Yargıtay: “Kulüp ile Takım Antrenörü Arasındaki Sözleşme Belirsiz Sürelidir”

Yarg. 9. HD., E. 2017/13828 K. 2019/19887, T. 13.11.2019

MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, müvekkili antrenör ile davalı arasında 12/07/2013 başlangıç ve 31/05/2014 bitiş tarihli teknik adam sözleşmesi imzalandığını, sözleşmede müvekkiline aylık net 10.000,00 TL ücret ödeneceğinin hükme bağlandığını, davalının Mersin 2. Noterliği aracılığı ile düzenlenmiş olan 06731 yevmiye numaralı ve 06/03/2014 tarihli ihbarname ile müvekkil ile akdetmiş oldukları sözleşmeyi tek taraflı olarak fesih ettiğini bildirdiğini yapılan fesih haksız ve hukuka aykırı olduğunu, müvekkilinin haksız fesih nedeniyle sözleşme sonuna kadar elde etmesi gereken gelirden mahrum kaldığını ve ücret alacaklarının ödenmediğini iddia ederek ücret alacağının ve yoksun kalınan ücret tazminatının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili; talep konusu miktar taraflar arasında belirli olduğundan davanın kısmi dava şeklinde açılamayacağını, hukuki yarar yokluğundan reddi gerektiğini, davacı ile 12.07.2013-12.07.2014 tarihleri arasını kapsar teknik adam sözleşmesi imzalandığını, bu sözleşme gereğince davacının tüm ücretlerinin ödendiğini, davacının ise bu sözleşmede belirlenen edimlerini yerine getirmediğini, tüm uyarılara rağmen bu davranışlarında ısrar etmesi üzerine sözleşmenin 07.03.2014 tarihli ihtarname ile feshedildiğini, haklı neden ile iş akdi feshedildiğinden davacının feshe dayalı taleplerinin reddi gerektiğini, davacının sözleşme süresinin bitiminden evvel iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle istediği tazminattan sözleşmenin feshinden sonra başkaca bir işten elde ettiği gelirler varsa düşülmesi gerektiğini savunarak davanın reddini talep etmiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:

1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Uyuşmazlık taraflar arasındaki ilişkinin belirli süreli iş sözleşmesinin unsurlarını taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.

Belirli süreli iş sözleşmesinden söz edilebilmesi için sözleşmenin açık veya örtülü olarak süreye bağlanması ve bunun için objektif nedenlerin varlığı gerekir.

Borçlar Kanununun 338 inci maddesinde, “Hizmet akdi, muayyen bir müddet için yapılmış yahut böyle bir müddet işin maksut olan gayesinden anlaşılmakta bulunmuş ise, hilafı mukavele edilmiş olmadıkça feshi ihbara hacet olmaksızın bu müddetin müruriyle, akit nihayet bulur” kuralı mevcuttur. Anılan hükme göre tarafların belirli süreli iş sözleşmesi yapma konusunda iradelerinin birleşmesi yeterli görüldüğü halde, 1475 sayılı Yasa uygulamasında, Yargıtay kararları doğrultusunda belirli süreli iş sözleşmelerine sınırlama getirilmiş ve sürekli yenilenen sözleşmeler bakımından ikiden fazla yenilenme halinde, sözleşmenin belirsiz süreli hale dönüşeceği kabul edilmiştir (Yargıtay 9. HD. 7.12.2005 gün 2005/12625 E, 2005/38754 K).

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 430’uncu maddesinde, esaslı nedenlerin varlığı yenilemeler için öngörülmüş ve on yıldan uzun süreli belirli süreli iş sözleşmesi yapılamayacağı kabul edilmiştir.

İş güvencesi hükümlerinin yürürlüğe girmesiyle belirli – belirsiz süreli iş sözleşmesi ayrımının önemi daha da artmıştır (Yargıtay 9. HD. 13.6.2008 gün 2007/19368 E, 2008/15558 K.). 4857 sayılı İş Kanunu’nun 11′ inci maddesinde “İş ilişkisinin bir süreye bağlı olarak yapılmadığı halde sözleşme belirsiz süreli sayılır. Belirli süreli işlerde veya belli bir işin tamamlanması veya belirli bir olgunun ortaya çıkması gibi objektif koşullara bağlı olarak işveren ile işçi arasında yazılı şekilde yapılan iş sözleşmesi belirli süreli iş sözleşmesidir. Belirli süreli iş sözleşmesi, esaslı bir neden olmadıkça, birden fazla üst üste (zincirleme) yapılamaz. Aksi halde iş sözleşmesi başlangıçtan itibaren belirsiz süreli kabul edilir. Esaslı nedene dayalı zincirleme iş sözleşmeleri, belirli süreli olma özelliğini korurlar” şeklinde düzenleme ile bu konudaki esaslar belirlenmiştir. Borçlar Kanunundaki düzenlemenin aksine iş ilişkisinin süreye bağlı olarak yapılmadığı hallerde sözleşmenin belirsiz süreli sayılacağı vurgulanarak ana kural ortaya konulmuştur.

Öte yandan değinilen 11’inci madde, 18 Mart 1999 tarihli 1999/70 EC Konsey Yönergesi ile birlikte ele alınmalıdır. Çerçeve sözleşmesinin 4 üncü maddesinde ayrım gözetmeme ilkesi vurgulanmıştır. Buna göre iş koşulları açısından, belirli süreli iş sözleşmesi ile çalışan işçilere yapılacak farklı muamele esaslı nedenlere dayandırılmadığı sürece, yalnızca belirli süreli iş sözleşmesi ve iş ilişkisi ile çalışmasından dolayı, emsal kadrolu işçilerden daha dezavantajlı davranılmayacaktır.

Sözleşmenin 5’inci maddesinde ise kötü niyete karşı önlem konusu ele alınmıştır. Birbirini takip eden belirli süreli iş sözleşmeleri veya istihdam ilişkisinden kaynaklanan istismarların önlenmesini amaçlayan yasal düzenlemelerin bulunmaması halinde; üye devletlerin, sosyal taraflara danıştıktan sonra uluslararası yasalar, toplu sözleşmeler veya uygulamaya göre belli başlı bazı sektörlerin ihtiyaçlarını da dikkate alarak, aşağıdaki tedbirlerden bazılarını alma zorunluluğu vardır.

1.(a) Bu türden akit veya istihdam ilişkilerinin yenilenmesini haklı kılacak nesnel gerekçeler tespit edilmesi,

1.(b) Yinelenen belirli süreli iş sözleşmeleri veya istihdam ilişkilerinin azamî toplam süresini belirlenmesi,

1.(c) Bu türden sözleşme veya istihdam ilişkisin kaç kez yenilenebileceğinin saptanması.

1.2. Sosyal taraflara danıştıktan sonra, üye devletler elverişli olan durumlarda belirli süreli iş sözleşmesi veya istihdam ilişkisinin,

1.(a) Yenilenmiş sayılacağına,

2.(b) Belirsiz süreli iş sözleşmesi veya istihdam ilişkisi sayılacağına dair koşullar belirleyeceklerdir.

Öte yandan 1999/70 sayılı Konsey Direktifinin önsözünde, Essen Konseyi sonuç bildirgesinde “çalışanların istemleri ve rekabetin gereklerini karşılayacak daha esnek bir iş örgütlenmesini özellikle göz önünde tutan istihdam yoğun büyüme” anlayışına uygun olarak alınması gerekli önlemler vurgulanmaktadır. 1999 yılı İstihdam Politikası Ana Hatları Hakkında 9 Şubat 1999 tarihli Konsey Tavsiye Kararı, “sosyal tarafları işletmeleri daha verimli ve rekabetçi kılmak ve esneklik ile iş güvenliği arasında gereken dengeyi sağlayabilmek amacıyla, bulundukları her düzeyde esnek çalışma düzenlemeleri dahil, iş örgütlenmesinin modernize edilmesi için sözleşme görüşmeleri yapmaya” davet etmiştir. Ayrıca, Hizmet ilişkisine İşveren Tarafından Son Verilmesi Hakkında 158 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesine göre; bu sözleşmenin koruyucu hükümlerinden kaçınmak amacıyla belirli süreli iş sözleşmesi yapılmasına karşı yeterli güvenceler alınması gerektiği vurgulanmıştır (m 2/3).

Gerek 158 sayılı İLO Sözleşmesi gerekse 1699/70 sayılı Konsey Direktifi, bir taraftan esnek çalışmayı özendirirken diğer taraftan güvenliğe önem vererek bir denge amaçlamıştır. Başka bir anlatımla esnek çalışma modellerinin kötüye kullanılmaması gerektiğini özenle vurgulamıştır.

Sözü edilen normatif dayanaklar uyarınca, işçinin niteliğine göre sözleşmenin belirli ya da belirsiz süreli olarak değerlendirilmesi imkânı ortadan kalkmıştır. Buna karşın, yapılan işin niteliği belirli süreli iş sözleşmesi yapılabilmesi için önem arz etmektedir. Belirli bir işin tamamlanması veya belirli bir olgunun ortaya çıkması gibi objektif koşullara bağlı olarak “belirli süreli iş sözleşmesi” yapılabilecektir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 430 uncu maddesinde ilk defa yapılacak olan sözleşmelerde objektif neden öngörülmemiş oluşu, önceki özel kanun olan İş Kanunu’nun 11 inci maddesindeki objektif nedenlerin varlığını ortadan kaldırmaz.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 11′ inci maddesinde, esaslı bir neden olmadıkça belirli süreli iş sözleşmelerinin birden fazla üst üste (zincirleme) yapılamayacağı kuralı ile bir ölçüde koruma sağlanmak istenilmiştir. Belirli süreli iş sözleşmesinin yapılması ve yenilenmesi, işçinin iş güvencesi dışında kalması sonucunu doğurmamalıdır. Belirli süreli iş sözleşmelerinde, 4857 sayılı Yasanın 15 inci maddesinde değinilen sürenin aşılmaması koşuluyla deneme süresi konulabilir.

Somut uyuşmazlıkta, davacı işçi davalı … kulübünde takım antrenörü olup yapılan işin niteliği itibari ile taraflar arasında belirli süreli iş akdi yapılması için İş Kanunu’nun 11 inci maddesinde aranan objektif nedenin bulunmadığı anlaşıldığından sözleşme başından beri belirsiz süreli olduğundan, bakiye süre ücreti talebinin reddi gerekirken kabulü hatalıdır.

F) Sonuç:

Temyiz olunan kararın yukarda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgililere iadesine, 13/11/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay: “Bir Kulübe Bağlı Çalışan Antrenörün Başka Bir Kulüpte Antrenörlük Yapması Haklı Fesih Sebebidir”

Yarg. 9. HD., E. 2016/9786 K. 2019/21370 T. 2.12.2019

MAHKEMESİ :İŞ MAHKEMESİ

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, davacının Eylül 2007-24.10.2012 tarihleri arasında basketbol antrenörü olarak sigortasız çalıştığını, iş akdinin haksız olarak feshedildiğini, istifaya zorlandığını, ücretinin 1.500,00 TL’den 1.150,00 TL’ye düşürüldüğünü, bu değişikliği ilan tahtasından okuyarak öğrendiğini, yeni ücretin davacı tarafından kabul edilerek çalışmaya devam edildiğini ileri sürerek, kıdem, ihbar tazminatları ile fazla mesai ücreti, ulusal bayram genel tatil ücreti, hafta tatili ücreti ve yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsilini istemiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının bir süre antrenörlük görevinde bulunduğunu, davalının bilgisi dışında başka takımlarda da antrenörlük yaptığının öğrenildiğini, 24.10.2012’de görevine haklı nedenle son verildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna dayanılarak, dosyada davalı tarafın iş akdinin haklı ya da geçerli bir sebebe dayalı olarak sonlandırıldığına dair bir kanıt sunulmamakla dosyada iş akdinin haklı ya da geçerli bir nedenle sonladırılmadığı, buna göre de yapılan fesih işleminin haksız sayılması gerektiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:

1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- İş sözleşmesinin, işçinin doğruluk ve bağlılığa aykırı davranışları sebebiyle işverence haklı olarak feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

4857 sayılı İş Kanununun 25 inci maddesinin (II) numaralı bendinde, ahlâk ve iyi niyet kurallarına uymayan haller sıralanmış ve belirtilen durumlar ile benzerlerinin varlığı halinde, işverenin iş sözleşmesini haklı fesih imkânının olduğu açıklanmıştır. Yine değinilen bendin (e) alt bendinde, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan işçi davranışlarının da işverene haklı fesih imkânı verdiği ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere yasadaki haller sınırlı sayıda olmayıp, genel olarak işçinin sadakat borcuna aykırılık oluşturan söz ve davranışları işverene fesih imkânı tanımaktadır.

Somut uyuşmazlıkta, davalı … kulübünde basketbol antrenörü olarak çalışan davacının iş akdinin davalı kulüpte görevi devam ederken rakip kulüplerden birisinde de antrenörlük yaptığının öğrenilmesi üzerine feshedildiği anlaşılmakta olup, dosya içeriğine göre davalı tarafından kanıtlanan davacının feshe konu davranışı doğruluk ve bağlılık ile bağdaşmayan hal niteliğindedir. Buna göre, davalı işverence 4857 sayılı Yasa’nın 25/II-e maddesi uyarınca gerçekleştirilen feshin haklı olduğu anlaşılmakla, şartları bulunmayan kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddi gerekirken, yerinde olmayan gerekçelerle kabulü hatalıdır.

3- Davacı işçinin ulusal bayram ve genel tatillerde çalışma karşılığı ücretlere hak kazanıp kazanmadığı hususu da taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.

Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını iddia eden işçi, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda yer alan bayram ve genel tatil ücreti ödemesinin yapıldığı varsayılır. Bordroda ilgili bölümünün boş olması ya da bordronun imza taşımaması halinde işçi, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını her türlü delille ispat edebilir.

Ulusal bayram ve genel tatillerde çalışıldığının ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları, yazılı delil niteliğindedir. Ancak, sözü edilen çalışmanın bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda, tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bununla birlikte, işyerinde çalışma düzenini bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan tanıkların anlatımlarına değer verilemez.

Dava dilekçesinde davacı, davalı işyerinde ulusal bayram genel tatil günlerinde çalıştığını ancak karşılığı ücretlerinin ödenmediğini iddia etmiş, ispat noktasında bir tanık dinletmiştir.

Davacı tanığı, davacının çalıştırdığı takımda basketbol oynayan öğrencilerden birisinin velisi olup, davalı işyerindeki çalışma düzenini bilebilecek pozisyonda değildir. Davalı tanık beyanlarından ise davacının ulusal bayram genel tatil günlerinde çalışmadığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan delil durumuna göre davacının ulusal bayram genel tatil günlerinde çalıştığını kanıtlayamadığı dikkate alınarak söz konusu alacak talebinin reddi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile kabulü isabetsizdir.

F) Sonuç:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 02.12.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay: “Oyuncunun Bir Başka Kulüple Sözleşme İmzaladığı Anda Davalı Kulübün Ödeme Yükümlülüğü Sona Erer”

Yargıtay, Galatasaray Spor Kulübü’ne eski sporcusu tarafından açılan açılan tazminat davasını reddetti.

Galatasaray SK’nın tekerlekli sandalye basketbol takımının sporcusu, Galatasaray ile protokol imzalayıp kulüpten ayrıldıktan sonra Avustralya takımına transfer olmuş. Başka bir kulüpte oynamaya başlayan sporcu, Galatasaray SK’ya ücretinin ödenmediği gerekçesiyle dava açmış.

İlk derece mahkemesi, “davacının transfer olduğu ligde gelirinin olmadığı” gerekçesiyle davayı kabul etmiş.

Galatasaray SK bu karara karşı istinafa başvurmuş. Bölge Adliye Mahkemesi, “oyuncunun bir başka kulüple sözleşme imzaladığı anda davalı kulübün ödeme yükümlülüğünün sona ereceğinin kabulü ve davacının dava dışı kulüple (Avusturalya Basketbol Federasyonuna bağlı Viktoria Klubü) anlaşma imzaladığı, 01/05/2014 tarihinden itibaren davalı kulüpten her hangi bir ödeme talep edemeyeceği” gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını kaldırmış.

Yargıtay, BAM kararını hukuka uygun bulmuş.

Aşağıda Yargıtay’ın kararını paylaşıyorum.

– – – –  — – – – – – – – –

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2019/2583 E. , 2020/3333 K.

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla … 20.Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 2015/380 esas 2017/31 karar sayılı hükme yönelik istinaf başvurusunun kabulüne dair … Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesi’nin 2017/2940 E. 2018/1660 K. sayılı kararının süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, davalı ile aralarında 27.08.2012 tarihinde Türkiye … Basketbol Lgi, tüm … organizasyonları ve tüm … S.C Organizasyonları için 01.09.2012 ve 30.06.2016 tarihleri arasında geçerli olmak üzere toplam 40 aylık süreyi kapsayan bir sözleşme imzaladıklarını, bu sözleşmenin “ödeme” başlıklı maddesi uyarınca davalının her sezon için aylık 5.500 EURO olmak üzere yılda 10 ay ödeme yapacağını ve bu ödemelerin 2012 yılı Eylül ayından başlamak üzere her ayın 5. günü yapılmasının kararlaştırıldığını, aynı maddede Türkiye Lig Şampiyonu, Avrupa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu ve Kitakyushu Kupası Turnuva Şampiyonu olması durumunda da 20.000 EURO prim ödeneceğinin kararlaştırıldığını, davalı tarafın sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmediğini ve Mayıs 2014 dahil olmak üzere dava tarihine kadar herhangi bir ödeme yapmadığını, davalının sözleşmeye istinaden 01.05.2014 tarihine kadar ödeme yaptığını ancak sonrasında takip eden aylara ilişkin bir ödeme yapmadığını, 12.000,00 EURO luk alacak için Beyoğlu 2. Noterliği’nin 06.08.2015 tarih ve 6022 yevmiye sayılı ihtarnamenin davalı tarafa gönderildiğini, ancak ihtarnameye cevap alamadıklarını, bunun üzerine … 3. İcra Müdürlüğünün 2015/23030 esas numaralı takip dosyasını başlattıklarını, davalı tarafın takibe itiraz ettiğini ileri sürerek; itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini istemiştir.

