tartışmaya açayım.

FIFA Statüsü, FIFA‘ya olağanüstü durumlar söz konusu olduğunda üye federasyonların yönetim kurullarını görevden alma yetkisi vermektedir. Eğer UEFA ve FIFA, TFF‘den Yargıtay kararıyla kesinleşen mahkumiyet kararlarını dikkate alarak ilgili kişi ve kulüplere ceza verilmesini ister ancak TFF bu talebi reddederse, FIFA‘nın TFF‘nin yönetimine müdahale etme ihtimali bulunmaktadır. FIFA, TFF‘nin yönetim kurulunu görevden el çektirerek, belli süre için görev yapacak bir kurul atayabilir. FIFA, bu kararı vermeden önce UEFA‘ya danışmalıdır.

Yukarıdaki ihtimal Türkiye’de bomba etkisi yapar. Bilindiği üzere, futbol camiası TFF‘nin dokunulmaz olduğunu iddia ediyor. Hükümet, Bakanlar, muhalefet partileri de özerkliği dokunulmaz olarak yorumluyor. Her türlü yolsuzluğa imza atanlara müdahale edilemeyeceğini, bu pisliğin TFF‘nin iç sorunu olduğunu savunuyor. İsviçre, İngiltere, Fransa, Güney Afrika’da futbol federasyonları hakkında soruşturmalar açıldı. Hatta FIFA bile soruşturuldu. İsviçre mahkemeleri FIFA‘nın birkaç yöneticisini cezalandırdı. Hiçbir futbol federasyonu dokunulmaz değil. Türkiye hariç. Anayasa değişikliği ile TFF‘nin dokunulmazlığı katmerlendi. Bu da hükümetin ve muhalefet partilerinin ayıbı.

Türkiye’de TFF‘ye dokunulamazken, FIFA üye federasyonların yönetimlerine karışabiliyor. Sadece belli bir kararı almaya zorlamakla yetinmeyip, doğrudan yönetimi görevden alıp, karar verecek yeni bir yönetim getirebiliyor.

2) FIFA ve UEFA, Türk milli takımlarının uluslararası maçlar oynamasını engelleyebilir.

3) TFF’nin üyeliği askıya alınabilir.

Peki FIFA ve UEFA kulüplere ceza verebilir mi?

UEFA’nın 2013 tarihli talimatı sadece UEFA tarafından düzenlenen maç ve turnuvalarda değil, ayrıca UEFA’nın kuruluş amaçlarından birine esaslı aykırılık hallerinde de uygulama alanı bulacak. Bu yetki ancak üye federasyonların yeterli soruşturmayı yapmaları halinde uygulanamayacak (UEFA Disiplin Talimatı md. 2/IV). 

TFF‘nin şike sürecini nasıl yönettiğini biliyoruz. Etik Kurulu’nun saçma raporunu, PFDK‘nın açıkça hukuka aykırı kararını ve TFF Tahkim Kurulu’nun şikeye 3 maç ceza verdiği kararı unutmadık.

UEFA, TFF yönetim kurulu ve hukuk kurullarının şikeyi örtbas etmek için harcadığı çabanın farkında. UEFA, 2013 tarihli talimatını uygulayarak öncelikle TFF‘ye ceza verebilir. Bu talimata dayanarak kulüpleri de cezalandırabilir.

UEFA, kulüplere hangi cezaları verebilir?

Bir hususu unutmamak gerekir. UEFA sadece kendi disiplin talimatında yer alan cezaları verebilir. UEFA’nın küme düşürme yetkisi bulunmamaktadır. UEFA kulüplere “uyarı“dan başlayarak çeşitli cezalar verebilir ama küme düşürme cezası veremez.

Şikeye karışmış kulüplere verilebilecek en ağır cezalar Avrupa Kupaları’ndan men ve en üst ceza olarak lisansın iptalidir.

Fenerbahçe ve Beşiktaş UEFA tarafından cezalandırıldı. Her ne kadar Beşiktaş için cezanın kesin olmadığı, durumun tekrar değerlendirileceği belirtilse bile, cezanın arttırılacağını sanmıyorum.

Türkiye’de Sivasspor, Giresunspor ve Bülent Uygun‘un Yargıtay tarafından yönetici olarak değerlendirilmesinin tartışılmasının ardından belki Eskişehirspor UEFA tarafından cezalandırılabilecektir.

Bu süreçle ilgili asıl aktör FIFA’dır. FIFA’nın kulüplere küme düşme cezası verme yetkisi var. FIFA doğrudan bu cezayı vermeyip, TFF’ye yeni yönetim atadıktan sonra kulüplere ceza verilmesini sağlayabilecek.

Çok önemli bir noktayı atlamayalım. FIFA ve UEFA sadece Yargıtay aşamasından geçmiş kararlarda yer alan maçlarla sınırlı karar vermeyecektir. 6222 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce yapılmış ancak mahkemenin cezalandıramadığı şike olayları da UEFA ve FIFA’nın radarında olacaktır.  

Aynı şekilde, 6222 sayılı Kanun’a göre suç olmayan ancak UEFA talimatına göre suç olan fiiler de UEFA tarafından değerlendirilebilir.

Örneğin, Barış Özbek‘in, o süreçte görev aldığı Galatasaray’ın kadrosunu üçüncü kişilerle paylaşması UEFA düzenlemelerine göre şikeydi. TFF Etik Kurulu bu hareketi sadece etik ihlal olarak değerlendirdi ve oyuncunun Etik Kurulu’na sevk edilmesi gerektiğini açıkladı. TFF ise bu sporcuyu Etik Kurulu’na sevk etmedi.

Aynı şekilde, Hikmet Karaman, kendisine yapılan şike/teşvik primi teklifini kabul etmemesine rağmen, bunu TFF’ye bildirmediği için cezalandırılmalıydı. Karaman hakkında hiçbir işlem yapılmadı.

TFF Etik Kurulu, birçok şike fiilini sadece etik ihlal olarak değerlendirdi. Bu fiillerin listesini paylaşmıştım: http://goo.gl/wC5K1I

Özetle, UEFA ve FIFA, TFF’nin görmezden geldiği bütün şike ve teşvik primlerini göz önüne alacaktır. Kişiler ve kulüpleri cezalandıracaktır.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında, UEFA ve FIFA aşağıdaki maçları da değerlendirebilecektir. FIFA ve UEFA’da lobi yapmaya çalışanların bu maçları özellikle belirtmesi ve iki federasyonun dikkatini çekmesi gerekir:

Manisaspor – Trabzonspor (21.02.2011)

Fenerbahçe – Kasımpaşa (26.02.2011)

Kayserispor – Manisaspor (04.03.2011)

Bursaspor – İstanbul Büyükşehir Belediyespor (06.03.2011)

Gençlerbirliği – Fenerbahçe (07.03.2011)

Galatasaray – Fenerbahçe (18.03.2011)

Gençlerbirliği – Trabzonspor (20.03.2011)

Diyarbakırspor – Giresunspor (04.04.2011)

Eskişehirspor – Fenerbahçe (09.04.2011)

Trabzonspor – Bursaspor (17.04.2011)

Karşıyakaspor – Giresunspor (18.04.2011)

Eskişehirspor – Trabzonspor (22.04.2011)

Giresunspor – Mersin İdman Yurdu (24.04.2011)

Fenerbahçe – İstanbul Büyükşehir Belediyespor (01.05.2011)

Karabükspor – Fenerbahçe (08.05.2011)

Beşiktaş – İstanbul Büyükşehir Belediyespor (11.05.2011)

Fenerbahçe – Ankaragücü (15.05.2011)

Trabzonspor – İstanbul Büyükşehir Belediyespor (15.05.2011)

Sivasspor – Fenerbahçe (22.05.2011)

TFF Etik Kurulu: “Şikenin Kulübe İzafe Edilebilmesi için Yönetim Kurulu Kararı ile Görevlendirme Gerekir”

TFF Etik Kurulu başkanı Oğuz Atalay tekrar sahneye çıkınca Kurul’un raporlarını hatırlatmak gerekti.

Bu Kurul’da akademisyenler de görev alıyorlar. Onlar da çok iyi biliyorlar ki, “yöneticinin (organın) bu sıfatla, görevi ile ilgili olarak gerçekleştirdiği hukuka aykırı eylemlerden dernek de sorumludur.

Ne yazık ki TFF Etik Kurulu, yöneticilerin imza attıkları şike ve teşvik primi eylemlerinin kulüplere izafe edilebilmesi için kulübün yönetim kurulunda şike veya teşvik primi verilmesi hususunda karar alınması; yönetim kurulunun bir yöneticiyi bu fiilleri gerçekleştirmekle görevlendirmesi gerektiğini ileri sürdü. Kurul, diğer yöneticilerin de bu faaliyetten haberdar olmaları gerektiğine işaret etti.

Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıfında, Kasım ayı civarı öğrencilere tüzel kişilerin hak ehliyeti anlatılır. Tüzel kişilerin sorumluluğu öğretilir. Bir öğrenci, tüzel kişinin organın hukuka aykırı fiilinden sorumlu olması için yönetim kurulu kararı veya diğer yöneticilerin ilgili fiilden haberdar olmaları gerektiğini yazsa, Medeni Hukuk dersini geçemez. TFF Etik Kurulu’ndaki akademisyenler ise bu teoriyi (!) kaleme alabilmişler.

Kurul’un sayın üyelerinden bu teorilerini destekleyecek doktrin ve içtihatlar göstermelerini rica ediyorum.

İlgili kararları hatırlayalım:

1) 07.03.2011 tarihli Gençlerbirliği – Fenerbahçe Futbol Müsabakası (2-4)

İlhan Yüksel Ekşioğlu’nun Fenerbahçe Yönetim Kurulu Üyesi olması nedeniyle şike faaliyetinin Fenerbahçe Spor Kulübü’ne izafe edilmesinin uygun olacağı, ancak bu eylemden Fenerbahçe Spor Kulübü’nün diğer yöneticilerinin haberdar olduğuna ilişkin bir kanıta rastlanmadığı; özellikle İlhan Yüksel Ekşioğlu’nun TFF Etik Kurulu’na vermiş olduğu sözlü beyanında Kulüp adına yapacağı işlemlerle ilgili olarak Yönetim Kurulu toplantılarında karar alındığı ve görevlendirme ya da yetkilendirme yapıldığını bildirmesi karşısında dosya içeriğinde I.Yüksel Ekşioğlu’nun bu maçta yetkilendirdiğine ya da görevlendirildiğine dair bir belge ya da karara da rastlanmadığı

2) 15.05.2011 tarihli Fenerbahçe-MKE Ankaragücü Futbol Müsabakası(6-0)

İlhan Yüksel Ekşioğlu’nun Fenerbahçe Spor Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi olması nedeniyle şike teşebbüsü eyleminin Fenerbahçe Spor Kulübü’ne izafe edilmesinin uygun olduğu; ancak bu eylemden Fenerbahçe Spor Kulübü’nün diğer yöneticilerinin haberdar olduğuna ilişkin bir kanıta rastlanmadığı; özellikle İlhan Yüksel Ekşioğlu’nun TFF Etik Kurulu’na vermiş olduğu sözlü beyanında Kulüp adına yapacağı işlemlerle ilgili olarak Yönetim Kurulu toplantılarında karar alındığı ve görevlendirme ya da yetkilendirme yapıldığını bildirmesi karşısında dosya içeriğinde I.Yüksel Ekşioğlu’nun bu maçta yetkilendirildiğine ya da görevlendirildiğine dair bir belge ya da karara da rastlanmadığı

Ekleme:
1) Twitter’da çok komik bir ileti aldım. TFF Etik Kurulu’nun kriterlerinin somut olaya uygulanması ancak aşağıdaki şekilde olabilir. Paylaşmak isterim.