Davalı, sözü edilen sözleşmenin 07.10.2013 tarihinde taraflarca karşılıklı imzalanan karşılıklı sonlandırma protokolü ile sona erdirildiğini bu sonlandırma protokolü ile sözleşmenin sona ermesi sebebiyle tarafların birbirlerine karşı sorumlu oldukları hak ve yükümlülüklerinin hüküm altına alındığını, söz konusu protokolün 1.2 maddesi uyarınca kulüp sona erdirme tarihinden önceki son ay olan Eylül ayı için oyuncuya 5.500 EURO maaş ödemesi yapacağının, 1.3 maddesine göre 2012/2013 sezonundan kalma 20.000 EURO prim ödemesi yapacağını, 1.4 maddesine göre oyuncunun bir başka takımla sözleşme imzalamasına kadar veya asıl sözleşmenin sona erme tarihi olan 30.06.2016 tarihine kadar aylık 1.000 EURO ödeme yapılacağının kararlaştırıldığını, kulübün bu protokole göre hareket ettiğini, davacıya kararlaştırılan 5.500 EURO yu, 20.000 EURO yu ve her ay 1.000 EURO ödemeyi Mayıs 2014 tarihine kadar gerçekleştirildiğini, 15 Mayıs 2014 tarihinde Avusturalya … Basketbol Federasyonundan, Türkiye Engelli Sporcular Federasyonuna bir yazı yazıldığını ve davacının Avusturalya’da yeni bir takıma transfer olduğu ve bu nedenle de bu transferin yapılabilmesi için engel olmadığı takdirde ilişiksiz belgesinin kendilerine gönderilmesinin istendiğini, ilişiksiz belgesi ile bu transfere izin verildiğini, davacının Avustralya’nın Victoria Kulübüne transferinin gerçekleştiğini, Galatarasay Spor Kulübü ile davacının yapmış olduğu karşılıklı sonlandırma protokolünün 1.4 maddesinin ve bu maddede atıf yapılan asıl sözleşmenin sondan 3. fıkrasındaki koşulun gerçekleşmesi sebebiyle davacıya aylık olarak yapılması gereken ödeme yükümlülüğünden kurtulduğunu ve ve ödemelerin durdurulduğunu, sözleşmenin devam etmediğini savunarak; davanın reddini dilemiştir.

İlk Derece Mahkemesince “…taraflar arasında düzenlenen sonlandırma protokolünde belirlenen tarihe kadar, davalının ödeme yapma yükümlülüğünün devam edeceği, zira taraflar arasında aktedilen protokolde her ne kadar ücret alınması ile ilgili bir düzenleme yapılmamış ise de protokolde asıl hedeflenenin; davacının mükerrer kazanç sağlamasının önüne geçmek olduğu, davacı tarafından sunulan ve aksi kanıtlanamayan belge içeriklerine göre; davacının transfer olduğu ligden herhangi bir kazancının olmadığı…” gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş; davalının istinaf talebi … Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesince kabul edilerek ” … taraflar arasındaki sözleşme 07/10/2013 tarihli karşılıklı fesih başlığı adı altındaki sözleşmeyle yeniden düzenlenmiş, bu sözleşmenin 14.maddesinde iş bu sözleşmenin zamanından önce fesh edilmek istenmesi halinde kulüp sözleşmede düzenlenen özel hükümler uyarınca 2013 ekim ayından başlayarak 30/06/2016 ya kadar oyuncunun yeni bir takım bulamadığı her bir ay için oyuncuya 1000 EURO ödeyecektir. düzenlemesi bulunduğu, davacının davada dayandığı 01.05.2014 tarihinden itibaren sözleşmenin bu maddesi uyarınca davalı kulübün ücret alacağını ödemediği iddiasıdır. Bu maddenin yorumu dikkate alındığında kulübün ödeme yükümlülüğünün oyuncunun yeni bir takım bulamaması şartına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Ana sözleşmenin son sayfasındaki 3.paragrafta düzenlenen sözleşmenin anlaşılan tarihten önce bitirilmek istenmesi hali ve fesih sözleşmesinin 14.maddesi gereğince kulübün aylık 1000 Euro ödeme sorumluluğunun oyuncunun yeni bir takım buluncaya ve başka bir sözleşme imzalayıncaya kadar devam edeceği ve gerek fesih sözleşmesinde gerekse de ana sözleşmede bu şart dışında sözleşme metninde başkaca bir şart yazılı bulunmadığı dikkate alındığında oyuncunun bir başka kulüple sözleşme imzaladığı anda davalı kulübün ödeme yükümlülüğünün sona ereceğinin kabulü ve davacının dava dışı kulüple (Avusturalya Basketbol Federasyonuna bağlı Viktoria Klubü) anlaşma imzaladığı, 01/05/2014 tarihinden itibaren davalı kulüpten her hangi bir ödeme talep edemeyeceği...” gerekçesi ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Dosya kapsamının birlikte değerlendirilmesiyle yapılan inceleme sonucunda, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, Bölge Adliye Mahkemesi kararında bir isabetsizlik bulunmadığından davacı vekilinin bu karara yönelik temyiz itirazlarının reddiyle kararın onanması gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın HMK’nın 370/1. madddesi uyarınca ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı 10,00 TL. kalan harcın temyiz edenden alınmasına, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin … Bölge Adliye Mahkemesi 19.Hukuk Dairesi’ne GÖNDERİLMESİNE, 13/03/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

2008 Spor Şurası “Spor Hukuku Ön Komisyonu Raporu” Hakkında Görüşlerim

Önceki yazımda, 2008 yılında düzenlenen Spor Şurası’ndan bahsetmiştim. Şura’nın spor hukuku ön komisyonunun hazırladığı raporu yayınlamıştım.

Bu yazıda ise ön komisyon raporu ile ilgili görüşlerimi paylaşacağım.

Görüşlerimi ön komisyon raporunu ve raporun planını temel alarak kaleme almıştım.

Ön komisyon raporuna ilişkin görüşlerim eksik olabilir. Raporumu tekrar okurken eksikleri fark ettim. Bununla birlikte, öngörülerimin gerçekleşmesine üzüldüm.

Şura’nın üzerinden 12 yıl geçti. Ön komisyon raporunun hukuka aykırılığı, dünya gerçeklerinden ne kadar kopuk olduğu ortaya çıktı.

  • Futbolda şike, teşvik primi aldı başını gidiyor.
  • Kulüpler, (eski) yöneticilerine borçlu hale geldi. Kulüpler battı.
  • Spor tahkimi çöktü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ali Rıza ve Diğerleri Kararı ile tabuta çivi çakmaya başladı.
  • Doping konusunda dünyada ilk 5’teyiz. Uluslararası raporlarda sporcuların, kulüp yöneticilerinin, federasyon başkanlarının rüşvet görüşmelerini okuduk. CAS kararlarını okurken Türk sporunun yolsuzluğa kurban edildiğini öğrendik.
  • Sporda şiddet önlenemiyor. Bakanlar, valiler, emniyet amirleri, belediye başkanları işin içinde.

Daha birçok olumsuzluk sayabilirim.

2008 Spor Şurası’nda bütün bu riskler dile getirildi. Maalesef bu uyarılar Şura sonuç bildirgesinde yer bulmadı.

Görüşlerim yüzünden hep azınlık içindeydim. Azınlık kalmaya devam ediyorum. Eleştiren, uyaran, öneriler sunan bir avuç hukukçu olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.

Karar alma mekanizması içinde değilim. Bu çarkın içine girmeyeceğim. Yöneticiler değişse bile bu yolsuz düzen içinde farklı sonuçlar alınabileceğine inanmıyorum.

Vicdanım rahat. Konuşuyorum. Yazıyorum. Tartışıyorum. Öğreniyorum ve öğretiyorum. Görüşlerim değişiyor ama özü asla değişmedi, değişmeyecek. Hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük için düşünmeye, yazmaya devam edeceğim.

Aşağıdaki görüşleri -12 yıl önce kaleme alındığını göz önüne alarak- okumanızı ve değerlendirmenizi rica ediyorum.

Eleştiri, görüş ve önerilerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

– — – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – – 

GİRİŞ

Her devlet, federasyonların veya liglerin yayın haklarının merkezi veya bireysel satışına ulusal rekabet hukukunu uygulamaktadır.

Her devlet, spor sektöründeki işverenle sporcu işçi arasındaki sözleşmelere kendi hukukunu uygulamakta ve kendi mahkemeleri bu uyuşmazlıkları çözümlemektedir.

Her devlette, doğal olarak, yerel mahkemeler, ulusal hukuku temel alarak spor sektörünün çeşitli aktörleri arasındaki uyuşmazlıkları çözmektedirler. Böylece bu alanda binlerce karar ve buna bağlı olarak içtihat oluşmuştur.

Avrupa’da bugüne kadar ulusal hukukun uygulanmasının sporun özerkliğine zarar verdiği iddia edilmemiştir.

Avrupa Birliği de sporla ilgili politika oluşturmaya başlamıştır. Avrupa Birliği’nin sporla ilgili özel yetkisi bulunmamaktadır. Ancak diğer alanlardaki yetkileri aracılığıyla spor sektörüne müdahale etmektedir.

Avrupa Adalet Divanı’nın sporla ilgili onlarca kararı bulunmaktadır. Ülkemizde bilinen “Bosman Kararı” dışında, mahkemenin sporcuların serbest dolaşımı ve rekabet hukukuna ilişkin diğer kararları dikkat çekmektedir.

Avrupa Komisyonu ve FIFA ile UEFA başta olmak üzere diğer uluslar arası federasyonlar arasında çok şiddetli tartışmalar yaşanmaktadır. Zira Avrupa Komisyonu ve Avrupa Adalet Divanı bu federasyonların sadece bir özel hukuk tüzel kişisi olduğu gerçeği karşısında bunların Avrupa Birliği’ne ve Avrupa Birliği üyesi devletlere kendi kurallarını kabul ettirmelerine izin vermemektedir. Rekabet hukuku ve kamu düzeni açısından bu federasyonların birçok uygulaması Komisyon’a ve Avrupa Birliği Adalet Divanı’na takılmaktadır. Son olarak, “Meca-Medina Kararı” Avrupa Birliği’nin, spor kurallarını, federasyonların kararlarını, uygulamalarını her somut olayın koşullarına göre değerlendireceğini ve uluslar arası federasyonların, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin sporun özel yapısını ileri sürerek kendi başlarına hareket etmelerini engelleyebileceğini göstermiştir.

Türkiye’de ise durum tam tersi bir istikamette ilerlemektedir. Siyasiler üzerine polemik yapılabilecek çeşitli sebeplerle sporun içinde yer almayı tercih etmektedirler. Spor camiası da özellikle vergi indirimi veya affı, kulüplere vergi kolaylığı sağlanması; kulüplere ve federasyonlara arazi, taşınmaz sağlanması; spor dışındaki sektörlerde çıkar elde edilmesi; devlet yargısına tabi olmama, istedikleri gibi kural koyma ve kendi kendilerini yönetme gibi nice sebeplerle siyasilerle iyi geçinmeye önem vermektedir.

Bugün devletin spora müdahalesinin özerklikle bağdaşmayacağı ileri sürülmekte; devletin federasyonlar ve kulüpler üzerindeki denetim faaliyetlerinin özerkliği zedelediği iddia edilmektedir. Bu iddialar sonunda ise dünyanın hiçbir devletinde rastlanmayan bir uygulama geliştirilmiş ve spor, devlet yargısına tabi olmaktan kurtarılmıştır.

Bunun sorumlusu elbette sadece federasyonlar, kulüpler değildir. Siyasiler ve GSGM, sporla ilgili uluslar arası gelişmeleri takip edecek, karşılaştırmalı hukuk çalışması yapacak bilgi birikimine sahip değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, İsviçre hukukuna göre sadece bir dernek olan FIFA ve UEFA’nın sözünden çıkamaz hale gelmiştir. Bu kuruluşlar, hükümet temsilcileri ile toplantı yapma, kendi düzenlemelerini kabul ettirme gücüne sahip olmuşlardır.

Federasyonların denetimi söz konusu olduğunda, usulsüzlük iddiaları üzerine soruşturma açılması tartışılmaya başlandığı vakit FIFA ve UEFA devreye girerek Türkiye Futbol Federasyonu’nun üyeliğinin askıya alınabileceği ve uluslar arası yarışmalardan men edileceği tehdidi ile federasyonu koruma gayreti içine girmektedirler. Oysa FIFA ve UEFA her sene devlet denetimine tabi olmaktadır. İsviçre polisinin usulsüzlük sebebiyle FIFA’nın belgelerine el koyduğu, başkanı ve bazı yönetim kurulu üyeleri, FIFA ile ortak çalışan bazı şirketler hakkında dava açıldığı gözden kaçırılmaktadır. Merkezinin bulunduğu ülkede rahat hareket edemeyen bir derneğin bir başka devletin spor yapısına, yürütme ve yargı yetkilerine karışması alışılmış ve kabul edilebilir bir durum değildir.

Türkiye’de spor hukuku, federasyonların ve kulüplerin kendi çıkarlarına göre yorumladığı; bu kuruluşların lobisi ve medyanın baskısı, siyasilerin ve bürokratların popülist yaklaşımları sebebiyle devletin gerekli düzenlemeleri yapıp tüm federasyonlara, kulüplere, sporculara uygulanabilecek bir sistem yaratamadığı bir düzeni ifade etmektedir. Daha iddialı bir deyişle, Türkiye’de spor hukuku, hukuksuzluğun bir görünümü halini almıştır.

Spor Şurası’nda ilk defa spor hukukunun tartışılacak olması, bu düzensizliğin önüne geçilmesi ve Türkiye’de spor hukukunun Avrupa ve Amerika’da vardığı seviyeye ulaşması için çok önemli bir adımdır.

Biz Spor Hukuku Alt Komisyonu’nun raporunu, rapordaki sırayı takip ederek değerlendireceğiz. Gerekli gördüğümüz noktalarda tespitlerimizi yapacak, eleştirilerimizi paylaşacağız. Bazı noktalarda önerilerimizi sunacağız.

 

I-) Komisyonun Yapısı Hakkındaki Görüşlerimiz

Spor Hukuku Komisyonu’nun üyeleri incelendiğinde birkaç nokta dikkat çekmektedir:

1) Komisyonda Türkiye Futbol Federasyonu’nu temsilen üç temsilci bulunmakta iken, diğer spor federasyonlarını temsilen sadece bir üyenin (Prof. Dr. Nadi Günal) yer alması ilginçtir. Türkiye’de 58 spor federasyonu bulunmaktadır. Bu federasyonların çoğunluğu ise bireysel spor federasyonlarıdır. Bu federasyonların hiçbirinden temsilci çağırılmazken, Türkiye Futbol Federasyonu’ndan üç üye davet edilmesi ve bu üyelerden birinin başkan yardımcılığına getirilmesi, ilk bakışta bu komisyonun futbol ağırlıklı bir rapor hazırlayacağı, futbolun tartışmalarda baskın olacağı izlenimi uyandırmaktadır. Zira raporun içeriğine bakıldığında da tartışmaların daha çok futbol odaklı olduğu görülmektedir.

2) Spor hukukunun tartışılacağı bir komisyonda kurum ve kuruluşların isimlerine dikkat etmek gerekir.

Birkaç yıldan beri Türk spor camiası, merkezi Lozan’da bulunan Spor Tahkim Mahkemesi (İngilizce kısaltması CAS, Fransızca kısaltması TAS) ile ilgili haberleri, yorumları takip etmektedir.

Bugün iki Türk hukukçu bu mahkemede hakem olarak görev almaktadır. Bu hukukçular spor hukuku komisyonunun üyeleri arasındadırlar.

Bu mahkemenin adı medyada olsun, bilimsel toplantılarda olsun, hatta kanun ve yönetmeliklerde bile yanlış dile getirilmektedir. Bu mahkemenin adı komisyon üyelerinin tanıtımında da “Uluslar arası Spor Tahkim Mahkemesi” olarak zikredilmiştir. 

Bu mahkemenin İngilizce ismi Court of Arbitration for Sport’tur. Fransızca karşılığı ise Tribunal Arbitral du Sport’dur. Bu iki isim aynı anlama gelip, Türkçe karşılığı Spor Tahkim Mahkemesi’dir.

Bu mahkeme sadece uluslar arası spor uyuşmazlıklarını çözümlemekte yetkili olmayıp, ayrıca İsviçre’deki spor uyuşmazlıklarında da yetkili kılınabilmektedir. Diğer bir deyişle, İsviçre hukukuna göre kurulmuş olan bu tahkim mahkemesi, yerel uyuşmazlıkları da çözümlemektedir.

Yukarıdaki teknik açıklamaya gerek olmaksızın, mahkemenin ismi ile sınırlı kalınsa bile, doğru tercümenin “Spor Tahkim Mahkemesi” olduğu açıktır.

Spor Şurası esnasında ve Şura’nın ardından basılacak raporlarda ve bu raporların bir araya getirilerek kamuoyunun bilgisine sunulacak kitaplarda, en önemlisi Türk mevzuatında söz konusu mahkemenin doğru adlandırılmasına özen gösterilmelidir.

II-) Komisyonda Görüşülmesi Planlanan Ana Başlıklar ile İlgili Görüşümüz

Spor Hukuku Komisyonu, spor hukuku ile ilgili konuların “Tahkim Kurulu, Disiplin ve Ceza Kurulları, Spor Mahkemeleri,  Sporda Şiddet ve Irkçılık, Sporda Şike ve Haksız Rekabetle Mücadele” ana başlıkları ve Komisyonca uygun görülecek diğer konuların ilavesiyle görüşmek üzere, 21.05.2008 tarih ve 1612 sayılı onayla kurulmuştur.

Spor hukuku ile ilgili önerilen ana başlıklar spor hukukunun konuları dikkate alındığında çok dar kapsamlıdır.

Komisyon ise spor hukukunu dar ve geniş anlamda spor hukuku olarak iki sınıfa ayırmış; bu ayırım uyarınca alt başlıkları belirlemiş ancak bu noktaların çok azı komisyon tarafından tartışılmıştır.

Sporcuların haklarını ve yükümlülüklerini düzenleyen kurallar;

  • Antrenörler başta olmak üzere sportif yaşamı yönetenlerin eylemleri, yükümlülükleri ve sorumlulukları;
  • Fair Play;
  • Bireyin spor yapma ve sportif faaliyetlere özgürce katılma hakkı;
  • Sportif faaliyet ve ilişkilerin sosyal güvenlik ve iş hukuku boyutu;
  • Profesyonel spor aktörlerinin hakları ve ilişki düzenlemeleri;
  • Uluslar arası spor yarışmalarının yapılabilmesi için gerekli kişi, kurum, kuruluş ve devletler düzeyinde kuralları ve bunlar arasındaki ilişkiler

Tartışılmamıştır.

Aynı şekilde, kanımızca “Spor ve Kadın Hakları”, “Spor ve Çocuk Hakları”, “Spor ve Engelli Hakları”  başlıkları da komisyon tarafından tartışılmalıydı.

Yukarıda belirtilen başlıkların bazılarının tartışılmamasının sebebi olarak, söz konusu konularla ilgili başka komisyonların varlığı ileri sürülebilir. Ancak söz konusu iddia, spor hukuku komisyonunun raporu incelendiğinde gerçekçi olmayacaktır.

Komisyonda “doping” ve “sporculara burs” gibi konular tartışılmıştır. Aynı konular Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Komisyonu ve Spor Kültürü ve Sporla Eğitim Komisyonu tarafından incelenmiştir. Hatta Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Komisyonu dopingle ilgili olarak ulusal düzeyde yapılması gereken hukuki düzenlemelerle ilgili çarpıcı öneriler sunmuştur. Spor hukuku komisyonunun raporunda aynı ölçüde tespit ve önerilerin yer almadığı görülmektedir. Bu durum da komisyonlar arasında iletişim olmadığını, belli bir sistem izlenmediğini göstermektedir.

Her ne kadar Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Komisyonu, sporun sosyal güvenlik boyutunu incelemiş olsa da, sporcuların, antrenörlerin, teknik görevlilerin sigortalanması dışında iş hukukuna ve sendika hukukuna ilişkin çok büyük sorunlar bulunmaktadır. Spor hukuku komisyonunun iş hukuku ve sendika hukukuna dair hiçbir tartışma yapmaması dikkat çekicidir.

III-) Komisyonun Çalışma Yöntemi ile İlgili Görüşlerimiz

Spor Şurası’nın Internet sitesinin ana sayfasında Spor Şuraları “sporda gelişmişlik düzeyini yakalamak için geçmiş uygulamalardan sonuçlar çıkarmak, mevcut uygulamaları tartışmak ve geleceğe yönelik planlamalar yapmak amacıyla gerçekleştirilen ve Türk spor kamuoyunu bir araya getiren büyük spor buluşmaları” olarak tanımlanmaktadır.

Spor hukuku alt komisyonu, geçmiş uygulamalardan sonuçlar çıkarmak, mevcut uygulamaları tartışmak ve geleceğe yönelik planlamalar yapmak için sadece iki gün tartışabilmiştir.

Komisyon üyeleri, komisyonun kurulmasından  (21 Mayıs 2008) alt komisyon toplantısına (18-19 Haziran 2008) kadar bir aydan kısa bir süre içinde hazırlık yapmak, görüşlerini belirlemek, gerekirse çalıştıkları kurumlardan görüş almak zorundaydılar.

Sayın Murat Başesgioğlu ve Sayın Mehmet Atalay, bu Şura’da alınacak kararların mutlaka uygulamaya konulacağını belirtmelerine rağmen, Şura’nın hazırlık sürecinin gereği gibi düzenlenmediği açıktır.

Alt komisyon toplantısının sadece iki güne sıkıştırılması uygun olmamıştır. Karşılıklı görüş alışverişinden sonra komisyon üyelerinin tartışılan konular üzerine kendi raporlarını hazırlaması beklenmeliydi. Bu raporların yeniden tartışılarak alt komisyon raporunun, içeriği zengin ve her görüşün gerekçeleriyle birlikte kamuoyuna sunulması gerekirdi.

Aynı şekilde, alt komisyon raporlarının yayınlanmasından sonra GSGM, federasyonlar, kulüplerin yanında antrenör, hakem ve sporcu dernekleri; BESYOlar başta olmak üzere sporla ilgili araştırma yapılan üniversiteler, merkezler, enstitüler gibi eğitim kurumları ile sivil toplum örgütlerine bu raporlar hakkında görüşlerini açıklamaları için uygun süre verilmeliydi. Bu raporlar bütün ilgili kurum ve kuruluşlara gönderilmeliydi.

Komisyonların üyeleri tarafından ele alınan ve alınmayan bütün konular bilimsel toplantılarda, açık oturumlarda tartışılmalı; böylece kamuoyunun bilinçlenmesi ve Şura kapsamındaki konuların en detaylı biçimde irdelenmesi için gerekli ortam oluşturulmalıydı.

Şura alt komisyonlarının raporlarının değerlendirilmesi büyük zaman almaktadır. Bu raporlarda ileri sürülen görüşlerin, önerilerin tek tek tartışılması; eleştiri ve önerilerin ortaya konması için yeterli zaman bulunmamaktadır.

Diğer önemli bir olumsuzluk ise federasyonlar açısından söz konusu olmuştur. Şura’da alınacak kararları uygulayacak olan kurumlar federasyonlardır. Geçmiş uygulamalardan ders çıkaracak ilk kurumlar da federasyonlardır.

Federasyonların bu Şura’ya gerektiği gibi hazırlanamayacaklarını tahmin etmek hiç güç değildir. Çoğu federasyon, Olimpiyat Oyunları’ndan sonra seçim telaşı içine girmiştir. Genel kurul hazırlığı yapan federasyonların yönetimlerinin bu Şura’ya gereği gibi hazırlanmaları çok zordur. Federasyonların yöneticilerinin Şura’da eksiklerini ortaya koyup koltuklarını tehlikeye sokma riskini bertaraf etmek isteyecekleri ve soyut görüşler ileri sürecekleri kesindir. Şura’ya kadar yapılan seçimlerle yönetimi elde eden kurulun ise federasyonun yapılanması ile vakit harcarken ayrıca Şura’ya hazırlanmaları çok zordur. Bu Şura’da ancak kış sporları ve olimpik olmayan sporların federasyonları layıkıyla hazırlık yapma şansına sahip olacaklardır.

Biz, kendi inisiyatifimizle bu raporu hazırlıyoruz. Raporumuzda ele alacağımız noktaların, ileri sürdüğümüz eleştiri ve önerilerin Şura’da ele alınacağı umudunu taşıyoruz.


IV-) Hukuk ve Spor Hukuku Hakkında Yapılan Genel Tespitlerle İlgili Görüşlerimiz

Raporda yer alan “ortadan kaldırıcı norm” ile neyin kast edildiği anlaşılmamıştır.

Spor hukukunun doğumu ve “lex sportiva” ile ilgili açıklamaların yapıldığı bölümde, spor hukukunun önde gelen uzmanlarının “Dünyada devletlerin hukuk düzeni ve sporun hukuk düzeni” olmak üzere iki hukuk düzeni olduğuna dair iddialarına yer verilmiştir.

Bu iddia, spor hukukunun salt federasyonlar ve kulüpler bakımından ele alınması durumunda geçerlidir.

Avrupa Komisyonu ve Avrupa Topluluğu Adalet Divanı, sporun özel yapısını kabul etmekte ancak bunun ayrı bir hukuk düzeni olduğu fikrini benimsememektedir. AB ve devletler, sporu kendi hukuk düzenleri içinde değerlendirmekte ve sporun ayrı bir düzeni olduğu fikrine karşı çıkmaktadırlar. AB Komisyonu’nun sporla ilgili muafiyet getirilmesi talebini reddetmesi, söz konusu karşı duruşun en açık göstergelerinden biridir.

– Rapora göre, dar anlamda spor hukuku “spor gerçek ve tüzel kişilerinin davranışlarını” da incelemektedir. Bu ifade ile neden bahsedildiği anlaşılmamaktadır.

– Raporda, geniş anlamda spor hukukunun kapsamı içinde “Sporda adalet ve barışın sağlanmasına yönelik her türlü önlem ve kurumun” yer aldığı açıklanmıştır.

Bu önlem ve kurumlar nelerdir? Komisyon tarafından bu noktalar neden tartışılmamıştır?

– CAS ile ilgili açıklamalar yanıltıcıdır. Raporda, “bu mahkeme(nin) spor ile ilgisi ister doğrudan ister dolaylı olsun, bütün ticari ihtilafların veya sporda disiplin cezası vermeye yetkili herhangi bir organın kararlarına karşı veya bir spor teşkilatının kararlarına karşı kararı alan merciin hukuki niteliğine göre birinci derecede muhakeme veya temyiz başvuru mercii (olduğu)” iddia edilmektedir.

Bu ifade yanıltıcıdır.

Raporda bu mahkemenin sanki bütün spor uyuşmazlıkları için ilk derece mahkemesi veya temyiz makamı olduğu ileri sürülmektedir. Bu ifade hem uluslararası hem de ulusal spor uyuşmazlıkları açısından doğru değildir.

Ulusal spor uyuşmazlıkları, devletlerin kendi yargı makamları tarafından çözümlenmektedir. CAS, bu uyuşmazlıklar açısından doğrudan görevli değildir. Aynı şekilde, asıl amacı uluslar arası uyuşmazlıkları çözümlemek olan CAS’ın yetkisi bütün uluslararası federasyonlar tanınmamakta, tanıyanlardan bazıları ise dar kapsamda bu yetkiyi kabul etmektedirler.

Aşağıda, CAS’ın yetkisi ile ilgili çeşitli ayırımlar yapılmıştır:

A) Uluslararası Federasyonlar Açısından Genel Bakış

1) CAS’ın Genel Yetkisini Tanıyan Federasyonlar

Çeşitli federasyonlar, statülerinde CAS’ın genel yetkisini tanımışlardır. Uluslar arası Binicilik Federasyonu (md. 35), Uluslar arası Yüzme Federasyonu (md. 25), Uluslar arası Basketbol Federasyonu (md. 36), Uluslar arası Triatlon Federasyonu (md. 19/I), Uluslar arası Atletizm Birliği (md. 15/I), statülerinden doğacak her türlü uyuşmazlığın çözümünde CAS’a başvurulabileceğini kabul etmişlerdir.

2) CAS’ın Genel Yetkisini Belirli Alanlar Dışında Tanıyan Federasyonlar

FIFA (Statü md. 60-61) ve UEFA (md. 61-62) CAS’ın yetkisini kural olarak tanımışlardır. Bununla birlikte, oyun kurallarının ihlallerine ilişkin kararlar ile 4 veya daha az maç ya da 3 ay veya daha az süreli hak mahrumiyeti kararlarına karşı CAS’a başvuru söz konusu olamayacaktır.

3) CAS’ın Yetkisini Belli Uyuşmazlıklar İçin Tanıyan Federasyonlar

Uluslar arası Bisiklet Federasyonu, (UCI) statüsünün 85’inci maddesinde uyuşmazlıkların çözümü düzenlenmiştir.

Bu madde ile, UCI’ye karşı açılacak davalar açısından prensip, UCI’nin merkezinin bulunduğu kanton mahkemesinin görevli olmasıdır.

Bununla birlikte, özellikle doping kontrolüne ilişkin yönetmelik olmak üzere, yönetim kurulu tarafından düzenlenen yönetmeliklerde CAS’a başvurunun öngörülebileceği kabul edilmiştir. Örneğin, UCI’nin “Bisiklet Sporu Yönetmeliği”nin 2.15.032 maddesinde, lisans verilmemesine ilişkin kararlara karşı CAS’a başvurulabileceği öngörülmüştür.

Görüldüğü üzere, UCI’ye karşı CAS’a başvurulabilmesi için, UCI’nin ilgili yönetmeliklerinde bu yetkiyi veren açık hüküm bulunmalıdır. UCI’nin faaliyetlerinden doğan bütün uyuşmazlıklara karşı CAS’a başvuru söz konusu değildir.

4) CAS’ın Yetkisinin Disiplin Uyuşmazlıklarıyla Sınırlı Olduğunu Kabul Eden Federasyonlar:

Uluslar arası Kayak Federasyonu, Uluslar arası Güreş Federasyonu, Uluslar arası Jimnastik Federasyonu’nun düzenlemeleri bu tür görev kurallarına örnek oluşturmaktadır.

5) CAS’ın Yetkisini Sadece Doping Olayları İçin Tanıyan Federasyonlar

Uluslar arası Voleybol Federasyonu (FIVB), bünyesinde Uluslar arası Voleybol Mahkemesi kurmuş ve federasyonun kararlarından doğan bütün uyuşmazlıkların çözümünde bu mahkemeyi yetkili kılmıştır (Statü md. 2.7.2) Bununla birlikte, dopingle ilgili kararların temyizi için CAS’a başvurulabileceğini öngörmüştür.

6) CAS’ın Yetkisini Hiçbir Şekilde Kabul Etmeyen Federasyonlar:

Doping dahil hiçbir uyuşmazlığın halli için CAS’ın yetkisini kabul etmeyen ve başka yetkili makam belirlemiş federasyonlar da mevcuttur.

Uluslar arası Otomobil Federasyonu, sporla alakalı tüm uyuşmazlıkların çözümlenmesinde Uluslar arası Temyiz Mahkemesi’ni yetkili kılmıştır. Bu federasyon CAS’ın yetkisini tanımamakta ısrar etmektedir.

B) Ulusal Düzenlemeler Açısından CAS’ın Yetkisi

7) CAS’ın Genel Yetkisini Kabul Eden Ulusal Federasyonlar

İsviçre Futbol Federasyonu (Statü md. 7) ve İsviçre Buz Hokeyi Federasyonu (Statü md. 40), CAS’ın genel yetkisini kabul etmişlerdir.

8) CAS’ın Yetkisini Doping Alanında Kabul Eden Ulusal Olimpiyat Komiteleri

İsviçre Olimpiyat Komitesi (Swiss Olympic) (Statü md. 20.2.1), ve İtalya Olimpiyat Komitesi, disiplin kurullarının verdiği kararlara karşı CAS’a başvurulabileceğini kabul etmişlerdir.

ABD Olimpiyat Komitesi ise iki aşamalı tahkim sistemi getirmiştir. Karara karşı önce American Arbitration Association’a başvurulmaktadır. Bu kuruluşun verdiği karara karşı ayrıca CAS’a başvurulabilmektedir.

9) Ulusal Anlamda Kendi Tahkim Mahkemelerini Kuran Milli Olimpiyat Komiteleri

İtalya Olimpiyat Komitesi bünyesinde kurulan tahkim mahkemesinin dopingten doğan uyuşmazlıklar dışında genel yetkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte, yerel mahkemelere başvuru da mümkündür.

Fransa Olimpiyat ve Spor Komitesi bünyesinde kurulan Tahkim Dairesi ise sadece sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar bakımından yetkilidir. Tarafların bu kuruluşun yetkisini tahkim şartı, tahkim sözleşmesi ile kabul etmiş olmaları gerekmektedir. Bunun dışında tüm uyuşmazlıkların çözümünde idare mahkemeleri yetkilidir.

Almanya’da kurulan Spor Tahkim Mahkemesi de doping dahil sporla ilgili her türlü uyuşmazlığın çözümünde genel yetkiye sahiptir.

Sonuç:

Türkiye’de çeşitli kesimlerin iddia ettiğinin aksine, CAS,  uluslar arası federasyonlar ve ulusal spor kuruluşlarının faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların çözümünde kesin yetkili değildir. CAS’ın yetkisi açısından çok farklı uygulamalar söz konusudur.

CAS’ın yetkisini tanıyan kuruluşlar açısından ise ortak özellik, CAS’ın yetkisinin sözleşmeye dayanmasıdır. Federasyonların, milli olimpiyat komitelerinin statülerinde, yönetmeliklerinde CAS’ın yetkisini tanıyan hükümler bulunmaktadır. Özel hukuk tüzel kişileri olan federasyonların ve milli olimpiyat komitelerinin CAS’ın yetkisine yönelik bu düzenlemeleri tahkim şartı olarak kabul edilmektedir. Sporcular söz konusu federasyonların ve komitelerin üyesi olmasalar da dolaylı ilgi kurularak sporcuların da bu düzenlemelere tabi oldukları benimsenmektedir. Lisanslarda yer alan atıflar aracılığıyla bu ilgi somutlaştırılmaktadır.

Şu husus da unutulmamalıdır: Dünyada Türkiye dışında CAS’ın yetkisini kanunla tanıyan ve kendi yargı makamlarının yetkisini ortadan kaldıran başka devlet yoktur. Kanun koyucu, milli irade iki İsviçre derneğinin baskısıyla kendi yargı makamlarının yetkisini tanımamaktadır. Bu husus gerçekten kaygı vericidir. Bu konuya aşağıda değinilecektir.

V-) Görüşülen Konular, Komisyon Kararları ve Karşı Görüşlerle ile İlgili Eleştirilerimiz, Önerilerimiz

Bu bölümde komisyon raporunda tartışılan konular sırasıyla takip edilecektir. Ardından, raporda yer almayan ancak tartışılmasını gerekli gördüğümüz hususlara değinilecektir.

1) Tanımlar

Raporda sporcu tanımının, sporcu kişiliği olan ve yarışmalara katılan bireyler şeklinde yeniden yapılması önerilmiştir. “Sporcu kişilik” ifadesi hukuki değildir. Ayrıca “sporcu kişilik” ifadesi genelde “Fair Play” ilkesine uygun davranan kişilerin karakteri için kullanılmaktadır. Bu ifadenin belki “sistemli, devamlı şekilde spor yapan” şeklinde değiştirilmesi uygun olacaktır.

– Sporcuların lisanslar kademelendirilerek spor yapan kişi, lisanslı sporcu, üst düzey sporcu olarak üçlü ayrıma tabi tutulması önerilmiştir.

Bu ayrımın, Avrupa Birliği bünyesinde hazırlanan raporlar dikkate alınarak, spor yapan kişi, amatör sporcu, profesyonel sporcu ve üst düzey (elit) sporcu olarak yapılması uygun olacaktır. Zira lisanslı sporcular arasında amatör ve profesyonel sporcu ayrımı çok önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu sebeple alt ayrımlara başvurmak yerine ilk başta amatör ve profesyonel sporcuların ayrı sınıflara dahil edilmesinde fayda vardır. Komisyonca önerilen “Spor Kodu”nun kaleme alınmasında bu ayırım temel alınmalıdır.

Amatör ve profesyonel sporu ayırımında, profesyonel sporcunun bağımlı olup olmadığı dikkate alınmalıdır. Zira bu ayırım, hizmet (iş) sözleşmesi hükümlerinin uygulanıp uygulanmaması açısından önem arz etmektedir.

Biz aşağıdaki ayrımı öneriyoruz:

  • Amatör sporcu: Profesyonel anlamda bir faaliyet göstermeyen sporcu
  • Bağımsız profesyonel sporcu: Bu sporcunun mesleği spordur. Faaliyetlerini bir işverene bağlı olmadan yerine getirmektedir.
  • Bağımlı profesyonel sporcu: Spor mesleğini hizmet sözleşmesi kapsamında yürütmektedir.
  • Üst düzey (elit) sporcu: Uluslar arası yarışmalara katılan, milli takımda oynayan / oynama ihtimali bulunan ve derece yapması muhtemel sporcu

Bu ayrımda belirtilen sınıfların tanımlarının açıkça yapılması gerekir.

Profesyonel sporculara ilişkin hukuki sorunlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hazırlanmalıdır. Profesyonel sporcuların transferlerine ilişkin yönetmelikler genelde kulüpleri koruma amaçlı kaleme alınmıştır. Bu yönetmeliklerin, talimatların Türk mevzuatına uygun hale getirilmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki,  uluslar arası spor federasyonlarının talimatları devletleri bağlamaz. Bu düzenlemeler, devletlerin taraf olduğu uluslar arası sözleşmeler değildir. Ancak tarafların kabul etmesi halinde iç hukuka dahil olurlar. Bununla birlikte, sporcular açısından Borçlar Kanunu, antrenörler ve diğer teknik görevliler açısından ise İş Kanunu’nun hükümleri genel olarak nisbi emredici hükümlerdir. İşçi lehine değiştirilebilir ancak işçi aleyhine değiştirilemez. Bu kuralların doğrudan uygulanan kurallar olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Türk sporcuların sözleşmesel sorumlulukları, transferleri Türk hukukuna tabidir. Uzlaşma kurullarının, yönetim kurullarının ve GSGM Tahkim Kurulu’nun bu özelliği göz önünde tutmaları gerekir.

2) Eğitim

a) Raporda, Anayasada yer alan “Devlet başarıyı sporcuyu korur” hükmü uyarınca sporculara burs verilmesi, üniversiteye girişte daha düşük puanla fakültelere giriş imkanı tanınması gibi pozitif ayırımcılık uygulanması yönünde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Başarılı sporcu” kavramının geniş biçimde düzenlenmesi gerekir. Çeşitli kanunlara ve GSGM’nin yönetmelikleri dikkate alındığında, başarılı sporcu kavramının çok dar tanımlandığı fark edilmektedir.