2) Prof. Dr. Oğuz Atalay’ın bir konferansta yaptığı konuşmada kişilerin faaliyetlerinin kulüplere izafe edilmesi konusunda çok farklı görüşler sundu. O konferansla ilgili yazım için: http://goo.gl/zQQ56i

TFF Etik Kurulu Başkanı Oğuz Atalay: "Sahaya Yansıma Kriterini Uygulamadık. Raporda ‘Saha’ İfadesi Geçmiyor"

TFF Etik Kurulu Başkanı Oğuz Atalay, Yargıtay kararı sonrası durum değerlendirmesi yapmış.
 
O değerlendirmeyi uzun uzun tartışmak gerekiyor.
 
Şimdilik tek bir hususu açıklığa kavuşturmak gerektiğini düşünüyorum.
 
Atalay, röportajda şikenin sahaya yansımadığına ilişkin bir ifade kullanmadıklarını; raporda “saha” ifadesinin geçmediğini söylemiş.
Kazın ayağı öyle değil.

Raporda sadecesahaifadesi geçmekle kalmıyor. Kurulmüsabakanın seyrindevemüsabakanın görüntü kaydı incelendiğindeifadeleri ile, maçları tekrar izlediğini ve sahaya baktığını; sahaya yansımanın var olup olmadığını tartıştığını itiraf ediyor.
 
Röportajın ilgili bölümü şöyle:

Okumaya devam et TFF Etik Kurulu Başkanı Oğuz Atalay: "Sahaya Yansıma Kriterini Uygulamadık. Raporda ‘Saha’ İfadesi Geçmiyor"

Yargıtay Şike Kararını Açıkladı

Yargıtay 5. Dairesi, İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nin suç işlemek amacıyla örgüt kurma, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgütü yönetme, suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olma ve yardım etme, işyeri dokunulmazlığının ihlali, tehdit, rüşvet verme ve alma, bu suça aracılık etme, dolandırıcılık, nitelikli dolandırıcılığa teşebbüs, şike, teşvik primi, 6136 sayılı Kanuna aykırılık, resmi belgede sahtecilik suçuna yardım etme ve özel belgede sahtecilik iddialarına yönelik kararları için yapılan temyiz talepleri hakkında kararını açıkladı.

Yargıtay’ın bu kararından önemli başlıkları, bugüne kadar kamuoyunda tartışılan başlıklar altında incelemeye çalışacağım.

Okumaya devam et Yargıtay Şike Kararını Açıkladı

TBMM Araştırma Komisyonu’na Aktarılan Görüşlerden Çarpıcı Bölümler

TBMM bünyesinde kurulan Türk sporunda şiddet, şike, rüşvet ve haksız rekabet iddialarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan (10/63, 113, 138, 179, 228) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu’nun raporunu sizinle paylaşmıştım.
 
Bu yazıda şike, teşvik primi ve mafya ile ilgili dikkate çekici görüşlerin önemli bölümlerini derleyip paylaşıyorum.

Okumaya devam et TBMM Araştırma Komisyonu’na Aktarılan Görüşlerden Çarpıcı Bölümler

Türk Futbolunda Mafya var mı? (TBMM Araştırma Komisyonu Raporu)

TBMM bünyesinde kurulan Türk sporunda şiddet, şike, rüşvet ve haksız rekabet iddialarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan (10/63, 113, 138, 179, 228) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu’nun raporu, Türk sporu için çok önemli veriler barındırıyor.

Komisyon, Türk futbolunda mafya sorununu da incelemiş.

Görüşlerine başvurulan isimler çok ilginç yorumlar yapmışlar.

Özellikle Ergun Gürsoy, İsmail Uyanık ve Celal Doğan‘ın söylediklerine dikkat edin!

 

6. Spora Kural Dışı Müdahaleler

Erman TOROĞLU (Eski hakem)

“ Bakın, bunun cevabını en başta verdim. Türkiye’de her yerde mafya var, sporda niye olmasın. Sporda epey para var ya, nasıl olmaz mafya. Paranın olduğu yerde mafya vardır. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Federasyon Başkanlığı seçimlerinde mafya liderlerinin adamları, Genel Kurul salonlarına kadar geldiler, otellere kadar geldiler. Devletten de kimse kardeş burada ne geziyorsun demedi...”

 

Ahmet ÇAKAR (Eski hakem)

“1998’e kadar, yaklaşık sekiz, on yıl Türkiye’nin en zor şampiyonluğa yönelik maçlarını ben yönettim. O zaman da Türkiye’de mafya vardı. Bana bir Allah’ın kulu, bir mafya lideri veya onun adına herhangi biri bu maç şöyle bitsin, böyle bitsin demedi. Her türlü mukaddesatım üzerine burada yemin ediyorum. Ben 1998’de hakemliği bıraktım. Mafya Türk futbolunun neresinde derseniz, birebir şahit olduğum olayı söylüyorum. Ben, kurulduğundan beri Futbol Federasyonu delegesiyim. Dünya kupası filan da yönettiğim için de ölene kadar delegeyim, eksik olmayın, kanunla koymuşsunuz. 1997 federasyon seçimlerinde, ben, Ankara Sheraton Otelinde, mafya gruplarının, gencecik çocukların silahla katlarda dolaştığını, bizlere silah gösterdiklerini birebir yaşadım; duydum demiyorum, yaşadım. Yani, 20-25 yaşlarında çocuklar, maksimum 30 yaşlarında çocuklar, biri sapsarı, mavi gözlü bir çocuk, bir tanesi esmer, siyah bir çocuk… Hani, Karadeniz mafyası ile doğu mafyası gibi. Yani, onlar belli oluyor. Kim kimin adamı olduğu belli olacak kadar mizahî bir durum. Bir kısmının belinde silah görüyorum, bir kısmı bana silah gösteriyor. O zaman daha deliydim, sen ne yapıyorsun, silah gösteriyorsun dedim. Yanında daha tecrübeli bir ağabeyi onu aldı, götürdü. Alışık değiliz böyle silah işlerine filan. O zaman zaten, 1997-1998’den itibaren bu federasyon seçimlerinde, mafyanın bu işin içine birebir girdiğini… Bakın, esasında birebir girmedi, birebir girdirildi, çekildi. Onlardan yardım istendiğini düşünüyorum. Yani, Sheraton Otelinde bütün başkan adayları…Türk Futbolunda kirlilik vardır. Az öncede dediniz dünya futbolu UEFA Türk Futboluna güvenmiyor. Ben buna bire bir şahidim. Hakemlik yaptığım yıllarda UEFA Hakem Komitesi Türkiye’ye gönderdiği hakemlerde çok seçici davranırdı. Çünkü Türkiye’de bir takım gelen yabancı hakemler, uluslar arası maçlarda etki etmek istediklerini haber almışlardı, bilgileri vardı. Onun için belki bir Kolombiya Ligi değil ama, Avrupa’da futbolla mafyanın iç içe girdiği 5 Lig sayın derseniz, Avrupa Futbolunda kafa adamlarına Rusya’yı, Türkiye’yi Yunanistan’ı sayabilirler.

1997’de de şöyle oldu: Bir maçta bir grup yayın için kapışıyorlardı hatırladığım kadarıyla. Dolayısıyla, bir televizyon grubu bir başkan adayını destekledi, bir başka televizyon grubu bir başka başkan adayını destekledi, otomatikman mafya da bu işe bulaştı. Böyle, gayet sıhhi olmayan, sapık bir tablo ortaya çıktı. Ondan sonraki seçimlerde ben fazla oy kullanmadım; çünkü, gelmedim Ankara’ya. Ama, bilirim ki, her federasyon seçimlerinde, özellikle 1997’den sonra, mafya elemanlarının bu işe seçim kanalıyla bulaştıklarını veya bulaştırıldıklarını, talep üzerine geldiklerini biliyorum, duydum. 1997 seçimlerinde ben birebir çocukları gördüm, silahlı şekilde Sheraton Otelinde cirit atıyorlardı. Siz deyin 50 kişi, ben deyim 100 kişi dolaşıyorlardı içeride ve kimse de, onlara, kardeşim sen nasıl girdin, buraya silahla nasıl girersin diyemedi. Nasıl otel yönetimidir bu?!

Çok önemli bir şey söyleyeyim; Haluk Ulusoy’un hakkını yemeyelim. Çok önemli bir şey söylemek istiyorum, bu Türk basınında yanlış speküle edildi. Herkes diyor ya, Haluk Ulusoy’u mafya seçti diye, yanlış, tam tersi, Haluk Ulusoy mafyaya karşı seçildi. Mafya başka bir grubu desteklerken, helal olsun, Haluk’u çok eleştiren bir adamım, o konuda hakkını vereyim Haluk’a. Haluk, mafyada silahlı adamlara karşı 1997’de girdi ve seçildi. Haluk mafyaya karşı seçildi, Haluk’u mafya seçmedi, tam tersi. Bu çok önemli. Haluk’un hakkını yemeyelim. Haluk’a ben çok vurdum, televizyonda çok eleştirdim; ama, bu konuda hakkını yemeyelim.

Yayın ihalesinde mafya vardı derseniz, ben evet demem. Yayın ihalesinde bir kere 1997’de iki yayıncı kuruluşun iki farklı başkan adayını desteklediklerini biliyorum; ama, yayıncı kuruluşlar mafyaları buraya kanalize ettiler derseniz, hayır diyorum.

Söylüyorum zaten, Avrupa’nın ve dünyanın Türk liglerine bakış açısı, Avrupa’nın kirli 5 liginden biridir… Çok daha acısı, Sayın Başkanım az önce söylediler, Şekip Mosturoğlu, ikinci adam bugün, Kolombiya ligi gibi. İşte, Kolombiya’yı biliyorsunuz, mafyanın, uyuşturucunun kol gezdiği bir devlet. Öyle bakması gibi, bana göre çok acı bir itiraftır bunu. Bunu dünya biliyor.

Fevzi Bir’in yargılanması bitti. Ali Fevzi Bir dosyasını ben iyi bilirim; çünkü, o dosya ilk olarak Star’a, bize geldi. Ali Fevzi Bir ile siz arkadaş olsanız, siz nasılsın Ali deseniz, siz o anki dinleme anında yakalanıp, isminiz bir milletvekili olarak böyle bir kirli ilişkiler yumağında çıkacak. Aydın Torunoğlu ile Ali Fevzi Bir’in dostluktan başka hiçbir ilişkisi yoktur. Ali Fevzi Bir futbolda tahmin edildiği kadar kirli işlere girmiş bir adam değildir. Zaten onu delirten o. Kumarcıymış, dışarıda her türlü… Susurluk’muş, onu bilmem. Beni ilgilendirmiyor Susurluk var mı yok mu. Futbolda sanıldığı kadar… Yani, 2 tane hakem arkadaşına bir otelde bir bayan arkadaş göndermesi ki, şu anda mahkemede suç unsuru olarak tek o bulunuyor, suçsa suç. Kimseyi filan korumuyorum. Ama, Aydın Torunoğlu derseniz, benim ona kanaatim pozitiftir, negatif bir kanaatim yoktur.

Hayır, polise de söyledim; çünkü, ben arabadan tam inerken şöyle yandan ateş etti bana, bir metre mesafeden; bir an göz göze geldik. Zaten o sırada ilk kurşunu belime yemiştim, sonra iki tane de karnıma yedim, ben çöktüm. Bir an baktım; yani, 25 yaşlarında, azıcık alnı geniş, temiz yüzlü. Görgü şahidi orada bir komşu kadın falan var “böyle akça pakça bir oğlandı” diyor. Yani, ben, polise de söyledim, ben, sana eşkal tarif edemem, net görmedim. Ha, sen bana getirirsen “bu adam mıydı” dersen, belki bana çok tanıdık geldi diyebilirim dedim; ama, ben, net görmedim adamı; yani, yandan aldım kurşunu.

Hayır efendim; ben vurulduktan sonra üç tane yazılı ifade verdim. Biri vurulduktan iki saat veya üç saat sonra, biri üç gün sonra, biri de onbeş gün sonra.

Yazılı ifade verdim, bir imza attım; ama, polise, polis memurlarına…

Hayır, ben hiç daha hayatımda bu olayla ilgili savcıdan bir davet almadığım gibi, sayın savcının karşısına da çıkmadım.

Bakın, Sayın Vekilim, benim bildiklerimi anlatıyorum. Vurulduktan iki saat sonra cinayet masasından bir başkomisere ifade verdim. Vurulduktan üç gün sonra, yine, cinayet masasından iki tane memur geldi, yazılı ifademi aldılar. Bir de, vurulduktan onbeş gün sonra, evimde, nekahat dönemimde, bir emniyet müdür muavini –Soyadı Ceren, Tayfur Erdal Ceren; yani, Cerrah Beyin sağ kolu, asayişten sorumlu- bir iki komiser, bir de yazıcı memur ifademi aldılar, o kadar. İki defa da, bana, emniyet müdürlüğünde aynanın arkasında adamlar gösterdiler bu mu diye; o kadar, bütün yaşadığım bu, başka hiçbir davet falan almadım savcılıktan.

Vallahi, ben, hayatım boyunca namuslu yaşamış bir vatandaş olarak, Türk polisini, bana yapılan saldırıda “bildiği halde yakalamıyor” demek, bana yakışmaz, Türk polisine de böyle bir suçlama yapmayı kendime uygun görmem. Niye; ben hayatım boyunca, bakın, yani, namuslu yaşamaya çalışan insan, herkes hata yapar da…”

Sabri ÇELİK (Eski MHK Başkanı)

“Türkiye Spor Yazarları Derneği mensubu önünde çok açık ve net olarak söyledim. Orada söylediğim kelimelerden bir tanesi de şuydu: Yarasa ışıktan, mafya da açıklıktan hoşlanmaz dedim. Ben bu sözlerimin hep arkasındayım.

Sizin söylediklerinize tamamen katılıyorum. Konuşmama başlarken de söyledim. Teşvik priminde, şikede, dopingde hepsi var dedim. Mafya da işin içinde dedim. En son söylediklerinize yine katılıyorum. Ligin sonuna doğru bunlar artacaktır. Bunların yakalanma olayı, tabiî ki, devletimize düşüyor. Eğer bir ispatı varsa bunun ancak ve ancak devlet gücü çözebilir diye düşünüyorum. Bunu kişiler nasıl çözsünler? Bir şike yapılacaksa, bir teklif yapıldıysa bu teklifi yapanın da, alanın da söylemesi lazım. Bunu söylemedikten sonra kimsenin bir şey yapması mümkün değil. Teşvik primini verenin de, alanın da söylemesi lazım. Bunun günü gününe olması lazım. Bir hafta sonra söyledikten sonra bunun kıymeti yok…”

Hıncal ULUÇ ( Gazeteci-Yazar)

“Bu konudaki ihbarlar, olaylar Devlet Güvenlik Mahkemesine ulaştı. Devlet Güvenlik Mahkemesi soruşturma açtı. Devlet Güvenlik Mahkemesi başsavcısı benim çok yakın ahbabım, sık sık konuşuyoruz. Bana söylediği şu oldu aylar sonra: Hıncal, yapılacak hiçbir şey yok; çünkü, hiç kimse hiçbir şey konuşmuyor.

Düşünebiliyor musunuz ki, Devlet Güvenlik Mahkemesine dahi güvenip, insanlar, bildiklerini açıklayamadılar. Neden; çünkü, işin içinde mafya var. Mafyanın olması demek, yarın ne olacağın belli değil demek. Mafyanın vurduğu adamlardan biri olarak karşınızda oturuyorum. Mafyanın saldırdığı, yumrukladığı, dövdüğü adamlardan biri olarak oturuyorum karşınızda…”

 

Yıldırım DEMİRÖREN (BJK Başkanı)

Şimdi, sporun içinde mafyanın olması için mafyanın gelip birebir bir hareket yapması lazım; ama, kulüplerin genel kurul üyelerine bakarsanız bu kişiler vardır, o farklı bir şey. Bunlar büyük kulüplerde olmaz; yani, diğer kulüpleri bilmiyorum; ama, büyük kulübe gelip de kimse oyuncuyu veya başkanı veya yönetim kurulunu mafya tarifiyle tehdit etme veya yönlendirme…”

 

Haluk ULUSOY (Eski TFF Başkanı)

“Ben görevi aldım, Genel Kurula götürdüm ve Başkan oldum; kendim istemedim ve o günkü kaoslu dönemi. Allah’a şükürler olsun, bertaraf ettim, havuz sistemini olduğu gibi oturttum; baskılar olmadı mı oldu, tehditler olmadı mı oldu;

İnsanlar çok çabuk unuttu her şeyi. Ben seçime girdim; Sheretonda, affedersiniz, insanlar tuvalete bile gidemiyordu; o günleri çok çabuk unuttular; tek başıma, Allah’a sığınarak Shereton lobisinde koltukta oturdum sabahın 04.00’lerine kadar; yüreğimi ortaya koydum. Bana seçimden bir gün evvel telefon açtılar, “seni öldürecekler sakın bu seçime girme” diye; “futbol uğruna öleceksem öleceğim; ben bir karar verdim, geri dönüşü yok” dedim ve seçime girdim. O günkü Shereton’un lobisini o gün orada yaşayan insanlar çok iyi biliyor.

Kurban kesmeye gittiğimizde, bir şeyler için kurban kestiğimizi yazıp çizecekler, bu, çok doğal. Ama, bilmiyorlar ki, ben yıllardır yüzlerce veyahut yüzlerce olmasa da 20, 30, 40 kurban kestirdiğimi de herhalde kimse bilmiyor. Onu da kimler için kestirdim, bir araştırsalar da, ben de bilsem kimler için kestirdiğimi. Nerelerde kestirdiğimi, nerelere verildiğini, bunu da araştırmaları lazım tabii ki, yani, sadece o yıl, o çok kaoslu dönemde, hep bir şeyler aranıyor. Ben şunu söylemiştim: Allahım ben bu koltuğa oturdum, şu havuz olayını yüzümün akıyla geçtiğimde yüzlerce kurban keseceğim. Bu Allah ile benim aramda olan bir şeydi. Bunu hiç açıklamadım. Benim cumhuriyet savcılığına verdiğim tutanaklarda da var bu. Ben kimse için kurban kestirmedim. Bir adaktı bu. Allahım dedim, herkes birer birer gidiyor, beni burada başarılı kıl. Şu havuz işini alnımın akıyla geçeyim, yüzlerce kurban keseceğim dedim. Bu, suç muydu?! Ben her sene 40, 50, 100 kurban kestiriyorum, oraya buraya bilmem… Bunların açıklanması yanlış, çünkü, yani, Müslüman insanın yaptığı iyilikleri açıklaması çok kötü bir şey. Gidip onu araştırsınlar, ben 8 senedir kurban kesiyorum. Gidip onları da araştırsınlar, belki onları da birileri için kestiriyorumdur…”

Hadi TÜRKMEN (Gazeteci)

“Haluk Bey -amcasının Ticaret Odası eski meclis başkanvekiliymiş İstanbul’un; beraber, dostumdur rahmetli Cemal Ulusoy- amcasıyla olan yakınlığımızdan da dem vurarak “ağabey bana yardımcı olmaz mısın” dedi. Ben de, kendisine, yardımcı olurum, ama, ne yapmamı istiyorsun dediğimde “ben, bu seçimlerde aday olmak istiyorum, adaylığıma destek olur musun?” Çünkü, kendisinin boşalttığı başkanvekilliğine de ikinci bir başkanvekili seçilmesi gerekirdi; yani, iki kişilik bir seçim yapılacaktı. Ben de kendisine dedim ki, bu sizin ve şahsının veya ailenin bir seçimi. ….Ben de onore oldum, teşekkür ederim; ama, böyle bir şeyi kabul edebilmem için benim de sormam gereken eşlerim, dostlarım var; onlarla istişare edip, sana cevap verebilirim dedim. Sonra da, bir tesadüf, Donanma Kamil eski millî futbolcularımızdan vefat etmişti, Ataköy camiinde onun cenazesine gittiğimde, Fenerbahçenin o zamanki kulüp başkanı Sayın Ali Şen de Vefa Küçük, Orhan Keçeli gibi arkadaşlarımız, Şadan Kalkavan, onlar da camideydiler. Mevzuyu duymuşlar, görüşmüşler. Haluk Bey, bu arada Başkan Ali Şen Beyle de görüşmüş, o da çok memnun olduğunu ifade etmiş. Neyse, sonuçta, Ali Şen Bey, beni kutladı, tebrik etti. Ben de dedim ki, bir şeye daha karar vermedim; sizinle de görüşeceğim. O da dedi ki, cenazeden sonra gidip buluşalım. Benim de o gün Süleyman Seba Beyle bir randevum vardı. Bu nedenden ötürü ertesi gün kendisiyle konuştum. ….Ertesi gün, Ali Şen Beye gittiğimde, Ali Şen Başkanın, bir gün evvelki düşüncesini değiştirdiğini gördüm ve “böyle bir pis işe girme “dedi bana. Daha girdiğim yok; ama, niye dedim; işte, birtakım olaylar olacak, şu olacak bu olacak dedi. Kimden dedim; Mustafa Kefeli kaynaklı olduğunu söyledi. …Ankara’da Haluk Beyi bulduk. Haluk Beye durumu anlattı. O da dedi ki: ”Başkan, ben artık yola çıktım” O da “sen bilirsin, ben sana bunları söyleyeyim” dedi. Onun üzerine, ben, Ali Şen Beyden telefonu rica ettim, aldım; Haluk Beye dedim ki; kardeşim, sen bana bir teklifte bulunmuştun. Ben de sana konuşacağım dostlarım var demiştim. Madem Ali Başkan bunları söyledi, sen bir tehdit altındasın, Türk futbolu tehdit altında; o zaman, benim gibi adama seni yalnız bırakmak düşmez. Ben teklifi o zaman kabul ediyorum ve seninle birlikte 1 oy alsak da seçime gireceğiz dedim ve bu şekilde 22 Aralık 1997 senesinde yapılmış olan genel kurulda beraber aday olduk. Bu adaylık sürecinin önünde Haluk Beyin babası Saffet Bey pek bu işe razı değildi. Amcası, küçük amcası Yılmaz Ulusoy, o futbolun içinden gelmesinden dolayı, bu işin olmasını arzu ediyordu ve Haluk Beyi, o günkü deyimle bana emanet ettiler, böyle bir konuda yardımcı olmam ve onu muhafaza edip korumam anlamında.