–  5774 sayılı Başarılı Sporculara Aylık Bağlanması ile Devlet Sporcusu Unvanı Verilmesi Hakkında Kanun:

Bu kanunun 2’nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca başarılı sporcu, müsabakaların yapıldığı dönem itibariyle Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından olimpik, paralimpik ve defolimpik spor dalları içinde kabul edilmiş spor dallarının büyükler kategorisinde; olimpiyat oyunlarında, Dünya veya Avrupa şampiyonalarında ferdi ya da takım sporlarında takım halinde birinci, ikinci ve üçüncü olan amatör sporculardır

Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise katılımcı ülkeler ve yarışma kategorisi itibariyle birinci fıkra kapsamına girmekle birlikte belirli nüfus veya sosyal gruplar ya da meslekler ile sınırlı olarak düzenlenen oyun veya şampiyonalar ile bu oyun veya şampiyonalarda alınan derecelerin kanunun kapsamı dışında olduğu öngörülmüştür.

Bu kanun ile sporculara “sporcu şeref aylığı” bağlanması ve “devlet sporcusu unvanı” verilmesi öngörülmüş ancak devlet sporcusu unvanı verilmesi açısından ikinci bir ayrım yapılmıştır. Bu unvan ancak Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından olimpik, paralimpik ve defolimpik spor dalları içinde kabul edilmiş spor branşlarının büyükler kategorisinde yapılan olimpiyat oyunlarında veya Dünya şampiyonalarında ferdi spor dallarında birinci olanlara, takım veya takım tasnifi yapılan spor dallarında takım halinde ilk üçe giren sporculara ve Avrupa şampiyonalarında final oynayan milli takım sporcularına verilebilecektir.

Sporcu şeref aylığı alabilecek olup devlet sporcusu alamayacak bir grup bulunmaktadır. Olimpiyat Oyunlarında ikinci ve üçüncü, Avrupa Şampiyonalarında üçüncü olan sporcular devlet sporcusu unvanı alamayacaklardır.

Görüldüğü üzere, olimpik olmayan sporlarda derece yapan sporcuların kanun uyarınca ödüllendirilmesi söz konusu değildir.

Aynı şekilde, olimpik veya olimpik olmasın, yıldızlar, gençler dallarında Dünya veya Avrupa şampiyonalarında ilk üçe giren sporcular bu kanunun kapsamına girmemektedirler. Gençlik Olimpiyatları, Dünya Üniversite Sporları Federasyonunun şampiyonları da aynı şekilde kapsam dışında bırakılmıştır.

Son olarak ise, profesyonel sporcular kapsam dışındadır.

Sporcular arasında bu şekilde ayırım yapılması doğru değildir.

– Spor Hizmet ve Faaliyetlerinde Üstün Başarı Gösterenlerin Ödüllendirilmesi Hakkında Yönetmelik:

Bu yönetmeliğin amacı; ulusal ve uluslararası spor hizmet ve faaliyetlerinde üstün başarı gösteren sporcular ile bunların kulüpleri, teknik direktörleri ve antrenörleriyle başarıda emeği geçen diğer spor elemanlarına ayni veya nakdi ödül verilmesine dair esas ve usulleri düzenlemek olarak ifade edilmiştir.

Burada da uluslar arası yarışmalardaki dereceler açısından olimpik branşlar ile olimpik olmayan branşlar arasında ayırım yapılmaktadır. Olimpik olmayan branşlarda başarılı olan sporculara, olimpik spor dallarında derece alan sporculara verilen ödülün 1/5’inden daha az ödül verilmektedir.

Ulusal yarışmalarda ise sadece olimpik spor dallarında başarı elde eden sporculara ödül verilmektedir. Olimpik olmayan branşlarda faaliyet gösteren sporcuların ödüllendirilmesi söz konusu değildir.

Bu ödül yönetmeliğinde futbol branşına ayrı bir düzenleme getirilmesinin sebebi ise anlaşılmamaktadır.

– Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Spor Müşavirleri Atanma ve Çalıştırma Yönetmeliği

Bu yönetmelikle, Olimpiyat şampiyonluğu veya olimpik spor dallarından birinde büyükler kategorisinde birden fazla dünya şampiyonluğu kazananların spor müşaviri olarak atanmaları ve çalıştırılmalarına ilişkin esas ve usulleri belirlenmiştir.

Görüldüğü üzere, burada da olimpik sporları dikkate alınmış ve ancak Olimpiyatlarda şampiyonluk veya olimpik spor dallarından birinde sadece büyükler kategorisinde birden fazla dünya şampiyonluğu kazananlara bu imkan tanınmıştır.

–  Milli Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelik

Bu yönetmelikle, uluslar arası spor yarışmalarında Türkiye’yi temsil eden sporculara,  milli sporcu belgesi verilmesiyle ilgili usul ve esaslar düzenlenmektedir.

Bu yönetmelikte “uluslar arası spor yarışmaları” ise yine oldukça dar kaleme alınmıştır.

Bu yönetmeliğe göre uluslar arası spor karşılaşmaları;

Yurt içinde veya yurt dışında yapılan;

a) Olimpiyat oyunları,

b) Dünya şampiyonası,

c) Avrupa şampiyonası,

 ç) Akdeniz oyunları,

d) Karadeniz oyunları,

e) Güney doğu Avrupa ülkeleri oyunları,

f) Üniversiade oyunları,

g) Dünya ve Avrupa gençlik olimpik festivali,

ğ) Uluslar arası Askeri Sporlar Konseyince (CISM) her dört yılda bir yapılan dünya askeri oyunları ile her sene yapılan Avrupa ve dünya şampiyonaları,

h) Uluslar arası federasyonlarca düzenlenecek olimpiyatlara katılmayı hedefleyen  kalifikasyon ve kota müsabakaları,

Olarak belirlenmiştir.

Burada da yine olimpik sporlar ağırlıklı bir derecelendirme söz konusudur. Ayrıca her ne kadar amaçta “uluslar arası spor karşılaşmaları” ifadesine yer verilse bile, federasyonların “milli takım” oluşturarak katıldığı diğer şampiyonalarda yarışan sporcuların “milli sporcu” statüsünü elde etme şansları bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Balkan Şampiyonası’na katılan sporcuların milli sporcu belgesi almaları mümkün değildir.

İlgili yönetmelik kapsamına girmeyen ancak federasyonların çağırısı ile “milli takıma” alınıp yarışmalara katılan sporcular aleyhine ayrımcılık yapılmaktadır.

Bu düzenlemenin garip bir yanı vardır. Zira, bu yönetmeliğe göre milli sporcu sıfatını elde edemeyecek sporcular, federasyonlarının programı dahilinde bulunan şampiyonalara ve bu şampiyonalara hazırlık kamplarına katılmak zorundadırlar. Bu kamplara katılmayan sporculara yarışmalardan men cezaları verilebilmektedir. Bir sporcu “milli sporcu” olmayacaksa, bu “milli takım”larda yer almasının, okulundan veya işinden ayrı kalmasının mantığı nedir?

Yönetmelik kapsamında yer almayan şampiyonalarda derece alan sporcuların durumu daha acı vericidir. Açılış törenlerinde Türkiye’nin bayrağını taşıyan, ilk üçte yer alması durumunda madalya töreninde bayrağın göndere çekilmesini sağlayan, birinci olması durumunda ise İstiklal Marşı’nı tüm salona, stada dinlettiren bu sporcular “milli sporcu” belgesi alamamaktadırlar.

Kanımızca, federasyonlarının “milli takım” adı altında katıldıkları turnuvalarda, şampiyonalarda yer alan tüm sporcular “milli sporcu” olarak kabul edilmeli ve bunlara ilgili belge verilmelidir. Bununla birlikte, sporcuların belli avantajlardan yararlanmaları için ek şartların getirilmesi doğal olacaktır.

SONUÇ:

Başarılı sporcu” kavramı Türk spor sisteminde muğlak ve eksik bir kavramdır. Ancak çok büyük turnuvalarda derece elde eden sporcuların mevzuat uyarınca “milli sporcu” ve “başarılı sporcu” olduğu kabul edilmektedir.

Komisyon raporunda başarılı sporculara burs verilmesi önerisi bu anlamda çok muğlaktır. Komisyon bu ifadeyle hangi sporcuları amaçlamaktadır?

5774 sayılı Başarılı Sporculara Aylık Bağlanması ile Devlet Sporcusu Unvanı Verilmesi Hakkında Kanunun geçici birinci maddesinde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından 2012 olimpiyat oyunlarına hazırlanmak amacıyla olimpik ve paralimpik spor dallarında en az yıldızlar seviyesinde olmak kaydıyla seçilecek 1000 sporcu yetiştireceği öngörülmüştür.

Bu sporculara başarılı sporcu denebilir mi? Burs imkanlarından öncelikle bu sporcular mı faydalanacaklardır?

Görüldüğü üzere, “başarılı sporcu” kavramının içi boştur. Bu kavramla ilgili sübjektif tanımlamalar ve kurumdan kuruma değişecek uygulamaları engellemek için geniş kapsamlı bir tanım oluşturulmalıdır. Kanımızca başarılı sporcu kıstası yerine “üstün nitelikli sporcu” veya “elit sporcu” kıstası kabul edilmelidir. Zira elit sporcular o güne kadar derece alamamış olsalar bile gelecekte derece alması muhtemel sporculardır. Kulüpler, federasyonlar, devlet o sporculara uzun vadeli yatırım yapmaktadırlar. Bu sebeple çıkış noktasının değiştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Ayrıca üniversitelere girişte düşük puan uygulaması ve burs imkanları yetersizdir. Başarılı sporcuların ortaokul ve lise dönemindeki gelişimi önem taşımaktadır. Bu sebeple kolejlere ve Anadolu liselerine girişte başarılı, bize göre elit sporculara aynı imkanlar sağlanmalı ve bunların düşük puanla, burslu olarak özellikle kolejlerde okumalarının önü açılmalıdır. Önde gelen kolejlerin spor faaliyetlerine yönelik imkanları tartışılamayacak kadar üstün niteliktedir.

Anayasada yer alan “Devlet başarılı sporcuyu korur” düzenlemesinin amaca uygun olmadığı; devletin her türlü sporcuyu koruma yükümlülüğünün bulunduğu öngörülmelidir. Devlet genel olarak sporun yaygınlaştırılması ve bütün sporcuların korunması için gereken önlemleri almalı, faaliyetler göstermelidir.

Kanun koyucu ve GSGM’nin spor branşları arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi gerekmektedir. Bir spor branşının olimpik olup olmaması IOC’nin takdirindedir. IOC ise sadece o sporun yayılmışlığı ile ilgilenmemekte, sporun dünya çapında reyting alıp almayacağını, diğer bir deyişle ekonomik getirisini de dikkate almaktadır. Bir spor dalının IOC tarafından olimpik spor olarak kabul edilmesi veya IOC tarafından tanınması o spor dalını diğer spor dallarından üstün kılmamaktadır.

GSGM yöneticilerine bir soru sormak gerekir: Halter branşı, Türkiye’nin Olimpiyatlar’da madalya kazandığı ender spor dallarından biridir. Ancak son zamanlarda meydana gelen doping skandalları halterin Olimpiyat listesinden çıkarılma riskini ortaya çıkarmıştır. Halterin olimpik spor listesinden çıkarılması durumunda, Türkiye’nin haltere yaptığı yatırım azalacak mıdır?

Devlet sadece Olimpiyatlar’da başarı elde etme hevesine kapılmamalıdır. Sporla ilgili kalkınma planları, projeler hazırlanırken bütün spor dallarının geliştirilmesi ana hedef olmalıdır. Devletin amacı Olimpiyatlarda derece elde etmek değil, tüm spor branşlarında Avrupa ve Dünya çapında sporcu yetiştirmek; daha önemlisi, bütün toplumun spor yapmasına imkan tanımaktır.

Ayrıca devletin görevi, sporcuyu sadece derece aldıktan sonra ödüllendirmek değildir. Sporculara sosyal haklar, ekonomik güvence verilmelidir. Elit sporcular, spor kariyerleri sona erdikten sonra yaşamlarını devam etmekte zorlanmaktadırlar. Özellikle üniversite bitirmemiş, bir uzmanlık alanında gelişmemiş sporcular normal yaşama uyum sağlamakta zorlanmaktadırlar. Bu sorunlarla karşılaşmamak için sporcuların kariyer sonrası eğitim almaları ve iş bulmaları için özel programlar öngörülmelidir. Sporcuların bir meslek edinmesi için üst seviye eğitim alması, bu eğitim için üniversiteye gitmeleri, mezun olduktan sonra bünyesinde yer alıp, sporu bıraktıktan sonra çalışabileceği kurumlar bulunmalıdır.

1940’lı yıllardan kalma spor yönetimi zihniyetinin değişmesi gerekmektedir. Bu sebeple, GSGM ve federasyonların öncelikle Avrupa devletlerinin spor yapılanmalarını dikkate alarak Türk spor sistemini yeniden kurmaları gerekir.

b) Raporda, “BESYO’ların spor yöneticiliği gibi alanlarından yetenek sınavının kaldırılması ve bu hususun mezuniyeti sonrasında fiilen sporla uğraşacak kişilerle sınırlandırılmasının yararlı olacağı” ifade edilmiştir.

Bu öneri nasıl hayata geçirilecektir?

Spor yöneticiliği alanında yetenek sınavının kaldırılması kanımızca gereklidir. Zira, aktif olarak spor yapsın veya yapmasın, spor yöneticisi olmak isteyen birinin fiziksel efor testlerine tabi tutulması gariptir. O kişinin yöneticilik vasıflarının gelişmesi amaçlanmaktadır. Derslerin niteliği de bu amaca uygun hazırlanmaktadır.

Rapordaki öneride ise, bu hususun fiilen sporla uğraşacak kişilerle sınırlanmasının yararlı olacağı belirtilmiştir.

Burada “sporla uğraşmak” ifadesi “fiilen spor yapmak”, “lisanslı olarak müsabakalara katılmak” şeklinde mi anlaşılmalı; yoksa “fiilen spor sektörünün içinde yer almak” olarak mı kabul edilmelidir?

Bu husus” ifadesi ile “yetenek sınavı” mı yoksa “yetenek sınavının kaldırılması” mı belirtilmektedir?

Her halükarda bu önerinin uygulama kabiliyeti yoktur. Zira spor yöneticiliğinden mezun olan bir kimse elbette fiilen sporun içinde olacaktır. Mezun kimse, spor sektörünün bir elemanı haline gelecektir. Ayrıca yüksekokula girişte bu ayrım nasıl yapılacaktır? Mezuniyet sonrası verilecek bir kararın henüz yüksekokula giriş aşamasında taahhüt edilmesi mümkün değildir.

Söz konusu öneri, eşyanın doğasına aykırıdır. Daha açık hale getirilip, spor yöneticiliği için yetenek sınavının kaldırılması gerekmektedir.

c)

– Üniversitelerde Spor Hukuku

Spor Hukuku Anabilim Dalı kurulması için öncelikle bu konuda uzman akademisyenlerin yetiştirilmesi gerekmektedir. Kanımızca, spor hukuku anabilim dallarının oluşumundan önce spor araştırma merkezlerinin, spor bilimleri enstitülerinin kurularak araştırmaya dayanan çalışmaların yapılmasının önü açılmalıdır. Belli sayıda bilimsel toplantı ve bilimsel eser meydana getirildikten sonra ilgili üniversitelerde söz konusu anabilim dalının açılmasına izin verilmelidir.

Anabilim dalı kurulmasından önce, bünyesinde hukuk fakültesi bulunan üniversitelerin sosyal bilimler enstitülerinde spor hukukunun yüksek lisans programı olarak açılması sağlanmalıdır. Çeşitli anabilim dallarındaki akademisyenler bu programda spor hukukunun kendi branşlarına giren konularında ders verebilirler.

Spor hukukuna ilişkin yüksek lisans ve hatta doktora tezlerinin yazılması konusunda öğrencilere destek verilmelidir.

Spor hukuku alanında çalışan üniversiteler arasında iletişim sağlanmalıdır. Sık aralıklarla konferanslar, seminerler, yuvarlak masa toplantıları, atölyeler düzenlenmelidir.

Spor hukuku alanında çalışan üniversiteler ve BESYOlar arasında işbirliği sağlanmalıdır. Spor hukuku dersleri uzmanlar tarafından verilmelidir.

Spor teşkilatı ile spor hukuku eğitimi veren hukuk fakülteleri arasında işbirliği sağlanmalıdır. GSGM ve federasyon hukukçularına bu üniversitelerin vereceği eğitim programlarına katılma yükümlülüğü getirilmelidir. Futbol dışındaki branşlarla pek ilgilenmeyen Amatör Spor Kulüpleri Konfederasyonu ve GSGM İl Müdürlükleri aracılığıyla kulüplere, antrenörlere, sporculara spor hukuku eğitimi verilmelidir.

– Barolar ve Spor Hukuku

Baroların bünyesinde faaliyet gösteren Staj Eğitim Merkezleri’nde spor hukuku dersleri verilmelidir. Üniversitelerden farklı olarak, bu merkezlerde akademisyenler dışındaki uzmanların da rahatlıkla ders verebilmesi, spor hukuku uzmanlarının, avukatlarının rahatlıkla ders vermesi için önemli bir fırsat olacaktır.

Stajyer avukatların bitirme ödevi olarak spor hukuku alanına yönelmeleri de ancak Baro bünyesinde bu konuda derslerin, seminerlerin, konferansların düzenlenmesi ile mümkündür.

– Spor Hukuku Kütüphanesi

Türkiye’de genel olarak bilimsel eserlere ulaşımda büyük zorluklar yaşanmaktadır. Merkezi bir veritabanının bulunmaması; makalelerin veritabanlarına işlenmemesi bilimsel araştırmaların yapılmasını zorlaştırmaktadır.

Türkiye’de spor hukuku henüz emekleme dönemindedir. Bu konuda bilimsel eserlerin sayısı çok azdır. Ancak bunların da takibi gün geçtikçe zorlaşmaktadır.

Spor hukukuyla ilgilenen hukukçuların, yazdıkları makalelerin, kitapların, genel olarak bilimsel eserlerin bir örneğinin TMOK bünyesindeki kütüphaneye gönderilmesi sağlanmalıdır. Böylece spor açısından Türkiye’nin en büyük kütüphanesi olan TMOK kütüphanesi, spor hukuku alanında çalışacaklar için eşsiz bir kaynak olacaktır.

Aynı uygulama BESYOlar bünyesinde yazılan tezler, bunlar tarafından dergiler açısından hayata geçirilmelidir.

d) Hizmet içi eğitimlerin yanında, federasyonlara, spor kulüplerine spor hukuku eğitimleri verilmelidir. Bu eğitimlerin bir anda herkese yönelik olamayacağı gerçeği karşısında, eğitim materyalleri, dosyaları Internet sitelerinde yayınlanmalıdır.

Sporculara yönelik spor hukuku dersleri verilmelidir. Özellikle doping, kamplara davet ve milli takım seçimleri sporcuların en mağdur olduğu konuların başında gelmektedir.

3) Mevzuatın Koda Dönüştürülmesi

– GSGM ve Spor Mevzuatı

GSGM’nin hazırladığı ve yürürlüğe koyduğu çerçeve statü ve yönetmelikler çok sık değiştirilmektedir. Ayrıca sporla ilgili kanunlar veya spor hukukuyla bağlantısı olan kanunlar bizim “torba kanun” olarak nitelendirdiğimiz “Çeşitli Kanunların Değiştirilmesi Hakkında Kanun” olarak ortaya çıkan kanunlarla değiştirilmektedir. Bu durum, mevzuatın takibini neredeyse imkansız hale getirmiştir.