Sonuçta, o gün genel kurul Ankara’da yapılıyor. Shareton Otelinde çalışmalar, kulisler yapılıyor. Kulislerde, otelde sayın milletvekillerimiz, sayın bakanlarımız kendilerine göre bir adayı destekliyorlar. Adaylar Sayın Kefeli, Sayın Ulusoy ve Sayın Alp Yalman. Alp Yalman hatta Küba’daydı, gece saat 12’den sonra geldi; yani, iddialı bir aday olmak ötesinde, kerhen birtakım prensiplerden dolayı adaylığı kabul etmiş veya aday olmayı kafasına koymuş bir aday şeklindeydi. Onun dışındaki adaylar da otelde kendi kulis faaliyetlerini yürütüyorlardı.

Aldığımız bilgilere göre, pek o dünyadaki insanlarla ilişkim olmadığı için bilmiyorum; ama, o günkü şartlara göre yeraltı dünyasının önemli isimleri otelde üslenmişler. ….Hiç kimse de bir şey demedi; ama, salona o gün delege olmayanların dışında kimseyi almadılar; çünkü, daha evvelki kongrelerde delege olmayanların baskısı ve presiyle farklı genel kurul başkanı, divan başkanı seçiminde etkiler olmuştu. Bu seferde olmadı; ama, duyduğumuz bilgiler doğruysa, o gün, o sabah veya o akşam otelin içinde, otelin dışında ve kongre salonu önüne ciplerle gelen birtakım insanlar, o yeraltı dünyasındakilerin salona sokulmadığı konusunda gelen beyanlar oldu.

Sayın Alp Yalman 5 oy aldı, Haluk Ulusoy 134 oy aldı, Mustafa Kefeli de 50 oy aldı. Onun başkanvekili adayı da Nail Keçeli’ydi. Kongre bitti. Kongre bittikten sonra, faaliyetler başladı. Yaklaşık -tarih yanlışlığı yapabilirim- bir ay veya bir ay on gün gibi bir süreç sonunda başkanvekillerimizden Sayın Mete Kılıç istifa etti. İstifasının nedenini, yani, şu ana kadar ciddî bir şekilde ortaya koymuş vaziyette değil. Ondan evvel Özkan Olcay Bey, o da kısa bir süre görev üstlendi, o da istifa etti. İstifa ettiği dönemde sadece tehdit aldığını ifade etmesine rağmen pek ilgi gösterilmediği için de kendisinin bu söyledikleri orada kaldı. Kendisi de ondan sonrasında zaten beyanatlarında bu konuyu pek dile getirdiği yoktur. Orası muallakta kalmış bir sayfa olarak kaldı.

Futbol Federasyonu faaliyetleri içinde en çok o dönemde problem çekilen hadise yayın meselesidir. Yayın meselesinde, yayın ihalesine, Şenes Erzik zamanında yapılan ihaleye bir tek firma katılmış; o da Erol Aksoy’un sahibi olduğu Cine 5 televizyonu tarafından ihale alınmış. Biz de, sadece, bu ihalenin şartlarını almış olan firmaya karşı edimlerimizi yerine getirmiş bir federasyonduk; ama, bu arada, özellikle Beşiktaş ve Galatasaray Kulübünün bunun dışında bir yayın kuruluşuyla anlaşmak isteği ve o yayın kuruluşundan, o zamanki rakamlar doğruysa, 9 milyar dolar bir para almış…

Aziz Yılmaz. Vakıfta görüştüm kendisiyle. Dedi ki: “Senin Alaattin Çakıcı’yla ne gibi bir sorunun var?” Dedim, hiçbir sorunum yok, tanımam etmem, işle ilgili bir sorunum yok, ahlakî bir meselem yok, başka bir konumuz yok. Dedi ki: “Böyle böyle, senin Federasyondan bir hafta içinde ayrılmanı istiyor.” Niçin, gerekçesi neymiş? Vallahi bilmiyorum falan dedi. Onun üzerine, ben dedim ki, gerekçesi olmayan bir şeyden dolayı, Federasyonla ilgili bir şeyse, onu bilmem lazım dedim. Neticede, o da bana -eski Beşiktaşlılardan Coşkun vardır-. bir Coşkunla konuşsan gibi bir laf etti. Sonra, ben, bu durumu, tabiî ki, Federasyonla ilgili bir yaptırım konusu geldiği için, Sayın Başkan Haluk Ulusoy’a bilgi verdim. O da şaşırdı, garipsedi, Ergun Gürsoy’u aradı. Ergun Gürsoy da “ben de böyle bir şey duydum, sorarım, bilgi alırım” dedi. Neyse, sonuçta, Ergun Bey geriye dönmedi.

Ayın 9’unda da Paris’te FİFA kongresi vardı. FIFA Kongresine Türkiye’yi temsilen Selami Özdemir’i alarak ben gittim. FIFA Kongresini yaptık. Dünya Kupası 98 Paris, Fransa’daki kupa vardı. Haluk Bey, bu kupaya gelmek istemedi. Beraber gidecektik, Ecevit programını iptal etti. Benimle seyahat etmek istemedi nedense. Sonra Almanya üzerinden Fransa’ya geldi, ama, bu arada günde 20 defa tehdit telefonları bana devam ediyor işte, istifa etmemle ilgili. Alaattin Çakıcı menşeli ifadelerle.

Federasyondan ayrılmadığım takdirde, işte çoluk çocuğumu, seni öldüreceğim vesaire gibi şeyler. Bunlar zaten, DGM İstanbul 2000-2003 sayılı dosyasında hepsi bunların var…”

 

Ecevit KILIÇ (Gazeteci)

Bizim futbol tarihimiz mafya ile birebir ilintili, çok denk gelişiyor. Son on yıllık, yirmi yıllık değil futbolla mafyanın iç içe olması. Ta 1900’lü yılların başına kadar dayanıyor. 1900’lü yılların başında kabadayıların, günümüz mafya temsilcilerinin ilk hali kabadayılardı. Bunlar genellikle halkın sevdiği, saydığı bir nevi Robin Hood tarzı kişilerdi. Daha çok fuhuştan, kumarhaneden kazandığı paraların bir kısmını halka dağıtırlardı. Bir nebze saygı görmek için, sevilmek için. Bu sırada çay bahçeleri dediğimiz yerler ise, daha çok kulüp başkanlarının elindeydi, kulüp başkanları ise daha çok işte mahallenin en zengin esnafı oluyordu. Bu kabadayıların dağıttığı paydan kulüpler de nasibini alırdı. Kulüplerin bütün ihtiyaçlarını kabadayılar karşılardı. Bir süre sonra bu çay bahçeleri, o dönemin tek zulası oldu, uyuşturucu için, aranan adamlar için, iş arayan adamlar için. Daha çok kaçakçılığın merkezi haline geldi çay bahçeleri. Bu dönemde kabadayılar buraları alma gereği duydu. Çay bahçelerini ele geçirirsek, uyuşturucuyu rahat sağlayabiliriz, kumar oynatabiliriz, adamlarımızı saklayabiliriz, iyi bir zula haline getirebiliriz diye düşündüler. Bunun da tek yolu futbol kulüplerini ele geçirmekti. Semt kulüplerini ele geçirerek başladılar. Futbolun buraya bulaşması 1900’lü yılların başına kadar dayanıyor. Peşi sıra 1950’li yıllarda ise, liberalizmin gelişmesiyle birlikte, bu kabadayı figüranı değişti. Yerli babalar gelişti, mafya liderleri artık kabuk değiştirdi. Eskisi gibi kendilerini gizleme gereği duymadılar, imaj peşinde oldular. Baba filmi vardı, TRT’de bir dönem reyting rekorları kırmıştı. Mario Puzo’nun aynı romanından etkilenmişti. Bu romanda betimlenen yer altı dünyasını yaşamaya başladılar. İşte devlet yetkilileriyle rahat iletişim kurabildiler, spor dünyasıyla rahat iletişim kurabildiler, bu noktada artık çay bahçelerine artık ihtiyaçları kalmadı bu adamların. Ne yaptılar rahat rahat gezinmeye başladılar. Adamlarını 5 yıldızlı otellerde sakladılar. Büyük depolar kiraladılar, uyuşturucu için, silah için. Bu noktada futboldan ellerini çektiler, bir önceki kabadayıların aksine. Ama, bu kez futbol kulüpleri maddi sıkıntı çekmeye başlayınca, mafya liderlerine kendileri gittiler. Yani, baba dediğimiz figüranlara gittiler. Bunların birçoğu da kendi memleket takımlarının başına geldiler. Mesela, o dönem kabadayılarından iki örnek verirsek, Dündar Kılıç, Sarıyersporun başkanlığını yaptı, bizzat kulübün daveti üzerine gitti. Tek amaç, kulübe para girsin. Zaten, yeteri kadar açıklayıcı bir örnek. İkincisi, o dönemin uyuşturucu kaçakçılarından Behçet Cantürk, kendi memleketinin Licesporun başkanlığını yaptı, ama, aktif bir başkanlık değildi, sadece para akışı için yapılan bir şeydi.

İşte, ardından bu imaj, büyük bir endüstri haline geldi. Somut örnekleri bu dönemde, Malatyaspor bunun en büyük örneği. Nurettin Güven, Malatyaspor Başkanlığı yaptı. Metin Çağlayan Malatyaspor Başkanlığı yaptı, TurTuncay an Çevik, bunlar hepsi, özellikle, Turan Çevik Türkiye’nin en büyük hayali ihracatçısı. İkinci Türk Escobar’ı deniyor ona. Dünyanın en büyük hayali ihracatçısı. Malatyaspora büyük futbolcular getirdi, o dönemde, Brezilya Milli Takımından Carlos gibi ünlü isimleri getirdi.