GSGM’nin sitesinde ise sporla ilgili mevzuatın tamamına ulaşılamamaktadır. Örneğin raporun yazıldığı Ekim ayının ortalarında GSGM’nin sitesinde 5774 sayılı Başarılı Sporculara Aylık Bağlanması ile Devlet Sporcusu Unvanı Verilmesi Hakkında Kanun hala yer almamaktaydı. Bunun dışında, kanımızca GSGM’nin sitesinde de yer alması gereken Milli Eğitim Bakanlığı Spor Siteleri Yönetmeliği de spor mevzuatının içine işlenmemiştir.

GSGM’nin sitesindeki diğer bir eksiklik ise yönetmeliklerde yapılan değişikliklerin ilgili yönetmeliklere yansıtılmamasıdır. Örneğin, Milli Sporcu Belgesi Verilmesi Hakkında Yönetmelikte değişiklik yapan yönetmelikler, ilk yayınlanan yönetmeliğin arkasına konmuştur. Oysa ilgili madde değişikliklerinin asıl metne yansıtılıp, yönetmeliğin son, güncel hali yayınlanmalıydı.

GSGM’nin sitesindeki yönetmeliklerin sıralaması karışıktır. Bir yönetmeliği bulmak için bütün yönetmeliklere tek tek bakmak gerekmektedir. GSGM sitesi içinde mevzuat için ayrı bir arama motoru konulmalıdır.

Kanun taslakları, kanun tasarıları da ayrıca GSGM’nin Internet sitesinde yayınlanmalıdır. Şu anda Spor Kulüpleri Kanun Tasarısı Taslağı, Türkiye Anti Doping Ajansı Kanun Tasarısı, Spor Yüksek Kurumu Kanun Tasarısı Taslağı hiçbir yerde bulunamamaktadır.

– Spor Kanunu Tasarısı

Raporda, Spor Kanununda düzenlenmesi gereken hususların halen Gençlik ve Spor Teşkilat Kanununda yer aldığı belirtilmiştir.

Bu kanun, uluslar arası gelişmelerin karşısında çok yetersiz kalmaktadır. Spor Kanununun hazırlığında karşılaştırmalı hukuk araştırması yapılmalı ve özellikle Avrupa Birliği üyesi devletlerinden hukuk sistemi bize yakın devletlerin spor mevzuatı dikkate alınmalıdır.

– Kod Önerisi

Mevzuattaki çelişkileri gidermek açısından spor mevzuatının kod olarak toparlanması önerilmiştir.

Oluşturulması amaçlanan Spor Kodu geniş bir içeriğe sahip olmalıdır. Amatör sporlar, profesyonel sporlar, üst düzey sporlar, engelliler için spor, antrenörler, spor ajanları, hakemler, antrenman merkezleri, fiziksel faaliyetlerin öğretimi, spor kulüpleri, federasyonlar, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, GSGM, vergi, sosyal güvenlik, iş hukuku gibi konular bu Kod tarafından düzenlenmelidir. Bu Kod’un hazırlanmasında Avrupa Birliği düzenlemeleri ile AB üyesi devletlerin düzenlemeleri dikkate alınmalı; Kod, karşılaştırmalı bir çalışmanın ürünü olmalıdır.

Türk spor hukuku uygulamasında, futbolun hep ayrıcalıklı kılındığı görülmektedir. FIFA’nın futbol federasyonunun özerkliğini tehdit edeceğini iddia ettiği çoğu düzenleme Avrupa’nın diğer futbol federasyonlarına uygulanmaktadır. Avrupa’da futbol için özel mevzuat geliştirilmemiştir. Spor Kodu’nun hazırlanmasında bu anlamda Avrupa devletlerinin mevzuatlarının dikkate alınması ve “eşitlik prensibi” uyarınca her federasyonun bu Kod’a tabi olması sağlanmalıdır.

– Uluslar arası Mevzuatın Tercüme Edilmesi

Federasyonların bağlı oldukları uluslar arası federasyon ve kuruluşların mevzuatlarının toparlanıp Türkçeleştirilmesi önerilmiştir.

Bir federasyon, bağlı olduğu uluslar arası federasyonun mevzuatını bugüne kadar tercüme ettirmemişse, bu federasyonun işlevinin ne olduğu tartışılmalıdır. Bununla birlikte, spor federasyonlarının çoğunda mevzuatın eksik yayınlandığı görülmektedir. Spor kuralları, uluslar arası federasyonların kuralları, federasyonun hazırladığı talimatların çoğu federasyonların Internet sitelerinde yer almamaktadır.

Bu tercümelerin ilgili federasyonların hukuk kurulları tarafından yapılması gerekir. Duruma göre, GSGM’nin uzman hukukçularından yardım alınabilir.

GSGM’de yabancı dil bilen hukukçu sayısının az olması durumunda, spor hukukuyla ilgilenen akademisyenlerden yardım alınabilir.

4-) Spor Kulüpleri

– Spor Kulüpleri Kanun Tasarısı Taslağı

Raporda, Spor Kulüpleri Kanun Tasarısı Taslağı’na değinilmektedir. Ancak bu taslağa ne GSGM, ne TBMM sitesinden ulaşılabilmektedir.

Raporda, bu taslaktaki bazı hükümlerin yeniden düzenlenmesi görüşünün kabul edildiği açıklanmıştır. Peki komisyonun memnun olmadığı, eleştirdiği noktalar nelerdir? Söz konusu itirazın gerekçeleri nelerdir? Değişikliklerin hangi yönde olması istenmektedir?

– Yerel yönetimlerin ve gençlik ve il müdürlüklerinin kulüp kurmamaları

Raporda, yerel yönetimlerin ve gençlik ve spor il müdürlüklerinin, alanlarına giren tüm spor kulüplerine hizmetle yükümlü oldukları gözetilerek, bunlarla rekabet içinde olacak kulüp kurmamaları yönünde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Bu öneri teorik olarak doğrudur. Devlet sadece hukuki ve siyasi altyapıyı hazırlamalı, denetim faaliyetini üstlenmelidir. Özel hukuk tüzel kişileri sporcuların yetiştirilmesinde rol oynamalıdır. Fakat Türkiye’nin şartları aksini gerektirmektedir.

Merkezi ve yerel yönetimlerin spor kulüpleri kurması sorununu ikili ayrıma giderek incelemek gerekir.

Kanımızca merkezi yönetimin her halükarda spordan uzak durması gerekir. Bilindiği üzere, Polis Gücü, Maliyespor gibi spor kulüpleri profesyonel liglerde mücadele etmektedirler. Bu kulüpler, bağlı oldukları teşkilatın bütçesinden faydalanmaktadırlar. Bu bütçeyi de o teşkilatlara devlet vermektedir. Bu teşkilatlar ayrıca hizmetleri karşılığı “bağış” adı altında para alarak bunları kulübe aktarmaktadırlar. Bu uygulamanın sona erdirilmesi ve genel olarak İdare’ye bağlı kurum ve kuruluşların spor alanında rekabet etmemesi gerekir.

Yerel yönetim, spor alanlarının inşa edilmesi ve kulüplere destek için hareket etmelidir. GSGM il müdürlükleri sadece spor yönetiminden sorumlu olmalı, kurdukları spor kulüpleri aracılığıyla spor arenasında rekabet etmekten vazgeçmelidirler. GSGM İl Müdürlüğü, devlet imkanları ile diğer kulüplerin karşısına çıkmamalıdır.

Bununla birlikte, farklı spor dallarında faaliyet gösteren kulüplerin azlığı, çoğu kulübün yüksek üyelik ücreti istemeleri, malzeme masraflarını sporcuların karşılamak zorunda kalmaları spor yapmak isteyen kimselerin ilgili kulüplere başvurmalarını engellemektedir. Biz, bu olumsuzluğun ortadan kalkması, sporun geniş tabana yayılması amacıyla belediye ve gençlik ve spor il müdürlüklerinin amatör spor kulüpleri kurmalarının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Söz konusu kulüplerin futbol, basketbol, voleybol gibi popüler sporlar dışında Türkiye’de federasyonu bulunan diğer spor dallarında da faaliyet göstermeleri zorunlu olmalıdır.

Bir hususu belirtmek isteriz. Bu kurumların faaliyet alanı sadece “amatör sporlar” ile sınırlı olmalıdır. Bugün belediyeler profesyonel liglerde de mücadele etmektedirler. Devlet olanakları, halktan alınan vergilerle profesyonel sporda mücadele etmek haksız rekabet oluşturmaktadır.

Ayrıca bu uygulama, belediyeleri asıl amaçlarından uzaklaştırmaktadır. Belediyeler, spor hizmetlerinde bulunmak zorundadırlar. Profesyonel spora aktarılan bütçenin amatör sporlara kaydırılması ile amatör sporların gelişimine, halkın spor yapabileceği alanların çoğalmasına büyük katkıda bulunulabilir. Profesyonel kulüpler borca batık faaliyette bulunurken, belediyelerin bu alanda rekabet etmesi eleştirilmelidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, belediyeler ile gençlik ve spor il müdürlükleri spor kulüpleri kurabilmelidir. Zira, ülkemizde spor kültürü çok gelişmemiştir. Futbol ve diğer birkaç popüler spor dalı dışında diğer spor dallarında faaliyet gösterecek spor kulübü henüz istenen sayıya ulaşmamıştır. Bu spor dallarının gelişimi ancak belediye ve il spor müdürlüklerinin kulüpleri ile mümkündür.

Raporda bir husus çok doğru teşhis edilmiştir. Yerel yönetimler ve gençlik ve spor il müdürlükleri, alanlarına giren tüm spor kulüplerine hizmetle yükümlüdür. Ancak uygulamada, bu hizmet, destek belli kulüplerle sınırlı kalmaktadır. Bu husus aşağıda, “Şike ve Haksız Rekabet” başlığı altında incelenmiştir.

– Spor Kulüplerinin Yönetimi

Profesyonel kulüplerin uzmanlar tarafından yönetilmesi için gerekli düzenlemeler getirilmelidir. Kulüplerin sadece kendi öz kaynakları ile yönetilmesi gerekli olup, bunların yöneticilere borçlanmaları engellenmelidir.

– Bağımsız Denetim Kuruluşları Tarafından Yapılacak Denetim

Raporda İç denetim ve Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün denetiminin yanı sıra, Kulüpler için dış denetim öngörülmesi ancak, amatör spor kulüplerinin sayıca çokluğu da dikkate alınarak belli kıstaslar  (mali büyüklüğü belli limitin üstünde olan, belirli spor faaliyetlerini yürüten kulüpler gibi) bağımsız kuruluşlarca denetim öngörülmesi önerilmiştir.

Bu öneri eksiktir.

Sadece kulüplerin değil, federasyonların da denetimi hem GSGM hem de dış denetim şirketleri tarafından yapılmalıdır. Her ne kadar spor federasyonları özel hukuk tüzel kişileri olsa bile, bunların kamu hizmeti ile sorumlu olmaları, aldığı kararlar ve verdikleri cezalarla kamu kudreti kullanmaları sebebiyle bunların GSGM tarafından denetlenmeleri gerekmektedir. Söz konusu denetimin özerkliği ihlal ettiği ileri sürülemez. Aksine, özerk kuruluşların kamu denetimine tabi olmaları Türk hukuk sisteminde olağan bir uygulamadır.

– Kulüplerde spor hukuku bilen elemanların çalıştırılması

Raporda, kulüplerde spor hukuku eğitimi almış eleman çalıştırılması veya belirli kulüp çalışanları için spor hukuku kursları düzenlenmesinin uygun olacağı görüşü ortaya atılmıştır.

Kulüplerde spor hukuku eğitimi almış eleman çalıştırılması yasal zorunluluk mu olacaktır? Türkiye’de bu konuda çalışan uzman hukukçu sayısının azlığı, buna karşın binlerce spor kulübünün varlığı dikkate alındığında bu öneri gerçekçi değildir.

Ayrıca “spor hukuku eğitimi” ifadesi çok geniştir. Bu eğitimin içeriği ne olacaktır? Bir yönetici spor hukuku eğitimi aldığını nasıl ispatlayacaktır?

Belirli kulüp çalışanları için spor hukuku kursları düzenlenmesi fikri olumludur.

– Aynı ismin birden fazla kulüp tarafından kullanılamaması esasının il çerçevesinde öngörülmesi

İsim üzerindeki hakkın sadece il sınırları ile sınırlı kullanılabileceği önerisi kabul edilemez. İsim üzerindeki hak tüm ülke sınırları içinde korunmalıdır. Üstelik kulüp isminin bir marka olarak kullanılması durumunda komisyonun ilgili önerisinin hayata geçirilmesi çok büyük uyuşmazlıklara sebep verecektir.

Açıkçası bir kulüp isim ararken biraz yaratıcı olmalı, bulunduğu şehrin, içinde bulunduğu toplumun, faaliyet gösterdiği spor dalının özelliklerini kapsayan bir isim bulmaya çalışmalıdır.

– Futbol kulüpleri için ayrı düzenleme talebi

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı temsilcisi, futbol kulüpleri için taslakta ayrı düzenlemeler yapılmasını veya ayrı bir kanun çıkarılmasını önermiştir.

Futbolun özelliği nedir? Diğer federasyonlardan farklı düzenlemeyi gerektirecek objektif sebepler nelerdir?

Spor Kulüpleri Kanunu Tasarısı Taslağı’nın söz konusu raporda değinilen düzenlemeleri futbolun özerkliğine müdahale niteliği taşımamaktadır. Futbol için ayrı bir düzenleme yapılmasına gerek yoktur.

Futbol Federasyonunun, profesyonel kulüpleri dikkate alarak itiraz ettiğini sanıyoruz. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği temsilcileri, söz konusu itiraza karşı ilginç bir görüş ileri sürmüşlerdir. GSGM temsilcilerine göre, Futbol Federasyonun bugünkü hukuki yapısında amatör ve profesyonel branşları aynı mevzuatla yönetilmesinin uygun olmadığından Türkiye Futbol Federasyonunun yeniden yapılanması uygun olacaktır.

Bu görüş sağlıklı değildir. Ayrıca bu gerekçe futbol için ayrı düzenleme yapılmasını gerektirmez.

Profesyonel ligler sadece futbol için söz konusu değildir. Basketbol, voleybol gibi takım sporlarında profesyonel ligler bulunmaktadır. Bu sebeple, tüm bu profesyonel ligleri kapsayan bir düzenlemeye gerek vardır.

Aşağıda da belirteceğimiz gibi, profesyonel ligler, federasyonlara bağlı takımlar ve sporcular açısından küçük bir azınlığı kapsamaktadır. Lisanslı sporcuların önemli bir kısmı amatör sporla uğraşmaktadır. Buna rağmen, profesyonel liglerde mücadele eden takımlar federasyona hakim olmaya çalışmaktadırlar. Bu kulüplerin sorunları, ihtiyaçları ve federasyonlardan beklentileri amatör dalların sorunları ve beklentilerinden çok farklıdır.

Bununla birlikte, özellikle seçimlerde profesyonel takımların delege sayısı açısından baskın çıktıkları ve yaklaşık on (10) kulübün ortak hareketiyle tüm federasyonun değişmesi gibi olumsuzluklara rastlanmaktadır. Delegeler açısından dağılım hem TFF hem de diğer federasyonlar açısından dengesiz oluşturulmuştur.

Biz, profesyonel ve amatör branşların ayrı ayrı yönetilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Profesyonel liglerin, federasyonla işbirliği içinde ancak ayrı birer tüzel kişilik olarak örgütlenmesinin doğru olacağı kanısındayız. Elbette bu durum liglerin bağımsız olacağı anlamına gelmemektedir. Örneğin, yayın gelirlerinden sadece profesyonel lig ve kulüpler faydalanmayacak; bu gelirlerden belli bir miktar federasyona aktarılacaktır.

Türk spor sistemini önemli ölçüde değiştirecek bu önerinin tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Böylece federasyonlar sadece o spor dalının gelişmesi için çalışacak ve profesyonel kulüplerin baskısından kurtulmuş olacaklardır. Profesyonel ligler ise kendi ihtiyaçları ölçüsünde hareket edeceklerdir.

Söz konusu sistem değişikliği profesyonel liglerin daha rahat hareket etmesini ve güçlenmesini sağlayacaktır. Bu gücün elbette karşı bir güç veya güçler tarafından kontrol edilmesi, dengelenmesi gerekir. Profesyonel liglerin hesaplarının devlet ve bağımsız denetim şirketleri tarafından kontrolü; sporcuların, antrenörlerin ve hakemlerin sendika kurmaları söz konusu gücü dengeleyebilecek atılımlar olacaktır.

Aynı şekilde spor federasyonlarının faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların onların içinden çıkmış, bağımsızlığı ve tarafsızlığından şüphe duyulan kurullar yerine hakim teminatına sahip, bağımsız ve tarafsız hakimler veya hakemlerden oluşan mahkemeler tarafından çözümlenmesi gerekmektedir. Bugün yürürlükte olan sistem kaygı vericidir. Bu konuya aşağıda değinilecektir.

– Spor Kulüpleri ile İlgili Diğer Önerilerimiz:

– Amatör sporcularla kulüpler arasında üyelik ilişkisinin oluşturulması gerekmektedir. Amatör sporcular veya bunların velilerinin kulüp içinde söz hakkı olması; kulüplerin bunlara karşı belli yükümlülükler altında olması sağlanmalıdır. Bu amaçla, Kulüplerde veli ve sporcu komiteleri kurulmalıdır. Sporcu üyeler kulüplerin yönetimine katılmalıdırlar. Sporcu komiteleri, o kulüpte aktif, lisanslı spor yapan sporculardan oluşmalıdır.

– Kadın – Erkek eşitliği gözetilmelidir. Kulüp yönetimlerinde kadınlar lehine kota uygulanmalıdır. Kulüp yöneticilerinin en az % 20’sinin kadın olması gerekliliğine dair hükümler getirilmelidir. Kadın antrenörler, sporcular yetiştirilmesi için özel programlar uygulanmalıdır.

– Kulüp yöneticileri için yaş sınırı getirilmelidir.

– Spor kulüplerine ilişkin kanun ve yönetmeliklerde, kulüp içinde kurulması gereken disiplin kurulu ile bunların kararlarına karşı izlenecek usul belirlenmelidir. Sporcuların temel hakları bu yönetmelikle kapsamlı şekilde düzenlenmelidir.

– Profesyonel liglerde yarışan kulüplere şirketleşme zorunluluğu getirilmelidir. Alacaklıklar arasında eşitliğin sağlanması açısından blunların iflasa tabi olmaları gerekir.

– SPK’nın şirketleşen kulüpler üzerindeki kontrolü artmalıdır. Del Bosque olayından sonra SPK’nın, BJK’nın kamuoyunu yanıltan açıklamalarına karşı hiçbir işlem yapmaması düşündürücüdür.