Yani, bu hem Ali Fevzi Bir dosyasında hem Kelebek dosyasında -dediğiniz gibi- ortaya çıktı. Şunu net söylüyorum: Bahis olayında da direkt aynı isimler var, dediğimiz mafya liderleri var. Başka isimler tarafından değil, bu iş de gene aynı mafya liderleri tarafından idare ediliyor…

 

Tuncay ÖZKAN (Gazeteci)

“Komisyonun kuruluş gerekçesindekilerin tamamı vardır; ama, bunlar, sadece mafyayı tanımlamakla ya da mafyanın yerini göstermekle çözümlenecek şeyler değildir. Türkiye’de mafya olgusun tanımlarken, bizde mafya üzerine çalışma yapanlar veya dışarıdan bakanlar daha çok İtalyan mafyasını tanımlarlar. Orada mafya çok köklü bir direniş örgütünden yola çıkmıştır, sonra, iktidarın alternatifi, zaman zaman da iktidarın yerini alabilecek düzeyde etkin olmuştur. Bizdeki mafya olgusu, iktidarların, daha doğrusu Türkiye’yi yönetenlerin birlikte hareket etmek istedikleri bir olgudur. Mafya, merkezde paydaş, taşrada güç sahiplerinin sopasıdır. Sopası olduğu için de, spor kulüplerine gider bakarsınız, bunları görürsünüz. Örneğin spor kulüplerinde bir koltukta emniyet müdürü, bir koltukta mafya babası, bir koltukta şirket sahibi hep beraber otururlar, siyasetçi, bürokrat

Mafyanın iki tane şeye ihtiyacı vardır. Biri illegal yoldan elde ettiği karaparayı çevirmek. İkincisi de, legalizasyon, yani, kendine kimlik kartı elde etmek. Bu her ikisi… Türkiye’de spor pastası bu sene zannediyorum 500 milyon dolar falan. Bu pasta büyük bir pasta. Bu pastanın içinden pay almak, bu pastanın içerisinde yer almak önemli bir şey.

Bir de buraya girdiğiniz zaman, bir mafya üyesi olarak bunun içinde yer aldığınızda, dışarıdan elde ettiğiniz karaparayı, haraç, çek-senet tahsilatı, adam öldürme ve diğer yollarla, uyuşturucu kaçakçılığı, kadın ticareti gibi yollarla elde ettiğiniz parayı burada rahat saklayabiliyorsunuz, legalize edebiliyorsunuz..

Ekipler oluşmuş, o çıkar ilişkisi, aynen o mafyayla bütünleşen çıkar ilişkisi medyayla da bütünleşmiş. Medya bunun uzağında değil. Spor medyası bu tuzağın içine düşmüş…”

 

Ergün GÜRSOY (GS Asbaşkanı)

Bizimle bir alakası yok. Yalnız ben size şunu söyleyeyim. Ben, onsekiz yirmi seneden beri İstanbul’da Trabzonluların dernek başkanlığını yapıyorum. Alaattin Çakıcı, benim köylümdür. Ben, bütün Karadenizli, Trabzonluların, kabadayısının da, hâkiminin de, rektörünün de, doktorunun da başkanıyım; yani, şu anda benim yönetimimde iki rektör var; Kemal Alemdaroğlu ile Gülsün Hanım, Teknik Üniversite Rektörü. İkisi de emekli oldu, ayrıldı; ama, bunlar faal zamanlarında benim yönetim kurulumda idiler. Bizde, memleketimizden gelen hastaydı, öğrenciydi, kim gelirse gelsin, hapisten yeni çıkmış, hapse yeni girmiş, hapisteyken bizi aradıkları zaman, biz hepsiyle görüşürüz. Ben, başkan olarak, o yörenin adamı benim için ne yaparsa yapsın insan olarak düşünürüm. Beni aradığı zaman da cevap veririm, konuşurum. Bunu da açık açık söylemem de bir mahzur görmüyorum. O benim yöremin bir insanı, komşum. Dolayısıyla, beni aramıştır, konuşmuştur; ama, bizim Galatasarayın hiçbir işine, hiçbir mafya karışmışlığı yoktur, olmamıştır. Bizim de ne üyemizdir ne bir şeyimizdir. Galatasaray sempatizanı olduğu söyleniyor; onu bir şey diyemem. Bilmem sizi tatmin etti mi?..”

 

Adil SERDAR SAÇAN (Eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü Şube Müdürü)

“Başka türlü mafya oluşumundan söz edemezsiniz efendim. Kulüp başkanları gidip yurtdışında mafya üyelerini ziyaret etme gereği duyuyor; yani, olmadık işler Türkiye’de oluyor; ama, bunların çözüme kavuşabilmesi için, mafyayla mücadele edebilmek için temel unsur, şu milletin üzerindeki korkuyu atıp şikâyetçi yapabilmek; ama, hiç kimseyi şikâyetçi yapamıyoruz, hiç kimseyi konuşturamıyoruz.

Mafyanın omerta kuralı vardır efendim İtalya’da, suskunluk yasası. Omerta kuralı Türkiye’de sonuna kadar işleyen bir kural. Biliyorsunuz, daha geçen sene Beyoğlu’nda bir çocuğu öldürdüler, 600 kişilik bir yerde, boynundan keserek öldürdüler bir barda, bir tane görgü tanığı çıkmadı. Omerta kuralı budur. Futbolda da omerta kuralı uygulanıyor.

Mesela, en önemli olaylardan birisi, şu eski hakemin vurulması olayı..

Evet, olay çözülemedi. O olay çözüldüğü takdirde…

Üst mafya grubuyla alakalı bir olay o. Yani, mafyanın Türkiye’de bir ayakçı, tetikçi grubu vardır; bir de perde arkasındaki grubu vardır.

Hakem bunlara vurdu televizyonda, bunlara bayağı bir sert çıktı, ondan sonra vuruldu. Şimdi, orada, tipik bir mafya eylemi. Çiçekle gidiliyor ve vuruluyor adam. Buradaki mesaj şudur mafya işinden anlayanlar için; nezaket sınırlarını aştın kardeşim, seni uyarıyoruzdur. Burada o mesaj verilmiştir. Yoksa çiçeği kamufle için bekletmiş falan, yok öyle bir şey. Türk mafyasının tarzında çiçekle bekleyip kamufle olmak diye bir şey yoktur; çünkü, sokakta çiçekle bekleyen erkek, Türkiye’de, her zaman, ne oluyor, bu adam kimdir diye bakılan adamdır…”

 

İsmail UYANIK (Samsunspor Başkanı)

Dönem dönem bunlar hamleler yapıyorlar Türkiye’deki gidişata göre. Devletin, hükümetin bu insanlara ne kadar yol verip, vermemesine…. Genel alanda gerek iş hayatında, gerek gece hayatında; böyle belirli grafikler var. Dönem dönem baktığımız zaman birinci lig kulüplerimizin yönetim kurulu listelerinde başkanlıklarda as başkanlıklarda adı mafya liderlikleriyle aynı aileden olan, soyadda olan birçok insanı görebiliyoruz çok açık bir şekilde. Futbol çok ciddî bir enstrüman, güç enstrümanı, kudret enstrümanı, para da dönüyor. Paranın ötesinde, kudret, güçlü olmak, popüler olmak. Dolayısıyla mafyanın da bu türlü hamleleri olabilir; ama, bu o kadar öyle kimseyi korkutucu filan boyutta olmamalı. Herkes birtakım şeylerin arkasında işte biz mafyadan korktuk, bıraktık. Biz mafyadan korktuk, federasyon başkanlığını üç ay sonra bıraktık. Madem korkacaktın niye çıktın oraya? Madem yüzme bilmiyordun, niye ağaca çıktın yani; ne işin vardı orada? Seni kimse zorla hakem yapmadı, zorla federasyon başkanı yapmadı, madem korktun... O zaman sen, normal bir ticaret hayatında bile insanlar bir araya gelmek için bir sürü gerektiği zaman birilerinin ayağına basıyorsunuz ve onlara karşı sağlam durmak zorundasınız. Sokakta da mafya var, değnekçiler mafyası da var. Türkiye’de yaşıyoruz yani. Türkiye’de bir yerlere geldiğiniz zaman ilk defa ayı keşfetmiş gibi, aaa bunlar vardı ben burada durmuyorum, gidiyorum diyemezsiniz. Bunu şunun için söylüyorum, burada bizden evvel ifade veren, iki aylığına, üç aylığına federasyon yönetmiş insanlar var. Onlara atıfta bulunmak için söylüyorum. Mafya girmek ister; ama, mafyanın girmek istemesi sizin de aman biz ailemiz var, çoluk çocuğumuz var deyip, buyurun geçin demenizi gerektirmez anlamında söylüyorum efendim…”

 

Celal DOĞAN (Gaziantepspor Başkanı)

Hiç görmedim. Bakın, mafya dediğiniz nedir; Türkiye’de yazılıyor, işte Eyüp Sultan’da koyun kesmiş. Biz o kongrede buradaydık, ben buradaydım. Devletin emniyeti filan da oradaydı. Güzel de tertip etmişler, birtakım adamlar da teyit ediyor filan. Ne bize soran oldu. Biz de gittik, o adamın tam tersi oy kullandık. Şenes Erzik bizim iki oyumuzla kazandı Kemal Zorlu’nun karşısında…”

Türk Sporunda Teşvik Priminin Önlenmesine İlişkin Tespitler, Görüşler, Öneriler (TBMM Araştırma Komisyonu Raporu)

TBMM bünyesinde kurulan Türk sporunda şiddet, şike, rüşvet ve haksız rekabet iddialarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan (10/63, 113, 138, 179, 228) esas numaralı Meclis Araştırması Komisyonu’nun raporunun detaylarını paylaşmaya başlamıştım.

Bu yazıda futbol dünyasının teşvik primi ile ilgili görüşlerini paylaşacağım.

Özellikle Abdullah Kığılı, Ali Şen, Abdullah Kığılı, Aziz Yıldırım, Ersun Yanal, Serhat Ulueren, Cafer Aydın, Ahmet Çakar, Erman Toroğlu, Mutlu Çelik, Alpay Şar,  Tolgay Karagöz, Ateş Salcıoğlu ve Denizli Belediyespor Kulübü Başkanlığı‘nın görüşlerini okuyunuz!

Okumaya devam et Türk Sporunda Teşvik Priminin Önlenmesine İlişkin Tespitler, Görüşler, Öneriler (TBMM Araştırma Komisyonu Raporu)

Doğru Bilinen Yanlışlar

UEFA disiplin müfettişinin Fenerbahçe ve Beşiktaş JK hakkında hazırladığı raporun ardından gözler gelecek hafta gerçekleşecek duruşmalara kilitlendi.

Fenerbahçe’nin resmi sitesinde yaptığı açıklama ise kamuoyunu hareketlendirdi. Fenerbahçe’nin sıcağı sıcağına paylaştığı itirazlar sanki doğruymuş gibi bir izlenim yaratıldı.

Fenerbahçe’nin itirazlarının yanında başka itirazlar ve komplo teorileri paylaşılıyor.

Sözü uzatmadan itirazları tek tek inceleyelim. Okumaya devam et Doğru Bilinen Yanlışlar

Ne Kadar Toplasak 79 Etmiyor

EUROPOL’un şike açıklamasından sonra Avrupa şikeyi tartışmaya başladı. FIFA, sportif yaptırımların yeterli olmadığını, devletlerden yardım istediğini açıkladı. Spor kamuoyunun önde gelenleri ve siyasiler arka arkaya açıklamalar yapıyorlar. Herkes şike yapılan maçların açıklanmasını ve bu olaylara bulaşanların cezalandırılmasını istiyor.
 
Türk siyasetçiler ve hukukçular hariç!