– Siyaset spordan uzaklaştırılmalıdır. Milletvekilleri, bakanlar, valiler, kaymakamlar, belediye başkanları başta olmak üzere siyasilerin herhangi bir şekilde kulüplerle bağı ortadan kaldırılmalıdır. Bunların kulüplere üye olmaları, doğrudan veya dolaylı biçimde kulüp yönetimlerinde aktif olmaları engellenmelidir.

Belediyelerin özellikle profesyonel spor dallarında mücadele etmelerine izin verilmemelidir.

– Vergi düzenlemeleri, eşitsizliği ortadan kaldıracak şekilde değiştirilmelidir. Profesyonel sporda mücadele eden kulüplere ve profesyonel sporculara sağlanan kolaylıklar gözden geçirilmelidir. Bu konuda Avrupa’daki uygulamalar dikkate alınmalıdır.

Kulüplerin vergi borçlarının ötelenmesi veya affedilmesi uygulamasından vazgeçilmelidir.

Vergi borcu olan kulüplere ve bunların yöneticilerine karşı mevzuatta öngörülen yaptırımlar uygulanmalıdır. Futbol kulüplerinin kurtarılması için milletvekillerinin lobi yapmaları engellenmeli; bu konularda kanun teklifleri hazırlanmasının önüne geçilmelidir.

– Profesyonel kulüpler üzerindeki kontrol arttırılmalıdır. Devlet, ekonomik zorluk çeken kulüplerin yükünü üstlenmek zorunda değildir. Rekabetin korunması, sporcuların mağdur olmalarının önlenmesi için ilgili kulüplerin tasfiye edilmesi gerekmektedir. Özellikle sporcuların korunması için özel hükümler öngörülmelidir.

– Birden fazla kulüp sahipliği, birden fazla kulübün kontrolünün önüne geçilmelidir. Bu konuda UEFA ve Avrupa ülkelerindeki uygulamalar dikkate alınmalıdır.

– Profesyonel ligler için “lisans sistemi” getirilmelidir. UEFA’nın getirdiği lisans sistemi, profesyonel ligi olan tüm federasyonlara genişletilmelidir. TFF’nin de lisans sistemini UEFA kurallarına riayet ederek uygulaması gerekmektedir. Söz konusu lisans sistemi, Bank Asya Ligi’ne de uygulanmalıdır.

Finansal yönetim, saydamlık, ayrımcılık, şiddet, küçüklerin korunması, fiziki altyapı gibi konularda kulüpler için ortak hükümler getirilerek, kulüplerin belli seviyede olması sağlanmalıdır.

– Profesyonel dallarda altyapıdan yetişmiş sporcuların oynaması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Bu sporcuların özellikle Türk asıllı olmasına özen gösterilmelidir. Takımda yer alacak altyapıdan gelecek sporcu sayısı yıl geçtikçe arttırılmalı; bu sporcuların sahada görev alması için zorlayıcı hükümler getirilmelidir.

– Bir kulübün, federasyon bünyesindeki amatör ve profesyonel organizasyonlara katılması için, ilgili federasyonun bütün yaş gruplarında mücadele etmesi gerektiği öngörülmelidir. Böylece kulüplerin altyapıya önem vermeleri sağlanacaktır.

5)  Federasyonlar:

Türkiye’de İdare, bir yandan federasyonları özel hukuk tüzel kişiliği olarak düzenlemekte, diğer yandan ise bunlar üzerinde kontrolünü devam ettirmek istemektedir. Son gelişmeler dikkate alındığında, İdare, federasyonlara maddi destek vermek yerine bunların sponsorlar aracılığıyla faaliyet göstermelerini sağlamayı, ancak federasyonların üzerinde baskısını sürdürmeyi amaçladığı ileri sürülebilir. Diğer bir deyişle, İdare, davulu özel sektöre devrederken tokmağı elinde tutmayı amaçlamaktadır.

İdare, belediyeler ve il spor müdürlükleri aracılığıyla sporu yönetmeye çalışmaktadır.

Federasyonların faaliyetlerine karşı devlet yargısına başvurma yolunun kapatılması, Türkiye’de sporun federasyonların ve bunların dolaylı şekilde bağımlı oldukları GSGM’nin keyfi yönetimine tabi olmasına sebep olmuştur.

Kanımızca, devlet, “müdahaleci sistem” ile “serbest sistem” arasında artık bir tercih yapmalıdır.

Müdahaleci sisteme Fransız spor sistemi örnek gösterilebilir.

Fransa’da federasyonlar özel hukuk tüzel kişileridir. Ancak spor yönetimi ve spor finansmanı devletçi nitelik taşımaktadır. Federasyonların bazı faaliyetleri de kamu hizmeti niteliğindedir.

Devlet desteği ve devlet kontrolü, federasyonların finansal sorunlara karşı korunmasını sağlamaktadır. Aynı şekilde, farklı bir açıdan bakılırsa, devlet desteği federasyonların özerk kalmasını sağlamaktadır. Finansman bulmak için özel sektöre açılmak, sponsor bulmak zorunda kalacak federasyonlar, özel sektörün federasyon yönetimlerine müdahale etme riskiyle karşı karşıya kalacaklardır.

Fransa’da federasyonların faaliyetleri devletin kontrolü altındadır. Bu federasyonların işlemleri kamu işlemi niteliğinde olup, bunların hukuka aykırı işlemlerine karşı idare mahkemelerine başvurulmaktadır.

Serbest sistemde ise devlet ya spora hiç müdahale etmemekte ya da sadece denetim işlevi görmektedir. İngiltere ve İsviçre bu sisteme örnek gösterilebilir. Bu ülkelerde spora ilişkin özel mevzuat bulunmamaktadır. Ortak hukuk spor sistemine de uygulanmaktadır. İsviçre’de Haksız Rekabetin Önlenmesine Dair Kanun, rekabet hukuku, milletlerarası özel hukuk, sorumluluk hukuku, ceza hukuku ve medeni hukuk spor aktörleri arasındaki ilişkilere de uygulanmaktadır.

Hangi sistem seçilirse seçilsin, federasyonların faaliyetlerinin yargı kontrolünde olduğu unutulmamalıdır.

Biz GSGM’nin federasyonlar üzerindeki etkisinin sona ermesi gerektiğini düşünüyoruz.. GSGM, federasyonları kontrol eden değil, spor politikasını belirleyen ve federasyonlar arasında koordinasyon sağlayan bir yapıya bürünmelidir.

– Uyuşmazlıkların federasyonlar tarafından çözümlenmesi

Raporda, çıkacak uyuşmazlıkları federasyonların kendilerinin çözümleyebilmesini sağlayacak şekilde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Bu öneri, hukuk mantığına uymamaktadır. Dünyada bir başka örneği de bulunmamaktadır.

Federasyonlar hem karar veren (yasama), hem uygulayan (yürütme) hem de yargılayan (yargı) makam olamaz. Yargı işlevinin bağımsız, tarafsız bir makam tarafından yerine getirilmesi gerekir.

Bu itirazın içeriğinin iyi anlaşılması gerekir. Federasyonlarda disiplin kurulu, ceza kurulu olması olağandır. Federasyonlar faaliyet alanları ile ilgili uyuşmazlıkların hepsini veya bunlardan bazılarını kendi bünyeleri içinde çözümlerler. Söz konusu uyuşmazlığı çözümleyen kişiler federasyona bağlı çalışan veya federasyon bünyesinde faaliyet gösteren özel hukuk kişileridir.

İsviçre Federal Mahkemesi’nin, Spor Tahkim Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili verdiği kararlarda, federasyonların disiplin kurullarına, tahkim kurullarına da değinmiş ve bu kurulların, mahkemelerin aslında sadece ilgili federasyonun birer “organı” olduklarını; adları “tahkim kurulu”, “mahkeme” olsa bile, üyelerinin federasyona bağımlı olmaları, maaşlarının bunlar tarafından verilmeleri gibi sebeplerle, bu kurumların tahkimin gerektirdiği bağımsızlık ve tarafsızlık teminatlarını vermediklerini dile getirmiştir.

Spor hukuku komisyonundaki bazı üyeler özerk federasyonun kendi içinde verdiği kararların kendi içinde kesinleşmesi gerektiğinden Tahkim Kuruluna itirazın yolunu kaldırılması, Genel Müdürlük denetiminin dış denetim olduğu ve mümkün olduğu kadar sınırlanması gerektiği hususunda görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bu görüşlerin hukuki dayanağı yoktur. Bütün özel hukuk tüzel kişilerinin işlemlerine, kararlarına karşı devlet mahkemelerine başvurulabilmektedir. İtiraz makamı tahkim kurulu olsun veya olmasın, federasyonların verdiği kararların kendi içinde kesinleşmesi dileği hukuk mantığıyla uyuşmamaktadır.

– Özerk Federasyonların Genel Kurulunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Temsil Oranının Azaltılması

Raporda, bir kısım üyelerin, özerk federasyonların genel kurulunda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü temsil oranının azaltılması gerektiği yönünde görüş bildirdikleri açıklanmıştır.

Bu öneriyi genişletip, özerk olsun veya olmasın bütün federasyonların seçimlerinde sadece kulüplerin oy kullanabileceği şeklinde düzenleme yapılmalıdır. Federasyonlar, kulüplerin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Federasyona bu özelliğini veren unsur, spor kulüpleridir.

Kulüpler, federasyonların kararlarından doğrudan etkilenmektedir. Federasyonlar öncelikle kulüplere karşı sorumludur. Federasyonların kararlarından doğrudan veya dolaylı biçimde etkilenmeyen, ancak onların üzerinde bir şekilde hiyerarşik otorite teşkil eden Merkez Danışma Kurulu’nun başarısız federasyon başkanlarını görevden alması hiyerarşiye dayanan bir yetkinin kullanılmasıdır GSGM Teşkilatı’nın federasyon seçimlerinde oy kullanması uygun değildir. Aynı şekilde diğer bakanlıkların ve TSYD’nin bu seçimlerde doğrudan menfaatleri bulunmamaktadır. Federasyon yönetimleri sadece kendi aktörlerine, federasyonlara, kulüplere bırakılmalıdır.

Ayrıca TSYD’nin sadece federasyonlar seçimlerindeki oy kullanma yetkisi dışında, Merkez Danışma Kurulu’ndaki üyeliği sona erdirilmelidir. TSYD’ye verilmiş bu yetkilerin dünyada eşi bulunmamaktadır. TSYD’nin spor yönetimi konusunda oy hakkının olması, basının bağımsız ve tarafsız olma, en önemlisi denetleyen, eleştiren ve kamuoyunu aydınlatan dördüncü kuvvet olma özelliğini zedelemektedir.

Federasyonların özerkliği, kulüplerin, kendilerini yönetecek federasyonun işleyişine katkıda bulunma ve federasyon yöneticilerini belirleme hakkını, yetkisini kapsar. Bu sebeple, federasyon seçimlerinde sadece kulüpler oy kullanmalıdır. Oy verme yetkisi, kararlardan etkilenmeleri sebebiyle, aktif hakem, antrenör ve sporcuları kapsayacak şekilde düzenlenebilir.

Belirtmek gerekir ki, çerçeve statüde ve ana statülerde yer alanfaal olma(yan) hakemlerin”, “genel kurul tarihinden belli bir süre önce faal sporculuğu bırakan sporcuların”, “eski başkanların”, “faal olmayan teknik direktör ve antrenörlerin” oy kullanmalarının bir anlamı bulunmamaktadır. Zira onların ilgili spor dalıyla hiçbir bir ilgileri bulunmamaktadır. Onlar sadece oy sayısında dikkate alınmaktadırlar. Bu sistem, lobi faaliyetlerinin sporla ilgisiz insanlar üzerinde yürütülmesi sonucunu doğurmaktadır.

– Federasyonlarla İlgili Diğer Önerilerimiz:

– Devletin spora müdahalesi en alt seviyede olmalıdır. İdare, federasyonların yönetimine karışmamalılar. Siyasiler de kulüplerin yönetiminde aktif olmamalılar.

Sporu siyasetten arındırmak için radikal çözümlere başvurmak gerekmektedir. Bu konudaki bazı önerilerimiz aşağıdaki gibidir:

  • Federasyonlar için çerçeve statü öngörülmeli ancak diğer konularda federasyonların kendilerini serbestçe yönetmesine imkan tanınmalıdır.
  • GSGM teşkilatının federasyon seçimlerinde oy vermesi sona ermelidir.
  • GSGM, kendi bürokratlarının, personelinin federasyonlara girmesi için baskı yapmayı bırakmalıdır. Federasyon yönetimi serbestçe belirlenmelidir.
  • Siyasetçiler, yerel yöneticilerin spor kulüplerine üyeliği yasaklanmalıdır. Bunların, fahri sıfatıyla bile yöneticilik yapmaları engellenmelidir.
  • Merkez teşkilatı ve yerel yönetimlerin spor kulüpleri kurarak profesyonel sporda rekabet etmeleri yasaklanmalıdır. Profesyonel spor tamamen özel kişiler tarafından yönetilmelidir.
  • GSGM Ceza Kurulları ve GSGM Tahkim Kurulu’na siyasiler tarafından atama yapılması engellenmelidir. Bu kurulların üyeleri hakimlik teminatına sahip olmalıdır. Üyelerin bürokrat, siyasi olmamasına özen gösterilmelidir.
  • Türkiye Futbol Federasyonu üzerindeki siyasi baskı sona erdirilmelidir. TFF’nin yapısının kanunla düzenlenmesi son bulmalıdır. TBMM’nin TFF üzerindeki etkisi ortadan kaldırılmalıdır.

Kadın – Erkek eşitliği gözetilmelidir. Federasyon kurullarında kadınlar lehine kota uygulanmalıdır. IOC, ulusal komitelere söz konusu kota uygulaması konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Federasyon bünyesinde kadın antrenörler, sporcular yetiştirilmesi için özel programlar uygulanmalıdır.

– Federasyonlar, kurumsal faaliyetlerinde, bunlardan etkilenecek bütün ilgililer arasında bir denge bulmaya özen göstermelidirler. Bu sebeple, karar alım sürecinde sporcular, antrenörler, diğer teknik elemanlar, hakemler ve kulüp yöneticilerinden görüş almaya özen göstermelidirler. Özellikle sporcu, antrenör temsilcilerinin yönetimde yer alması sağlanmalıdır. Bunun için sporcu, antrenör komiteleri kurulmalıdır. Sporcu komitelerinin üyeleri doğrudan doğruya o federasyonun şampiyonalarına katılan sporcular tarafından seçilmelidir.

– Federasyon başkanlarının İngilizce, Almanca, Fransızca dillerinden birini bilmesi zorunluluğu getirilmelidir. Uluslararası gelişmeleri takip etmek, uluslararası kuruluşlar ve diğer ulusal federasyonlarla iletişim halinde olmak, uluslararası toplantılarda federasyonu temsil etmek gibi görevleri bulunan federasyon başkanlarının yabancı dil bilmemesi düşünülemez.

Bu belgelerin, resmi kurumlar tarafından elde edilmesi gerekliliği öngörülmelidir.

Genel Müdürlükçe oluşturulacak komisyonca yapılacak mülakat sonucu verilecek belge ile belgeleme şartı gerçekçi değildir. Genel Müdürlük bünyesinde oluşturulacak komisyonun tarafsızlığı şüphe uyandırmaktadır.

Anayasal eşitlik prensibi gereği, söz konusu şartın bütün federasyonlar için getirilmesi gerekliliği unutulmamalıdır.

– Federasyon yöneticileri, kurul üyeleri için yaş sınırı getirilmelidir

– Federasyonların ana statüleri dışında, yönetmelikleri, talimatları, soyut ve genel tüm düzenlemeleri Internet sitesinde ve Resmi Gazete’de yayınlanmalıdır.

– Çok az federasyonun ana statüsünde ve talimatlarında ceza kurullarının işleyişi ile ilgili kurallar bulunmaktadır. Savunma hakkının, adil yargılanma hakkının teminatını sağlayacak bu hükümlerin yokluğu, federasyonun bir organı tarafından yapılan yargılamanın hukuka aykırı olmasına sebep olmaktadır.

Özerk federasyonların önemli bölümünde Ceza Yönetmelikleri gereği gibi hazırlanmamıştır. Bu yönetmeliklerin GSGM Amatör Ceza Yönetmeliği esas alınarak hazırlanması gerekmektedir. Bu eksiklik özellikle hakem ve gözlemcilerin görevleri ve sorumlulukları hususunda dikkat çekmektedir.

– Federasyonlara, spor kulüplerine ilişkin kanun, statü ve yönetmeliklerde, federasyon ve kulüpler kurulması gereken disiplin kurulu ile bunların kararlarına karşı izlenecek usul belirlenmelidir. Sporcuların temel hakları söz konusu mevzuatla kapsamlı şekilde düzenlenmelidir.

– Kulüp yöneticilerinin, GSGM Teşkilatı’nda görevli olanların federasyon yönetimlerinde yer almaları engellenmelidir.

Bugün Genel Müdürlük Merkez Ceza Kurulu, Genel Müdürlük Ceza Kurulu, il ceza kurulları ve Tahkim Kurulu ile özerk federasyonların ceza veya disiplin kurulları üyelerinin kulüplerin yönetim kurullarında görev alamayacağı öngörülmüştür.

Bu düzenleme yetersizdir.

Kulüplerin yönetim kurulu üyelerinin federasyonların yönetim ve hukuk kurullarında yer alması da engellenmelidir. Bu iki statü bir arada yer alamaz. Bazı kulüplerin yöneticileri, kendi kulüplerine çıkar sağlamak, federasyonun kararlarında kulüp lehine karar alınmasında etkili olmak veya kulüp aleyhine karar alınmasını engellemek için faaliyet göstermektedirler.

Her ne olursa olsun, federasyon, kulüplerden bağımsız ve tarafsız bir görünüm sergilemelidir. Bu sebeple, kulüp yöneticiliği ve federasyon yöneticiliğinin bir arada olamayacağını düşünüyoruz.

– Federasyon başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin, ilgili spor branşında belli bir süre aktif olma şartı getirilmelidir.

Federasyonlarda yöneticiliği, o dalda belli süre sporcu olarak yarışmış ya da antrenör, hakem, idareci olarak görev almış kimseler üstlenmelidir. İlgili spor branşının en üst yönetim birimi olan federasyonda yöneticilik yapacak olanların, ilgili spor branşının oluşumunu, yapısını, sorunlarını bilmeleri gerekmektedir. Herhangi bir kimsenin federasyon başkanı olmasının önüne geçilmelidir.

 

– Federasyonların ana statüleri özenle hazırlanmalıdır.

Çerçeve statüde öngörülen hükümler, ilgili federasyonun yapısı dikkate alınarak ana statüye dahil edilmelidir. Örneğin, Motosiklet Federasyonu’nun ana statüsünde, Olimpiyat oyunlarında ilk üç dereceye girmiş sporcuların oy kullanabilecekleri öngörülmüştür (md. 7). Oysa Olimpiyat Oyunları’nda motosiklet branşı bulunmamaktadır.

 

– Özerkliğin, bütün spor federasyonları için aynı yapıda olması gerekir. Futbola verilen özerklik, eşitlik prensibi gereği diğer federasyonlara da verilmelidir.