Okumaya devam et Ne Kadar Toplasak 79 Etmiyor

Şekip Mosturoğlu’nun Yargılamasında Bağımsızlık, Tarafsızlık Sorunu

TFF Tahkim Kurulu, Fenerbahçe yöneticisi Şekip Mosturoğlu’nun savunmasını aldı. Bilindiği üzere, PFDK, Şekip Mosturoğlu‘na bir yıl hak mahrumiyeti vermişti.

TFF Tahkim Kurulu’nun Mosturoğlu’ndan savunma alması bazı çevrelerce eleştirildi. Eleştirinin temelinde, Mosturoğlu ile Tahkim Kurulu’nun bazı üyelerinin yakın ilişki içinde olması, özellikle Spor Hukuku Enstitüsü kaynaklı ilişki vardı.

Bu eleştirilere hak vermemek imkansız.

Tahkim Kurulu üyelerinin bazıları, Şekip Mosturoğlu ile aynı derneğin yöneticiliğini üstleniyorlar. Aralarında yakın ilişki var. Bu yakın ilişki, kurul üyelerinin tarafsızlığı ve bağımsızlığı hakkında şüphe uyandırıyor.

Söz konusu yakın ilişkinin yargılamaya olası etkisi hakkında spekülasyon yaratılabilir. Farklı görüşler ileri sürülebilir.

Ne var ki, Tahkim Kurulu başkanı Avukat Engin Tuzcuoğlu ile Şekip Mosturoğlu arasındaki ilişki basit bir şüpheden öte anlam taşıyor.

Hatırlanacağı üzere, Spor Hukuku Enstitüsü Derneği adına Avukat Kısmet Erkiner ve Avukat Engin Tuzcuoğlu, Fenerbahçe yöneticisi Şekip Mosturoğlu’nun avukatına hitaben bir mütalaa (görüş) kaleme aldılar. Ve bu mütalaada (özetle) Emenike’nin F.Bahçe’ye transferinde bir transfer şikesinden bahsedilemeyeceğini ifade ettiler. Bu mütalaa şike davasının görüldüğü Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildi.

Avukat Engin Tuzcuoğlu, mütalaa verdiği bir olayla ilgili karar verecek hakem haline geldi. Lehine mütalaa verdiği birini yargılayacak hakemin mütalaasının aksine hüküm vermesi pek mümkün değil.

Bu konuda çok detaya girmek istemiyorum. Avukat Engin Tuzcuoğlu‘nun mütalaa verdiği, açıkça görüş belirttiği bir dosya ile ilgili yargılamaya katılması bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerine aykırıdır. Tuzcuoğlu‘nun hem TFF Tahkim Kurulu Talimatı hem de Hukuk Muhakemeleri Kanunu gereğince şike ile ilgili davalarda hakemlikten çekilmesi gerekir.

Bazı hukukçular TFF Etik Kurulu, Disiplin Kurulu ve Tahkim Kurulu’nda görev alan Spor Hukuku Enstitüsü üyelerinin istifa etmeleri gerektiğini iddia ediyorlar.

Bu görüşe katılmıyorum.

Spor Hukuku Enstitüsü Derneği‘ne üyelik tek başına istifa sebebi olamaz. Bununla birlikte, medyada yorum yapan, çeşitli ortamlarda görüşünü açıklayan, sürecin içinde aktif rol alan hukukçuların şike ile ilgili yargılamaya katılmamaları gerekir.

TFF Tahkim Kurulu’nun bu akşam, en geç yarın akşam şike ile ilgili kararlarını açıklaması bekleniyor. Av. Engin Tuzcuoğlu başta olmak üzere, şike sürecinde aktif rol alan üyelerin karardaki imzaları bu kararların hukuka uygunluğunu sorgulatacak.

Anayasa’da Tahkim Kurulu kararlarına karşı yargı organlarına başvurulamayacağı öngörülmüş olsa bile, Tahkim Kurulu’nun şike ile ilgili kararları sadece kararı veren üyelerin niteliğinden yola çıkılarak kamu düzenine açık aykırılık sebebiyle devlet yargısına götürülmeye çalışılacaktır.

TFF Tahkim Kurulu, Bucaspor’un İtirazını Reddetti

Bucaspor, Futbol Disiplin Talimatının 58.maddesinde değişiklik yapılmasına ve 105.maddenin eklenmesine dair düzenlemenin, TFF Kanununa ve Statüsüne, UEFA ve FIFA düzenlemelerine aykırı olduğu iddiasıyla ilgili hükümlerin iptali için TFF Tahkim Kurulu’na başvurmuştu.

Tahkim Kurulu, Bucaspor’un başvurusunu reddetti. Kurul, TFF Yönetim Kurulu’nca 5894 sayılı TFF Kanunu’nun 3. maddesi ve TFF Statüsü’nün 35/i maddesi uyarınca münhasıran sahip olduğu düzenleme yapma yetkisi uyarınca Futbol Disiplin Talimatının 58.maddesinde değişiklik yapılmasına ve 105. maddenin eklenmesine dair düzenlemenin, TFF Kanununa ve Statüsüne, UEFA ve FIFA düzenlemelerine aykırı olmadığına karar verdi.

Futbol Disiplin Talimatı’nın 58. maddesinde değişiklik yapılmasına ve 105.maddenin eklenmesine dair düzenlemenin, UEFA ve FIFA düzenlemelerine aykırı olduğunu gerekçeleriyle açıklamıştım. O yazıyı hatırlatmak isterim:  http://sporvehukuk.blogspot.com/2012/05/tff-tahkim-kurulu-disiplin-talimatnn-58.html

Etik Kurulu’na Göre Etik İhlaller

Önceki yazımda müsabaka sonucunu etkileme”, “müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüs” olarak kabul edilebilecek ancak Etik Kurulu’nun sadece “etik ihlal” değerlendirdiği fiilleri paylaşmıştım.

Bu yazıda ise herhangi bir ayırım yapmadan Etik Kurulu’nun “etik ihlal” olarak nitelendirdiği bütün fiilleri aktaracağım.

Okumaya devam et Etik Kurulu’na Göre Etik İhlaller

Turkey wants Fair Play! / Türkiye Temiz Futbol İstiyor!

Sosyal medyada binlerce temiz futbol sevdalısı tarafından paylaşılan videoyu hiçbir yorum yapmadan yayınlıyorum.

Bakalım ulusal medya bu videoyu yayınlayacak mı!

PFDK Kararlarında “Oyçokluğu” 

PFDK, müsabaka sonucu etkilediği ve/veya buna teşebbüs ettiği iddia edilen kişilerle ilgili kararlarını açıkladı.

Bu kararların bazıları oyçokluğu ile verildi. Oyçokluğu ile alınan kararların ayrıca irdelenmesi gerekiyor.
Oyçokluğu ile alınan kararlar şöyle:
“AZİZ YILDIRIM hakkında, 07.03.2011 günü oynanan Gençlerbirliği-Fenerbahçe (oyçokluğu), 01.05.2011 günü oynanan Fenerbahçe- Büyükşehir Belediyespor (oyçokluğu) müsabakalarında, müsabaka sonucunu etkilemekten dolayı sevk yapılmış ise de isnat olunan disiplin ihlalinin unsurları oluşmadığından CEZA TAYİNİNE YER OLMADIĞINA,
MEHMET ŞEKİP MOSTUROĞLU hakkında, 08.05.2011 günü oynanan Karabükspor -Fenerbahçe müsabakasında, müsabaka sonucunu etkilemekten dolayı sevk yapılmış ise de isnat olunan disiplin ihlalinin unsurları oluşmadığından CEZA TAYİNİNE YER OLMADIĞINA,
MEHMET ŞEKİP MOSTUROĞLU’nun 22.04.2011 günü oynanan Eskişehirspor-Trabzonspor müsabakasında müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüsü nedeniyle FDT’nin 58/2-a maddesi uyarınca 1 YIL HAK MAHRUMİYETİ CEZASI ile cezalandırılmasına, (oyçokluğu)
ERDEM KONYAR hakkında, 08.05.2011 günü oynanan Karabükspor -Fenerbahçe müsabakasında, müsabaka sonucunu etkilemekten dolayı sevk yapılmış ise de isnat olunan disiplin ihlalinin unsurları oluşmadığından CEZA TAYİNİNE YER OLMADIĞINA, (oyçokluğu)
FENERBAHÇE A.Ş. hakkında, 07.03.2011 günü oynanan Gençlerbirliği – Fenerbahçe A.Ş. (oyçokluğu), 22.04.2011 günü oynanan Eskişehirspor  – Trabzonspor A.Ş. (oyçokluğu), 01.05.2011 günü oynanan Fenerbahçe A.Ş.- İstanbul BBSK (oyçokluğu), 15.05.2011 günü oynanan Fenerbahçe A.Ş.- MKE Ankaragücü (oyçokluğu) müsabakalarında, müsabaka sonucunu etkilemekten dolayı sevk yapılmış ise de isnat olunan disiplin ihlalinin unsurları oluşmadığından CEZA TAYİNİNE YER OLMADIĞINA,
karar verildi.
Oyçokluğu ile alınan kararların önemli bölümü “cezanın tayinine yer olmadığı” yönünde. Bu kararlarda azınlık üyeleri, PFDK’ya sevk edilen kişilerin müsabaka sonucunu etkilediğini veya buna teşebbüs ettiğini düşünüyor.
Şekip Mosturoğlu’nun 22.04.2011 günü oynanan Eskişehirspor-Trabzonspor müsabakasında müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüs ettiğine dair karar da oyçokluğu ile alınmış. Bu kararda ise azınlık üyeleri suçun oluşmadığı yönünde oy vermişler.
Oyçokluğu ile alınan kararların çoğunluk ve azınlık oyları gerekçeleriyle birlikte kamuoyu ile paylaşılmalı! Karar ve gerekçeleri, TFF Etik Kurulu raporu ile birlikte yayınlanmalı. Etik Kurulu raporunun saklanması için haklı sebep kalmadı. Biz de Türkiye’yi sarsan şike sürecinin detaylarını öğrenelim. 
Oyçokluğu ile alınan PFDK kararları arasında çelişkiler bulunduğunu da belirtmem gerek.
1) PFDK, Şekip Mosturoğlu’nun 22.04.2011 tarihinde oynanan Eskişehirspor-Trabzonspor müsabakasında müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüs ettiğine oyçokluğu ile karar verdi. PFDK, Fenerbahçe’nin bu maçla ilgili teşebbüsten sorumlu olmadığını yine oyçokluğu ile kabul etti. Kulüp yöneticisi Şekip Mosturoğlu’nun disiplin suçu işlediğini düşünen üyeler, Fenerbahçe’nin bu fiilden sorumlu olamayacağını mı iddia ettiler? Yönetici ve kulüp hakkında verilen kararların çelişkili olmasının sebebi nedir? Şekip Mosturoğlu’nun fiili hangi açıdan (TFF hukukçularının icadı sonucu) “ağır teşebbüs” (!) değildir?
2) 15.05.2011 tarihinde oynanan Fenerbahçe-Ankaragücü müsabakasında Fenerbahçe yöneticisi İlhan Yüksel Ekşioğlu, Fenerbahçe altyapı koordinatörü Cemil Turhan, Fenerbahçe Spor Kulübü Güvenlik Sorumlusu Yavuz Ağırgöl müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüs etmişler. PFDK, bu kişilere hak mahrumiyeti cezası vermiş. Ancak aynı PFDK, oyçokluğu ile Fenerbahçe Spor Kulübü’nün sorumlu olmadığına kanaat getirmiş.
Yöneticisi müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüs etmiş bir kulübe ceza verilmez mi? “Ağır teşebbüs” aranıyor ise, kulübün üç yetkilisinin ceza alması bu yöneticilerin “ağır teşebbüs”te bulunduklarını göstermez mi?
Müsabaka sonucunu etkilemeye çalışan ve sahada alınan sonuçla bunu gerçekleştiren yöneticilere “teşebbüs”ten ceza veren PFDK,  teşebbüsün niteliğini hiç tartışmamış. “Ağır teşebbüs” olup olmadığını açıklamamış. Kurul, ceza alan yöneticilerin kulüplerini korumak için “ağır teşebbüs” kavramına sığınmışa benziyor. Keşke bunu kararda açıklasalardı!
PFDK hukuku ayaklar altına aldı. Bu kurulun acilen değişmesi gerekiyor.

PFDK’nın Şike Kararı ile İlgili İlk Görüşler

Türkiye Futbol Federasyonu, Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’nun şike ve teşvik primi dosyası ile ilgili kararını gece yarısı açıkladı.

PFDK, hiçbir kulübe ceza vermedi. Birkaç yönetici ve futbolcu ceza aldı.
 
Kararlar kamuoyunda büyük tepki gördü. Hukukçular, spor adamları ve siyasiler kararlar hakkında yorumlarını paylaşacaklar.
 
Kararlar birçok açıdan değerlendirebilir. Bu yazıda, PFDK’nın kararındaki “suç unsurunun oluşmadığına” dair tespitlerin doğru olduğunu kabul ederek görüşlerimi açıklayacağım.
 
Bu yazıda sadece kararlardaki çelişkileri aktaracağım.

Okumaya devam et PFDK’nın Şike Kararı ile İlgili İlk Görüşler

PFDK’nın Şike ve Teşvik Primi Kararları

Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu, şike ve teşvik primi iddiaları ile ilgili kararlarını açıkladı.
Kulüplerin hiçbirinin disiplin ihlalinden sorumlu olmadığı belirtildi.
Fenerbahçe yöneticisi Mehmet Şekip Mosturoğlu‘na 1 yıl hak mahrumiyeti,
Fenerbahçe yöneticisi İlhan Yüksel Ekşioğlu‘na 3 yıl hak mahrumiyeti,
Fenerbahçe altyapı sorumlusu Cemil Turhan‘a 1 yıl hak mahrumiyeti,
İstanbul Büyükşehir Belediyespor futbolcusu İbrahim Akın‘a 3 yıl müsabakalardan men,
Ahmet Çelebi‘ye 2 yıl hak mahrumiyeti,
Gençlerbirliği kalecisi Serdar Kulbilge‘ye 2 yıl müsabakalardan men,
Eskişehirspor teknik sorumlularından Ümit Karan‘a 2 yıl hak mahrumiyeti,
Gençlerbirliği yardımcı antrenörü Cengiz Demirel‘e 1 yıl hak mahrumiyeti,
Yavuz Ağırgöl‘e 1 yıl hak mahrumiyeti,
Mehmet Şen‘e 1 yıl hak mahrumiyeti
cezaları verildi.
PFDK’nın kararlarının tam metni aşağıdaki gibidir:

Okumaya devam et PFDK’nın Şike ve Teşvik Primi Kararları

TFF Tahkim Kurulu Disiplin Talimatı’nın 58. ve 105. Maddelerini Hukuka Uygun Buldu

Türkiye Futbol Federasyonu yönetim kurulu, Disiplin ve Müsabaka Talimatları’nı değiştirdi. Kamuoyu Futbol Disiplin Talimatı’nın 58’inci ve 105’inci maddelerini tartışmaya başladı. Okumaya devam et TFF Tahkim Kurulu Disiplin Talimatı’nın 58. ve 105. Maddelerini Hukuka Uygun Buldu

Karşılaştırmalı Hukukta Şikenin Ceza Hukuku Boyutu

Trabzon Barosu Spor Hukuku Komisyonu “Avrupa Ülkelerinde Şike Uygulamaları” çalışması başlatmış. Baronun Internet sitesinde yayınlanan ilk iki rapor İtalya Futbol Federasyonu ve Fransa’nın Toulouse Barosu’ndan gelmiş.
Anladığım kadarıyla, Komisyon Avrupa’daki barolara ve futbol federasyonlarına tek tek yazı göndermiş. Bu talebe kaç baro ve federasyonun cevap verir bilinmez.
Oysa Avrupa Konseyi (Council of Europe) ve Avrupa Komisyonu (European Commission) şikenin ceza hukuku boyutu ile ilgili kapsamlı raporlar yayınladı.
Avrupa Konseyi’nin raporu (Feasibility study on criminal law on Promotion of the integrity of sport against manipulation of results, notably match-fixing), Avrupa Birliği’nin raporu kadar kapsamlı değil. Üstelik Avrupa Konseyi’nin yayınladığı raporda 6222 sayılı Kanun’daki değişiklikler yer almıyor. Avrupa Birliği’nin raporu (Match-fixing in sport – A mapping of criminal law provisions in EU 27)ise örnek olaylar, davalar ve federasyon kararları ile zenginleştirilmiş.
Avrupa Konseyi raporunda, Avrupa Birliği üyesi olmayan Rusya Federasyonu’nun mevzuatı da açıklanmış.
6222 sayılı Kanun’da şike için öngörülen 4 ila 12 yıl arası hapis cezasını azaltan Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu raporları dikkate alıp yeni bir düzenleme getirirler mi bilinmez.

"Memleket Meselesi" Programında Şike Tartışıldı

A Haber kanalında yayınlanan “Memleket Meselesi” programında Fenerbahçe yönetim kurulu üyesi İlhan Ekşioğlu‘nun avukatı Prof. Dr. Ersan Şen ve Trabzonsporlu hukukçu Atilla Dilaver şike soruşturmasını tartıştılar.
Program sadece zaman kaybıydı. Taraflar asıl konunun etrafında dolaştılar. Sayın Şen, söylemini müvekkilinin savunması üzerine kurarken; Sayın Dilaver iddianame ve tanık ifadeleri ile kısıtlı konuştu. Oysa TFF’nin 30 Nisan kararları üzerinde durulması beklenirdi.
Sayın Dilaver’in Spor Hukuku Enstitüsü Derneği hakkındaki iddiaları ise çok çarpıcıydı. Trabzonspor ve Galatasaray taraftarları derneğin şike soruşturmasına etkisini tartışmaya başladılar. Ana medya bu tepkileri yansıtmıyor ancak dernek sosyal medyada çok sert eleştiriliyor.

Şikede "Sahaya Yansıma" Kriteri

Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Yıldırım Demirören, dün yaptığı basın açıklamasında “talimatlarla korunması hedeflenen temel değerlerin doğrudan zarar görmediğinin ortaya çıktığını, futbolu futbol yapan değerlere müdahale çabalarının, bu değerlere zarar verecek noktaya ulaşmadıklarını” belirtti.

Birkaç aydır “şikenin sahaya yansıması” kriterini tartışıyoruz. Türkiye’de sözü dinlenen bazı hukukçular şikenin ancak hakem ve gözlemci raporlarında yer alması durumunda cezalandırılabileceğini iddia ediyorlar. Şikeden ötürü ceza alması muhtemel kulüpler de bu teoriyi destekliyor.

BU KRİTER HUKUKA UYGUN DEĞİLDİR.

Şike suçunun unsurlarını açıklamadan, hukuki gerekçeler ileri sürmeden önce, ilgili kriterin uygulanamaz olduğunu iddia edebiliriz.

Profesyonel sporda şikenin sahada açıkça anlaşılacağını, şike taraflarının göz göre göre şike yapacaklarını ileri sürmek mümkün değildir.

Şikenin sadece spor sahasında, seyircilerin önünde gerçekleşeceğini düşünenler ya şikenin ne olduğunu bilmiyorlar ya da şikenin cezalandırılmamasını istiyorlar.

Hiçbir profesyonel sporcu göz göre göre şike yapmaz. “Basit hatalar“, “olmadık hatalar“, “düşüncesiz hareketler“, “stres sebebiyle yapılan yanlışlar“, “sinirle yapılan hareketler” görülebilir. Ancak bunların şike olarak değerlendirilmesi çok zordur.

PFDK ve Tahkim Kurulu açık farkla biten maçların ardından sadece maç sonucuna bakarak şike yapıldığına hükmetmiştir. Alışılmışın dışında, genel performansının altında oynayıp maçı farklı kaybeden kulübün şike yaptığı kabul edilebilir. Bu örnek dışında, yanlışlıkla gol yemek, sinirli davranış sonucu kart görmek, yanlış yere pas atmak, şut kaçırmak gibi futbol sahasında her zaman gerçekleşebilecek hareketleri şike olarak değerlendirmek çok güçtür. Hakemin, gözlemcinin şikeden şüphelenmesi çok zordur.

Şikeyi hakemin yapması durumunda ise yanlış kararların şike olarak nitelendirilmesi kolay olmayacaktır. Hakemin şike yaptığının ispatlanması gerekir. Bu da ancak saha dışı delillerle mümkün olacaktır.

Şikenin sahada yapılması da gerekmez. Kulüp yöneticisi, teknik ekip üyesi veya sporcu maçtan önce gizlice maç kadrosunu açıklayabilir. Bir masör, masaj yapmak yerine bir veya birkaç sporcuyu sakatlayabilir. Bir sporcu antrenmanda takım arkadaşını sakatlayabilir. Teknik direktör, sporcuyu kadroya almayabilir. Bu davranışlar da şike olarak kabul edilebilir. Zira bu davranışlarla maçın sonucuna etki edilmek istenmektedir.

Sahaya yansıma kriterini kabul ettiğimiz zaman, şikeye teşebbüs neredeyse mümkün olmayacaktır. Teşebbüsün sahada tespiti neredeyse imkansızdır.

Şikenin sahada açıkça anlaşılması bir nebze mümkün olsa bile teşvik primi verildiği nasıl rapor konusu olacaktır? Sporcunun rakiplerine karşı iyi oynaması, terinin son damlasına kadar mücadele etmesi beklenir. Hakem ve gözlemci raporunda sporcunun iyi oynadığını mı rapor edecektir? Böyle bir iddia komik değil, saçma olacaktır.