Özerklik özellikle federasyonların bütçeleri açısından büyük önem arz etmektedir. GSGM’nin bu konudaki vesayet yetkisi sona erdirilmelidir. Federasyon bütçelerinin kullanımı konusunda GSGM’nin onayının alınması; GSGM ve Maliye Bakanlığı’nın söz konusu yerindelik denetimi, federasyonların özerkliğine aykırılık teşkil etmektedir.

Özel hukuk tüzel kişileri olan federasyonların üzerinde İdare’nin bu şekilde yerindelik denetimi yetkisini haiz olması başlı başına hukuk sistemimize aykırı bir uygulamadır.

– Spor federasyonları, kamplara katılma ve milli takıma seçilme kriterlerini sezon başında belirlemelidirler.

Turnuvalardan sonra getirilen veya son anda değiştirilen kriterler sporcuları mağdur etmekte; federasyonların güvenilirliğini ortadan kaldırmaktadır.

Bu kriterlerin objektif olmasına özen gösterilmelidir. Turnuvadaki performanslar öncelikle dikkate alınmalıdır. Federasyon yönetim kurulunun, teknik heyetinin takdir hakkı mümkün oldukça kısıtlanmalıdır. Aynı kriterlere sahip sporcular arasında nasıl seçim yapılacağı da aynı şekilde önceden belirlenmelidir. Oyunun kuralları, sezon başında tüm ilgililer tarafından bilinmelidir.

Olimpiyat Oyunları’na katılımda TMOK, kendi seçim kriterlerini getirmeli; federasyonların keyfi davranışlarını engellemek için gerekli önlemleri almalıdır.

– Sporcuların sigortalanması hususunda federasyonlar zorlayıcı rol oynamalıdır. Lisanslı her sporcunun sigorta edilmesi zorunlu olmalıdır.

Sigortası olmayan sporcuların turnuvalara katılmaları engellenmeli; antrenman esnasında ve/veya yanlış antrenman sonucunda sakatlanan sporcuların tedavi giderlerini kulüp karşılamalıdır. Kulüplerin sporcular için ödeyeceği primler için devlet destek vermelidir.

– Özerklik, kendi kurallarını koymakla ilgilidir. Federasyonlar, kanunda öngörülen sınırlar çerçevesinde kural koyma yetkisine sahiptir. Federasyonlar ancak kendilerine tanınan alanda kural koyabilir. Bu kurallar da ancak tabi oldukları hukuk sisteminin temel kuralları tarafından belirlenen sınırlar içinde yer alabilirler.

Spor federasyonlarının hukuka aykırı statü, yönetmelik, talimat gibi düzenlemelerinin dış denetiminin yapılması gerekmektedir. Hukuka aykırı düzenlemelerin kabul edilmemesi, bunlara karşı iptal davası açılma imkanı sağlanmalıdır. Özellikle sporcu ve antrenörlerin çalışma haklarını kısıtlayan, kanımızca Anayasa’ya, Borçlar Kanunu’na, İş Kanunu’na aykırı onlarca hüküm bulunmaktadır. Sporcu ve antrenör derneklerine bu tür dava açma yetkisi tanınmalıdır.

– Türkiye’de uluslar arası spor federasyonlarının kurallarının doğrudan uygulandığı kabul edilmektedir. Türk Spor Kurumu Kanunu Tasarısı’nda da bu görüş açıkça ortaya konmuştur. Tasarıda “spor federasyonları(nın), uluslararası federasyonların  kural ve esasları ile ülkemizce kabul edilen spora yönelik uluslararası antlaşma ve  sözleşme  hükümlerine  tabi olduğu” öngörülmüştür (md. 20/VI).

Belirtmek gerekir ki, spora yönelik uluslar arası sözleşmelerin çoğu tavsiye niteliğindedir ve doğrudan uygulanması söz konusu değildir.

Bir hususun dikkate alınması gerekir: Her uluslar arası federasyonun kendi iç işleyişi vardır. Bunlar arasında ortak nokta çok azdır. Hatta “dünyada ne kadar uluslar arası federasyon varsa, o kadar spor hukuku düzeni vardır” dersek abartmış olmayız. Oysa biz devletin görevinin bir spor sistemi kurmak, ulusal federasyonların bir sistem altında toplamak ve eşitlik prensibi gereği ülke içinde faaliyet gösteren bütün spor kulüpleri, sporcular için ortak hükümler getirmek olduğunu düşünüyoruz.

Dünyada federasyonlar, bağlı oldukları spor federasyonları ve tabi oldukları devletin hukuk düzeni ile bağlıdırlar. Bir konuda uluslar arası federasyonun düzenlemesi yanında, devletin de düzenlemesi bulunuyorsa, devletin düzenlemesi öncelikle uygulanacaktır. Zira uluslar arası federasyonların kamu otoritesi bulunmamaktadır. Onların kuralları da devletin hukuk düzenine aykırı olamaz. Aykırılık halinde, ulusal spor federasyonu öncelikle devletin kurallarına uygun hareket etmek zorundadır.

Bu görüşümüz reddedilse dahi, karşılaştırmalı hukuk incelemesi yapıldığı vakit, yabancı ulusal federasyonların, hem uluslar arası federasyonların kuralları hem de tabi oldukları devletin hukuk düzeni ile bağlı oldukları tespit edilecektir. Hiçbir ülkede federasyonlar sadece uluslar arası federasyonların kurallarına göre yönetilmemektedir.

6) Spor Organizasyonları ve Liglerde Anayasaya Uygunluk:

Raporda, Spor organizasyonları ve özellikle batı ligi haline gelen futbol liglerinin, Anayasa’nın 59.maddesinde yer alan Devletin sporun kitlelere yayılmasını teşvik edeceği emredici hükmü uyarınca coğrafi esaslar dikkate alınarak belirlenmesi yönünde düzenleme yapılması önerilmiştir.

Bu önerinin uygulama kabiliyeti kazanması ancak GSGM ve yerel yönetimlerin spor alanları, çok amaçlı spor salonları inşa etmeleri halinde mümkündür.

Seksen yıldan beri Doğu’ya, Güneydoğu’ya yatırım yapmayan devletin, yeni özerk olmuş federasyonların bu bölgeleri kalkındırmalarını beklemesi dikkat çekicidir.

GSGM’nin 2006 yılı faaliyet raporunda özel beden eğitimi ve spor tesislerinin illere göre dağılımı sunulmuştur (Rapor, EK-18). Bu rapora göre bazı illerimizde tek bir spor tesisi bulunmazken, bazılarında bir (1) veya iki (2) spor tesisi bulunmaktadır. Bu tesislerin de  futbol stadyumu mu, açık spor sahası (atletizm, basketbol, voleybol sahaları vs.) mı yoksa spor salonu mu olduğu açıklanmamıştır.

Birkaç örnek vermek gerekirse;

Spor Tesisi Bulunmayan İller: Ağrı, Burdur, Sinop, Tunceli, Şırnak…

1-5 Arası Spor Tesisi Bulunan İller: Bilecik (4), Bolu (5), Çankırı (5), Erzincan (5), Hakkari (3), Kars (5), Muş (1), Rize (2), Bayburt (3), Ardahan (5), Bartın (5), Yalova (3), Kilis (2), Osmaniye (1)…

Sporun kişilerin topluma entegrasyonundaki rolü yadsınamaz. Eğitim düzeyi düşük, yoksulluk sınırının altında yaşayan, işsiz gençlerin topluma kazandırılmasının en etkili yöntemlerinden biri spordur. Doğu’daki spor tesislerinin azlığı ile buradaki sosyal kargaşa arasında korelasyon bulunup bulunmadığını ancak sosyologlar, sosyal bilimciler saha araştırmaları ile tespit edebilirler. Bununla birlikte, bu bölgelerde spor tesisinin bulunmaması kanımızca gençleri olumsuz etkilemektedir. Spor olarak sadece futbol bilen bu gençlerin farklı spor branşlarına kaydırılması toplumsal barışın sağlanmasında da rol oynayacaktır.

Geri kalan illerde bulunan spor tesislerini saymaya gerek görmüyoruz. Sadece yaklaşık 11 milyon kişiyi barındıran İstanbul’da sadece 851 spor tesisi olduğunu belirtmek isteriz. Olimpik sporlara tahsis edilen spor tesislerinin sayısı ise çok azdır.

Bu çarpıcı tablo karşısında sporun Doğu’ya da kaydırılmasının sorumluluğunu sadece federasyonlar üstlenemez. Önce spor tesisleri yapılmalıdır.

Doğu’da elit düzey yetiştirecek spor tesislerinin yokluğu, GSGM tarafından da kabul edilmiştir. 2008 Pekin Olimpiyatları’nda bayanlar 57 kiloda gümüş madalya kazanan tekvandocu Azize Tanrıkulu’nun, tayininin çıktığı Şırnak’a altyapı eksikliği ve antrenman yapamayacak olması sebebiyle gitmek istememesi, devletin de bu talebi benimsemesi, devletin de Doğu’nun spor altyapısı bakımından çok fakir olduğunu ilan ettiğini göstermektedir.

Aynı şekilde, spor karşılaşmalarının Doğu’da düzenlenmesinden önce federasyonların Doğu’da faaliyet göstermeleri ve bölgesel ligler oluşturmaları gerekmektedir. Sporun Doğu’da gelişmesinden GSGM, yerel yönetimler ve federasyonlar sorumlu olup, Batı’daki kulüp ve sporcuların bu yükü taşıması, bütçelerini zorlayacak masraflar yapmaları engellenmelidir. Bununla birlikte, özellikle takım sporlarında, 4’lü turnuvaların Doğu illerinde organize edilerek kulüplerin masraflarına yardımcı olunması durumunda, çeşitli spor dallarının tanıtımı sağlanabilecektir.

Ferdi sporlarda ise federasyonun faaliyetlerine katılan, Doğu’ya yakın şehirlerde yer alan kulüplerin masrafları karşılanarak turnuvaların düzenlenmesi öngörülebilir.

Doğu illerinde futbol sahaları yerine havuzlar, kapalı spor salonları, jimnastik salonları, çok amaçlı salonlar, atletizm sahaları ve hatta paten sahaları yapılmalıdır. Birden çok spor faaliyetine imkan veren, çocuğundan yaşlısına herkesin spor yapmasını sağlayacak spor alanlarının yapılması çok önemlidir. Bugün var olan statlar çok amaçlı olmayıp, maçlar dışında atıl kalmaktadırlar. Devletin birincil amacı, futbolu değil, sporu geliştirmektir. Vatandaşın spor yapmasına olanak vermektir. Bu sebeple öncelikle çok amaçlı spor salonlarının inşa edilmesi gerekir.

Bütün bu gereklilikler kanun koyucu tarafından ilgili kanunlara, yönetmeliklere yansıtılmalıdır. Doğu’da sporun yaygınlaştırılmasını amaçlayan özel bir kanun öngörülebilir. Bu kanunla Doğu’ya yapılacak yatırımlarda kolaylıklar sağlanması; GSGM ve yerel yönetimlerin birlikte hareket ederek spor alanları oluşturmaları gerekliliği düzenleme altına alınabilir. GSGM ve yerel yönetimlerin, söz konusu amaçları gerçekleştirememesi durumunda söz konusu kurumlara karşı yaptırımlar da getirilmelidir.

7)   Sponsorluk:

– Sponsorlukta ortak havuz oluşturulmalıdır.

Türk sporunun sponsorları belirlenmelidir. Bu kaynaktan gelecek para ise federasyonlara ihtiyaçları oranında dağıtılmalıdır. Özellikle gelişmekte olan, gençlerin ilgisini çekebilecek spor federasyonlarına öncelik verilmelidir.

 

– Ferdi sponsorluk geliştirilmelidir.

Ferdi sporlarda sponsorlar sporcular yerine kulüplere destek vermeyi tercih etmektedirler. Türkiye’de uluslar arası başarılar genelde ferdi sporlarda elde edilmektedir. Bu başarılar ise ancak belli spor dalları için söz konusudur. Diğer ferdi spor dallarında sporcular uluslar arası yarışmalara katılmaları, federasyonların verdiği desteğe bağlıdır. Çoğu federasyonun bütçesi ise sporcularını birçok uluslar arası turnuvaya göndermeye yeterli değildir. Burada, sporcuların bireysel çabaları, emekleri ve ekonomik güçleri rol oynamaktadır. Sponsor eksikliği ise birçok yetenekli gencin sporu bırakmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple, ferdi sponsorluğun özendirilmesi için bu tür faaliyetlere yönelik düzenlemeler getirilmelidir.

8)  Doping:

– Uluslar arası yarışmalara katılan sporcularla diğer sporcular arasındaki fark kaldırılmalıdır.

Dünya Dopingle Mücadele Kodu ve uluslar arası federasyonların dopingle ilgili düzenlemelerinde, uluslar arası yarışmalara katılan sporcular “uluslar arası sporcu” olarak kabul edilmektedirler. Bu sporcularla ilgili doping uyuşmazlıklarında son sözü CAS’ın söyleyeceği öngörülmüştür. Oysa tabi oldukları uluslar arası federasyonlar bakımından “uluslar arası sporcu” olarak kabul edilmeyen Türk sporcuların CAS’a başvurma yetkileri bulunmamaktadır.

Futbolcular ve uluslar arası sporculara CAS’a başvurma hakkı tanınırken diğer sporculara bu hakkın tanınmaması eşitlik prensibine aykırılık oluşturmaktadır. Bu sebeple, dopingle ilgili uyuşmazlıklarda, bütün sporcuların CAS’a başvuru yapma hakkı öngörülmelidir.

– Raporda, dopingle ilgili sadece iki noktanın üzerinde durulmuştur. Bu iki nokta ise sadece yaptırımla ilgilidir.

Dopingle ilgili bir düzenlemenin Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunda yer alacak olmasının sebebi ise anlaşılamamaktadır.

Amacı spor müsabakalarının yapıldığı alanlar ile bunların eklenti ve çevresinde müsabaka öncesinde, müsabaka esnasında veya sonrasında şiddetli rekabet ve bunun doğurduğu fanatizm sonucu patlayıcı, parlayıcı, yanıcı, yakıcı, kesici veya delici maddelerin kullanılmasının, şiddet ve düzensizliğin, kişilik haklarına, ailevî veya manevî değerlere yönelik hakaret, sövme ve aşağılayıcı slogan ve davranışların yer aldığı sporun ruhuna, ilke ve kurallarına uymayan kötü tezahüratın önlenmesi suretiyle huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığı ve kamu düzeninin sağlanmasına yönelik olarak alınacak önlemler ve uygulanacak yaptırımlarla ilgili usul ve esasları düzenlemek olan bir kanunda dopingin yeri nedir?

Türkiye’nin UNESCO bünyesinde kabul edilen “Sporda Dopinge Karşı Uluslararası Sözleşme”’ye katılımı 5271 sayılı kanunla uygun bulunmuştur. Türkiye, bu Sözleşme’de öngörülen yükümlülükleri yerine getirmek için yoğun çaba harcamalıdır. Bu Sözleşme dikkate alınırsa, devletler dopingle mücadelede eğitime, bilimsel çalışmalara kaynak ayırmak zorundadırlar.

Avrupa Konseyi, WADA, UNESCO ve INTERPOL ile ilişki kurulmalıdır. Bu kurumlardan destek alınmalıdır.

UNESCO bünyesinde düzenlenen ve Türkiye’nin kabul ettiği Sporda Dopinge Karşı Uluslararası Sözleşme hayata geçirilmelidir.

WADA Kodu tercüme edilmeli ve kanımızca aynen Türk hukukuna aktarılmalıdır. Bugün dopingle ilgili düzenlemeler eksiktir. Her federasyon kendi talimatını yayınlamaya başlamıştır. Ancak bu talimatlar çok karışık kaleme alınmıştır. Son olarak, Süreyya Ayhan Kop davası bu karışıklığın olumsuz sonuçlarını ortaya koymuştur. Çoğu federasyonun ise bu konuda yönetmeliği, talimatı bulunmamaktadır. Bu federasyonlar dopingle ilgili hiçbir çalışma yapmadıkları gibi doping kontrollerinin yapılmasında TDKM ile işbirliği yapmaya yanaşmamaktadırlar.

Türkiye, kendi doping listesini hazırlamalıdır. Örneğin, Fransa kendi doping listesini hazırlamıştır. Fransa Turu’nda dopingli olduğu saptanan ve hakkında soruşturma açılan bisikletçiler UCI’nin yönetmeliklerine göre dopingli değillerdi.

 

– Türkiye’deki düzenlemeler

Doping, GSGM Amatör Ceza Yönetmeliği’nde sadece iki madde ile düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler ise WADA Kodu ile uyumlu değildir. Ayrıca bu yönetmelik özerk federasyonlara uygulanmamaktadır.

GSGM Dopingle Mücadele Yönetmeliği ise çok dar kapsamlıdır. Ayrıca bu yönetmeliğin 15’inci maddesinde “doping kontrolü için alınmış olan numunenin analiz sonucunun pozitif (+) olması halinde ülkemiz lisansını taşıyan sporcuların/yarış hayvanlarının bağlı bulundukları üst kuruluş durumundaki uluslararası federasyonları tarafından, analiz sonucunda bulunan ilaç cinsine göre öngörülen cezai hükümler aynen uygulanır” hükmü yer almaktadır. Bu hükümle, uluslar arası federasyonların öngördüğü cezaların uygulanacağı öngörülmüştür.

Ceza Yönetmeliği ve Dopingle Mücadele Yönetmeliği uyumlu değildir. Özerk federasyonların da bu konuda düzenlemeleri yok denecek kadar azdır. Dopingle ilgili düzenlemeler ise eksik, hatta yanlıştır. Bu sebeple, dopingin merkezi bir sisteme tabi tutulması gerekmektedir.

Dopingle mücadele tek elden yönetilmelidir. Bütün federasyonlar bir çatı altında birleştirilmelidir. TADA bu işlevi üstlenebilir.

– Tercümeler

Dopingle ilgili olarak, WADA ve uluslar arası federasyonların bütün düzenlemeleri tercüme edilmelidir.

Ne yazık ki GSGM, WADA Kodu’nun tercümesinde (http://www.wada-ama.org/rtecontent/document/turkish_code.pdf) büyük hatalar yapmıştır. Söz konusu tercüme çok karışıktır. Kavram birliği bulunmamaktadır. Orijinal metin daha açıktır.

Tercüme ile ilgili bir örnek vermek isteriz. Tercümenin ilk sayfalarında WADA için farklı karşılıklar kullanılmıştır. Dünya Anti-Doping Ajansı, Dünya Anti-Doping Acentası, Dünya Dopingle Mücadele Ajansı WADA için kullanılan karşılıklardır.

WADA Kodu’nda tıbbi ve hukuki terimlerin hakim olduğu dikkate alınırsa, bu tercümelerin tıp ve hukuk uzmanları tarafından oluşturulacak bir kurul tarafından gerçekleştirilmesinde fayda vardır.

WADA Kodu’nun yeni versiyonu 2009 yılında yürürlüğe girecektir. Önümüzdeki bir ay içinde ciddi bir çalışma sergilenmesi durumunda Kod’un 2009 yılına yetiştirilmesi mümkündür. Yetiştirilmesi de gerekir.