Futbol camiasının öneml, isimleri de şikenin ve teşvik priminin ispatının çok zor olduğunu, hakem ve gözlemci raporlarına bakmanın yanlış olacağını belirtmişlerdir. 2005 yılında Türk Sporunda Şiddet, Şike, Rüşvet ve Haksız Rekabet İddialarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun Raporunda aşağıdaki ifadeler yer almıştır:

 

Ali Şen (Eski Fenerbahçe Başkanı)Şikenin, hayatın her alanında olduğunu, şikeyi kimsenin ispat edemeyeceğini, topu elinden kaçıran kaleciye, eğer sezon başı ise, acemi, sezon sonu ise, şike yaptı denildiğini, Türk futbolundaki şikenin diğer ülkelerinkinden daha fazla olmadığını, şikeyi ispat edecek hiçbir otorite olmadığını“,

Atay Aktuğ (Trabzonspor Başkanı)Şike iddialarında, hakem veya gözlemci kanaatine göre hareket edilmesinin uygun olmadığını“,

Fethiyespor Kulübü BaşkanlığıTürkiye’de şike ve teşvik priminin varlığına inandıklarını, bu tür olayların belgesini bulmanın ve ispatlamanın mümkün olmadığını“,

İlhan Cavcav (Gençlerbirliğispor Kulübü Başkanı)Teşvik primi verilmesi ve hatır şikesi hususlarının, geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam ettiğini, kimsenin teşvik primi yok diyemeyeceğini, yönetici, teknik direktör, futbolcu herkesin bu işin içinde olduğunu, Türkiye Şampiyonu olan takıma UEFA’nın 6 trilyon gibi bir para verdiğini, bir takımın 6 trilyon için 500 milyar teşvik primini kolaylıkla verebileceğini, ancak bu hususları ispat etmenin çok zor olduğunu“,

Ahmet Çakar (Eski hakem)Hakemin, teşvik primini sahada ispat edemeyeceğini, çünkü teşvik primi alanların aslanlar gibi mücadele edeceğini, bir takıma sen niye aslanlar gibi mücadele ediyorsun denilemeyeceğini, Ersun Yanal’ın evinde teşvik primi alan futbolcuların imzalı kağıdının olduğunu, para dağıtımı esnasında hangi futbolcunun ne kadar para aldığına dair imzalı belge olduğunu, Ersun Yanal’a sorulduğunda belki o belgeyi yakacağını ya da yok diyeceğini, Türkiye’de teşvik priminin olduğunu, Avrupa da da bir çok maçta teşvik olduğunu, kara parayla mücadele veya nereden buldun kanununun Türkiye’de bir Amerika’daki kadar çok sert olarak yerleşmediği sürece bu olayların ispatlanamayacağını düşündüğünü, Teşvik priminin polisiye önlemlerle engellenemeyeceğini, tamamıyla sportif önlemlerle engellenebileceğini

ileri sürmüşlerdir.

 

Meclis Araştırma Komisyonu ise raporunun “Şike Suçuna ve Şikenin İspatına İlişkin Olarak Yapılacak Düzenlemeler” başlıklı bölümünde aşağıdaki tespit ve önerilerde bulunmuştur:

“Komisyon çalışmaları sonucunda elde edilen bilgi, bulgu ve alınan beyanlardan şikenin ispatına yönelik delil elde etmenin neredeyse imkansız derecede olduğu görülmüştür.

Sporda yaşanan şike iddialarında en önemli sorunun ispat sorunu olduğu, kamuoyunda konuşulan bazı iddiaların müeyyidesiz kaldığı, eldeki mevcut kanuni imkanlarla ispat hukuku açısından anılan konularda ispat kolaylığı sağlanması ve bunun sonucunda gerekenin yapılabilmesi için 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan ve ispat müesseseleri olan “Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma” başlıklı 134 üncü, “İletişimin tespiti, dinlenilmesi ve kayda alınması” başlıklı 135 inci, “Tesadüfen elde edilen deliller” başlıklı 138 inci, “Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi” başlıklı 139 uncu ve “Teknik araçlarla izleme” başlıklı 140 ıncı maddelerinde yer alan hukuki müesseselerden yararlanmak için gerekli yasal değişikliklerin yapılması gerektiği düşünülmektedir.

Bunun gerçekleşmesi halinde, delil olmaması nedeniyle müeyyidesiz kalan eylemlerin gerekli müeyyidelerle karşılanmasının temin edileceği, bu müesseselerin Türk sporu üzerinde varlığı iddia edilen gölgelerin kaldırılmasına da yardımcı olacağı değerlendirilmektedir.

 

Görüldüğü üzere, henüz 2005 yılında şike ve teşvik priminin hakem ve gözlemci raporlarıyla ispatlanmasının mümkün olmadığı futbol ailesi tarafından dile getirilmiştir. Ancak bugün bazı kulüplerin ceza almasını önlemek için “şikenin hakem ve gözlemci raporunda yer alması” kriteri öngörülmüştür. Bu kriterin önemli hukukçular tarafından kabul edilmesi de kaygı vericidir.

Şike soruşturması kapsamında şike anlaşmalarının varlığı ispatlanmışsa, anlaşmanın taraflarına şikeden ötürü ceza verilmelidir. Kulüpleri temsil yetkisi bulunan kimseler ve yöneticiler şike anlaşmasının tarafı olmuşlarsa, kulüplere küme düşme cezası verilmelidir. Aksini iddia etmek hukuku yok saymak olacaktır.

PFDK ne tarafsız ne de bağımsızdır!

TFF, Etik Kurulu raporunu aynen kabul etti ve raporu PFDK’ya sevk etti. PFDK, 16 takımın savunmasını aldıktan sonra kararlarını açıklayacak.

PFDK’nın yapısını incelediğimizde kurul üyelerinin kulüp temsilcilerinden oluştuğunu görüyoruz. Hatırlanacağı üzere, Trabzonspor başkanı Sadri Şener, TFF kurullarına adamlarını soktuğunu açıklamıştı.

Sadri Şener‘in açıklamalarını hatırlayalım:

““İki arkadaşımız yönetim kuruluna girdi. Kurullar değişti ama o değişen kurullara da arkadaşlarımızı soktuk. Bugüne kadar sürecin hep dışında kaldık ama artık sürecin tam içindeyiz. Süreci yöneten ve istediğini alan bir güç haline geldik. Yıldırım Demirören’le sürekli görüşüyoruz. Şu anda camiadan ve taraftarlardan tepki var ancak attığımız adımların ne kadar yerinde ve haklı adımlar olduğunu yakında herkes görecek.

Görünen o ki, Trabzonspor‘un yönetim kurulu bünyesindeki temsilcileri süreci istedikleri gibi yönetemediler. Şimdi PFDK’daki kulüp temsilcilerinin ne yönde karar verecekleri merak ediliyor.

PFDK üyelerinin kulüplerle yakın ilişkileri, PFDK’nın kararlarını daha tartışılır hale getirecek. Okumaya devam et PFDK ne tarafsız ne de bağımsızdır!

TFF Başkanı Yıldırım Demirören: "Kulüplerimiz Dikkatli Olmak Şartıyla Şike Yapabilirler"

Türkiye Futbol Federasyonu Yıldırım Demirören, TFF Etik Kurulu’nun raporunu değerlendiren yönetim kurulunun aldığı kararları basın toplantısı ile açıkladı.

Demirören’in açıklaması TFF’nin Internet sitesinde yayınlandı.

Açıklamanın tam metni aşağıdaki şöyle: Okumaya devam et TFF Başkanı Yıldırım Demirören: "Kulüplerimiz Dikkatli Olmak Şartıyla Şike Yapabilirler"

TFF Etik Kurulu’ndan açıklama

Türkiye Futbol Federasyonu Etik Kurulu bir açıklama yaptı. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı’nın 19.03.2012 tarihli sevk talebi çerçevesinde, İstanbul 16.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2011/63 E. Sayılı dosyasında görülen şike ve teşvik primi davası ile ilgili olarak, soruşturmada adı geçen gerçek kişilerin eylemleri değerlendirilmiş ve raporumuz 26.04.2012 tarihinde TFF Başkanlığı’na sunulmuştur.

Bir mütalaa niteliğindeki rapor TFF Başkanlığı’na verildikten sonra, yazılı ve görsel medyada içerik konusunda çeşitli tahmin ve görüşler yer almıştır. Öte yandan gerçekle hiç ilgisi olmayan bir şekilde, hazırlık sürecinde TFF Etik Kurulu’na, TFF yetkililerince raporun içeriği konusunda yönlendirme yapıldığı iddialarında bulunulmuştur. Açıkça belirtmek gerekir ki, ne konuya ilişkin hazırlamış olduğumuz ilk rapor sürecinde bir önceki TFF yetkililerinin, ne de nihai raporun hazırlanması aşamasında mevcut TFF yetkililerinin rapor içeriğiyle ilgili herhangi bir talep, tavsiye, talimat, müdahale veya dayatması söz konusu olmuştur. Kurulumuz özgür iradesi, vicdani ve akli kanaatiyle mevcut dosyada bulunan belge ve savunmalar çerçevesinde raporunu hazırlamıştır.

Raporun içeriğiyle ilgili olarak, daha önceki basın açıklamasında da belirttiğimiz üzere; Kurulumuz, yaptığı inceleme ve değerlendirmeler sonunda, müsabakalardaki eylemler bakımından ilgili bazı kişiler hakkında, “şike”, “şike teşebbüsü”, “teşvik primi” veya “teşvik primine teşebbüs” şüphesinin mevcut olup olmadığı ve bu kişilerin eylem ve davranışlarının kulüplere izafesinin mümkün olup olmadığı bakımından kanaate varmıştır. Bazı müsabakalar bakımından ya da olaylarda adı geçen kişiler açısından ise “kanaat oluşturmaya yetecek kanıt bulunmadığı” şeklinde görüş bildirmiştir. Ayrıca Kurulumuz, dosyadaki kanıtlar çerçevesinde bazı kişilerin, Savcılık evrakında “şüpheli” olarak belirtilmelerine rağmen, “somut olayla ilgisini gösteren kanıt bulunmadığı” yönünde kanaat oluşturmuştur.

Rapor, TFF Yönetim Kurulu’na hitaben hazırlanan bir mütalaa niteliği taşıdığından, içerik bakımından tamamen bir “delillerin değerlendirilmesi” faaliyetlerinden ibaret olmuştur. Delillerin değerlendirilmesinde, somut vakıa iddiasının doğru olma olasılığı konusunda, objektif, makul insan zekası ve vicdanında uyanan kanaat ölçüsü esas alınmıştır. Vicdani kanaat, asla keyfiliğe dönüştürülmemiş, raporun tümü, Kurulumuzca müzakere edilerek yazılmıştır.

Yazılı ve görsel basında, TFF Etik Kurulu üyeleri ve başkanı hakkında çıkan dolaylı haber ve iddiaların tamamı gerçek dışıdır. TFF Etik Kurulu Başkanı’nın, TFF Yönetimi’nden raporun açıklanması talebi veya istifa tehdidi şeklinde hiçbir beyanı olmamıştır. TFF Başkanı Sayın Yıldırım Demirören tarafından yapılan basın açıklamasında, raporumuza aykırı hiç bir husus bulunmamaktadır.

Ayrıca hiçbir Etik Kurulu üyesi, basına raporun içeriği hakkında açıklama yapmamıştır ve bu aşamada yapmayacaktır. Zira hazırlanmış olan rapor, TFF Yönetim Kurulu’nun tasarrufuna tevdi edilmiştir ve bu rapor Yönetim Kurulu ya da disiplin soruşturması sonucunda karar verecek olan TFF yargı kurulları tarafından açıklanana kadar, Kurulumuzca hiçbir şekilde gündeme taşınmayacaktır. Aksi davranış, hukukçu sıfatımız ve etik anlayışımızla bağdaşmaz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”