Yönetici, antrenör ve sporcuların Kod konusundaki bilgileri çok sınırlıdır. Yeni Kod ile ilgili bilgileri yoktur. TDKM’nin sitesinde de bu konuda bir açıklama bulunmamaktadır. Ulusal ve uluslar arası müsabakalarda ve müsabaka dışında kontrol tehdidi altında olan sporcuların Kod’u bilmemeleri GSGM’nin ve federasyonların sorumluluğunu gerektirir. Önemli sayıdaki sporcumuz yabancı dil bilmemektedir. Antrenörleri de yabancı dil bilmeyebilir. Ancak uluslar arası turnuvalara katılan sporcuların bütün bu mevzuatı bildiği kabul edilir. Bu sebeple, ileride başımızın ağrımaması için Kod’un yeni versiyonunun en kısa zamanda tercüme edilmesi gerekir.

Her federasyon, tabi olduğu uluslar arası federasyonun doping mevzuatını tercüme etmelidir. Çoğu uluslar arası federasyon WADA Kodu’nu aynen kabul etmiştir. Ancak küçük farklar yer alabilir. Federasyonlar, hukuk kurulları ve doping konusunda çalışan hukukçu ve tıp uzmanlarının desteği ile bu farkları dikkate alıp ilgili değişiklikleri yapmaları gerekir.

Yasaklı maddelerin listesi de her zaman güncellenmelidir. TDMK’nın liste güncelleme konusundaki ihmali birkaç sene önce Fenerbahçe ile Galatasaray’ı karşı karşıya getirmiş; Uluslar arası Yüzme Federasyonu’nun yasak madde listesinde yer almasına rağmen TDKM listesinde yer almayan bir madde yüzünden büyük tartışma çıkmıştır. Milli takımda yer alan bir sporcunun (Sibel Piroğlu) uluslar arası federasyonun listesini bilmemesi düşünülemese bile GSGM Ceza Kurulu sporcuya ceza vermemiştir.

Bu tür sorunların tekrar yaşanmaması için WADA Kodu ve onun ekleri, her yıl yenilenen Yasak Maddeler Listesi tercüme edilmelidir.

– Eğitimler

Doping konusunda eğitimler verilmelidir.

Hacettepe Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Türkiye Doping Kontrol Merkezi, yönetmeliğinde belirtilen eğitim faaliyetlerini hayata geçirmelidir. Bu kurumun Internet sitesinde bilgi yazıları yayınlanmalıdır. WADA’nın resmi dergisinin her sayısı Türkçe’ye tercüme edilerek, bu çeviriler GSGM’ye ve spor federasyonlarına gönderilmelidir. Tüm ilgili kuruluşlar bu yazıları Internet sitelerinden yayınlamalıdır.

WADA ve diğer ulusal dopingle mücadele kuruluşlarının eğitim dokümanları tercüme edilmelidir.

Spor temalı kanallar, Özellikle TRT 3 aracılığıyla dopingle ilgili bilgilendirme programları yayınlanmalıdır. NTVSPOR’dan da destek istenmelidir.

Her federasyon, üyesi olduğu uluslar arası federasyonla iletişim halinde olmalıdır. Uluslar arası federasyonların kuralları, eğitim dosyaları Türkçe’ye tercüme edilmelidir.

Sporcular, doping testi hakkında bilgilendirilmelidir. Dopingle ilgili birçok dava, usul kurallarına uyulmaması sebebiyle açılmaktadır. Aynı şekilde, sporcuların kişilik haklarının korunması açısından, bu eğitimler özel önem arz etmektedir.

– Doping Cezalarının Arttırılması

Raporda, “(D)oping ile ilgili müeyyidelerde uluslar arası mevzuatta ve iç mevzuatta yapılan belirli maddeleri kullanmış olmak veya böyle sayılmak ve doping kontrolleriyle ilgili hükümlere aykırılık ayrımının kaldırılarak, dopingle ilgili kuralların herhangi birisine aykırılıkta 4 veya 5 yıl ve bundan sonra bu kuralların herhangi birisine aykırılıkta ömür boyu men cezası öngörülerek, Türkiye’nin bu alanda öncü ülke olması” önerilmiştir.

Cezaların arttırılmasına gerek yoktur. WADA Kodu’nda öngörülen, uluslar arası federasyonlar tarafından kabul edilen cezaların aynen kabul edilmesi ve uygulanması yeterlidir. Bu konuda ceza kurulları ve tahkim kurulu üyelerine eğitim verilmelidir. Olağanüstü haller olmadıkça cezanın indirilemeyeceği dikkate alınmalı ve sporculara ödül gibi cezalar verilmemelidir. Bazen bu ceza indirimlerinin daha büyük sorunlara sebep verebileceği unutulmamalıdır.

Cezaların indirilmesi ile ilgili ilk manipülasyon Süreyya Ayhan Kop Olayı’nda karşımıza çıkmıştır. Hatırlanacağı üzere, 2004 Olimpiyat Oyunları öncesi yapılan doping kontrolü esnasında meydana gelen olaylar neticesinde Süreyya Ayhan Kop’a ceza verilmesi istenmiştir. Türkiye’de önce iki yıl ceza verilmiş, sonra bu ceza bir yıla indirilmiştir. IAAF’in devreye girmesi ile Kop’a iki sene ceza verilmiştir.

Geçtiğimiz aylarda Süreyya Ayhan Kop ile ilgili ikinci dava da Atletizm Federasyonu Ceza Kurulu ile GSGM Tahkim Kurulu’nun kararları arasındaki uçurumu gözler önüne sermiştir.

Görüldüğü üzere, cezaların arttırılması yeterli değildir. Asıl başarı, mevzuatta yer alan hükümlerin, öngörülen cezaların hukuka uygun bir yargılama sonucunda doğru şekilde uygulanması olacaktır. Ağır ceza tehdidi ile başarı elde edilmesi söz konusu olamaz.

Cezaların doğru uygulanması ile ilgili son örnek Ekim ayı içinde gerçekleşmiştir.

Voleybolcu Burak Hascan’ın 21.04.2007 tarihinde alınan ilk idrar numunesinde, sporcuda norandrosterone maddesi tespit edildi. Türkiye Voleybol Federasyonu Ceza Kurulu, sporcuya 2 yıl müsabakalardan men cezası verdi. Sporcu, kullandığı ilacı sağlık nedenlerinden dolayı aldığını doktor raporuyla belgelendirerek cezaya itirazda bulundu. Federasyonun, ilaç kullandığına dair raporu yapılan kontrolden önce kendilerine sunmaması gerekçesiyle itirazı reddetmesinin ardından, sporcu bu sefer konuyu Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Tahkim Kurulu’na götürdü.  Oyuncunun sağlık raporunu inceleyen kurul ise ilacın doping yapmak üzere kullanılmadığı, ancak sporcunun da bazı kusurlarının bulunduğu görüşüne vararak, 24 aylık cezayı 10 aya indirdi. Hascan’dan 373 gün sonra alınan ikinci numunede de yine norandrosterone maddesi saptandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne transfer olan Hascan, maddeyi tekrar kullanmadığı, rastlanan değerin, ilk kullanımından sonra maddenin vücuttan atılmayan kısmı olduğunu iddia etti. Bunun üzerine, Türkiye Voleybol Federasyonu, Türk Anti Doping Ajansı’ndan gelen sonuçları ve sporcunun beyanının geçerliliğini analiz etmek üzere üniversite tıp fakültelerine görüş sormuştur. Türkiye Voleybol Federasyonu Ceza Kurulu ise, “160 ve 16 ng/ml’lik idrar norandrosterone düzeyinin 373 gün sonra tespiti için arada mutlaka tekrar uygulamanın olması gereklidir” açıklamasını içeren raporun federasyon kayıtlarına 06.10.2008 tarihli olarak girmesinin ardından, 9 Ekim toplandı ve sporcuya talimatlar gereği müsabakalardan ömür boyu men cezası verdiğini açıkladı.

Yukarıda açıklanan olayla ilgili alınan üç karar da yayınlanmamıştır. Tahkim Kurulu’nun, hangi gerekçelerle söz konusu maddenin performans arttırma amacıyla alınmadığını kabul ettiği bilinmemektedir. Bu maddenin patolojik sebeplerle vücutta bulunduğu nasıl ispatlanmıştır?

Kararlar arasındaki bu önemli farklar dopingle ilgili yargılamaların, varılan hükümlerin şüpheyle karşılanmasına sebep vermektedir.

– Dopingle ilgili Kararların Yayınlanması

Yukarıda belirttiğimiz gibi, federasyonların ceza kurullarının kararları ile GSGM Tahkim Kurulu’nun kararları arasında önemli farklar meydana çıkmıştır. Bu görüş, değerlendirme farklılıkları kararlara yansımaktadır.

Bugün dopingle ilgili uyuşmazlıklar şüpheyle karşılanmaktadır. Sporcular, federasyonlarına güvenmemektedirler. GSGM Tahkim Kurulu kararları ise ancak kurul üyeleri ve uyuşmazlığın taraflarınca bilinmektedir. Kamuoyu bu davaları medya aracılığıyla takip edebilmektedir. Kararlar da medyadan öğrenilmektedir. Taraflar arasındaki söz düellosu arasında kararın özünden, öneminden uzaklaşılmaktadır.

Görüldüğü üzere, kararların yayınlanmaması birçok soruyu, şüpheyi beraberinde getirmektedir. Bu durum en çok doping şüphesi altındaki sporcuyu etkilemektedir. Sporcu, federasyonu, kulübü, içinde bulunduğu camia ve genel olarak toplum tarafından eleştirilmekte; kendisine olumsuz gözle bakılmaktadır. Medyanın bu konudaki cehaleti ve saldırgan tavrı ise sporcuyu mağdur etmektedir.

Özellikle sporcuların avukatları medyayı bir silah olarak kullanmaya başlamışlardır. Bazı avukatların GSGM Tahkim Kurulu’nun kararlarını bile kamuoyuna farklı sunarak lobi yapmaya başladıkları görülmektedir. Kanımızca bu durumdan hem federasyonlar hem de Tahkim Kurulu zarar görmektedir.

Bir sporcuda doping bulunduğu, bu konuya ilişkin federasyon ceza kurulu ve tahkim kurulu kararları, bu iki kurum ile GSGM ve TDKM’nin Internet sitelerinde yayınlanmalıdır. Kulaktan dolma ve iddialara dayanan haberlerin önüne ancak bu şekilde geçilebilir. Ayrıca kararların yerindeliğinin spor hukuku uzmanları tarafından değerlendirilmesi sağlanabilir.

Doping uzmanları bu kararlar ışığında köşe yazıları, makaleler yazarak; medyada görüş belirterek spor camiasını aydınlatacaklardır.

Söz konusu kararlar doping konusundaki eğitimler açısından büyük önem arz etmektedir. Federasyonlar, antrenörler ve sporcular bu kararları göz ardı etmeden önlemlerini alacaklardır.

– Dopingin Suç Olarak Düzenlenmesi

Raporda, doping suçunun kriminalize edilip hapis ve para cezası verilmesini öngören hükmün, doping konusundaki uluslar arası sözleşmelere aykırı olduğu iddia edilmektedir.

Bu iddia doğru değildir.

Bugün ABD, İskandinav ülkeleri, Fransa, Belçika, başta olmak üzere birçok devlet dopingi suç olarak kabul etmektedir. Bu düzenlemenin hangi uluslar arası sözleşmelere aykırı olduğu, söz konusu görüş sahiplerince açıklanmalıdır.

Raporda ayrıca dopingin suç olarak düzenlenmesi durumunda ülkemize uluslar arası müsabaka düzenlemesi verilmeyeceği ve uluslar arası spor camiasından dışlanacağı ileri sürülmüştür. Bu iddia da doğru değildir. İtalya her sene onlarca uluslar arası spor organizasyonuna ev sahipliği yapmaktadır. Torino Olimpiyatları bu organizasyonların en büyüğü olarak dikkat çekmiştir. İtalya dışında, Belçika ve İsveç’te de doping yapan sporcular ceza tehdidi altındadır.

Bununla birlikte, sporculara verilecek hapis cezalarına karşı IOC ve diğer uluslar arası federasyonların baskı yaptığı bilinmektedir. IOC ile İtalya devleti arasındaki anlaşma sonucunda doping suçuna ilişkin düzenlemelerin Torino Olimpiyatları’na katılan sporculara uygulanmaması ve dopingli sporculara para ve hapis cezaları verilmemesi dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, İtalya hala bu kanunu uygulamaktadır. Bununla birlikte, İtalya her yıl onlarca uluslar arası spor organizasyonuna imza atmaktadır.

Biz sadece yukarıdaki iddiaların gerçekçi olmadığını belirtmek isteriz. Söz konusu gerekçelere katılmamakla birlikte, sporcuların doping kullanmasının ceza hükümlerine tabi olmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Sporcu sadece performans arttırmak sebebiyle doping kullanmayabilir. Doping maddesini ihmal neticesinde almış olabilir. Herhangi bir sebeple doping kullanma kastı olmamasına rağmen doping yaptığı tespit edilebilir.

Doping bir sistem ürünüdür. Sporcu da bunun son ve en zayıf halkasıdır. Sporcu, antrenörünün, doktorunun talimatlarıyla hareket etmektedir. Spor kulüplerinin, federasyonların ve sponsorların da doping kullanımında etkili oldukları bilinmektedir. Türkiye gibi spor kültürü olmayan, teknik uzmanlardan faydalanılmayan ülkelerde aileler de işe karışmaktadır. Bütün bu ilişki düzeninin içinde sporcuya ceza verilmesi ceza siyaseti açısından uygun değildir. Olaya sporcu açısından yaklaşmak gerekir.

Bununla birlikte, sporcular dışında doping olayıyla bağlantılı diğer kişilerin cezalandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Komisyon raporunda belirtilen çerçevenin genişletilmesini öneriyoruz: Doping maddesi imal eden, elinde bulunduran, ithal eden, üçüncü kişiler için elde eden kişiler yanında doping maddeleri için reçete düzenleyen, bunları üçüncü kişilere veren kimseler; üçüncü kişilere doping metodları uygulayan kimselere ceza verilmelidir.

– Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Alt Komisyonu Raporu:

Sporda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Alt Komisyonu’nun raporundaki önerileri de hatırlatmak isteriz. Komisyon, ulusal düzeyde yapılması gerekli hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamıştır:

  • Doping içeren ilaçların reçetesiz satılması engellenmeli, en azından bu amaçla sık tercih edilen ilaçların satışının Sağlık Bakanlığı ve/veya Türk Eczacıları Birliği tarafından denetlenmesi sağlanmalıdır.
  • Doping maddesi satan eczanelere cezai yaptırımlar getirilmelidir.
  • Sporcular tarafından kullanılmasını kısıtlamak amacıyla yasaklı madde ve yöntemlerin bulunabilirliğinin kısıtlanmasına yönelik uygun tedbirler alınmalıdır.
  • Yasaklı madde ve yöntemlerin sporcular tarafından yasa dışı şekillerde temin edilmesine karşı önlemler alınmalıdır.
  • Bu maddelerin üretimi, dolaşımı, ithalatı, dağıtımı ve satışı denetim altına alınmalıdır.
  • Besin destek üreticileri ve dağıtıcılarının bu ürünleri pazarlarken ve dağıtımını yaparken, bu ürünlerin analitik bileşimi ve kalite güvencesi ile ilgili bilgiler vermeleri zorunlu hale getirilmelidir.
  • Egzersiz salonlarında doping kullanımına cezai yaptırımlar getirilmelidir.
  • Salon yöneticileri bu konuda sorumluluk üstlenmelidir.
  • Spora ilginin seyirci düzeyinden katılımcı düzeyine çıkartılması için spor olanakları geliştirilerek spor yapan insan sayısı artırılmalı, bu yolla toplumun spor hakkında bilinç düzeyi yükseltilmelidir.
  • GSGM’nin ödül yönetmeliği değiştirilerek doping kullanımını özendirici olmayan, uzun vadeli, başarıları ödüllendiren bir sistem getirilmelidir.
  • Çok büyük ödüller tek seferde verilmemelidir.

9) Sporda Şiddet:

– Şiddetin Önlenmesi için Eğitim ve İşbirliği:

Raporda, 5149 sayılı Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun hükümlerinin uygulanmasının sağlanması gerektiği ifade edilmiş ve cezalar üzerinde durulmuştur.

Dopingin ancak cezaların arttırılması yoluyla çözülebileceğini kabul eden irade, sporda şiddetin de ancak cezalarla engellenebileceğini kabul etmektedir.

Sporda şiddet, birçok sebebe dayanmaktadır. Sosyal, ekonomik, sosyokültürel, psikolojik sebepleri burada uzun uzun incelemeye gerek yoktur.

Güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi, fanatiklere ve onların davranışlarından ötürü kulüplere verilen cezalar sporda şiddeti önlemekte o kadar etkili değildir.

Uluslar arası birçok sözleşme bu konuda devletlere yükümlülükler getirmiştir. Ancak Türkiye şiddetle mücadelenin sadece ceza boyutuyla ilgilenmekte; “önlem”, “eğitim”, “sosyal proje” boyutunu hayata geçirememektedir.

Türkiye’de futbol dışındaki sporlarda da şiddet olayları görülmektedir. Özellikle basket maçlarında şiddet olayları gün geçtikçe artmaktadır. Bu olayların bayanlar maçlarında sıklaşması kaygı vericidir.

Sorunun sadece taraftarlardan kaynaklanmadığı bilinmektedir. Güvenlik güçleri stada girişlerde taraftarlara sert müdahalelerde bulunmaktadırlar. Aynı şekilde stadyum içinde görev alan kulüp çalışanları (stewardlar) eğitimli değildir.

– Öneriler:

Şiddetin önlenmesine yönelik bazı önerilerimiz aşağıdaki gibidir:

  • Sporda şiddetle ilgili Ulusal Komite kurulmalıdır. Bu komite, sporda şiddetin önlenmesi için çalışmalar yapmalı, projeler üretmelidir. GSGM, federasyonlar, yerel yönetimler, güvenlik kuvvetlerini koordine etmelidir. Bu komite için Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren şiddetle mücadele komiteleri, komisyonları örnek alınabilir.
  • Taraftar grupları eğitilmelidir. Bu konuda GSGM, federasyonlar, yerel yönetimle, güvenlik kuvvetleri ve kulüpler birlikte çalışmalıdırlar. Fan-Coaching programları hayata geçirilmelidir.
  • Şiddete meyilli taraftarlar özel programlara alınmalı; bunların rehabilitasyonu için çaba harcanmalıdır.
  • Bilet satışları kontrol edilmelidir. Kulüplerin bedava bilet dağıtmalarının önüne geçilmelidir. Biletler nama yazılı olmalıdır. Böylece şiddet olaylarına karışanlar kolayca tespit edilebilir.
  • Kulüpler, güvenliğin sağlanması için emniyet güçlerine bedel ödemek zorundadırlar. Kulüpler, stad içinde olduğu kadar, stad çevresinde meydana gelen olaylardan sorumlu olmalıdırlar.
  • Profesyonel Lig takımlarının statlarının, salonlarının hepsine güvenlik kameraları konulmalıdır. Bu konuda kulüplere yükümlülük getirilmelidir. Güvenlik kameraları bulunmayan spor sahalarında maçlar oynatılmamalıdır.
  • Emniyet güçleri, yerel yönetimler, kulüpler ve taraftar birlikleri bir araya gelerek ortak projeler geliştirmelidirler.
  • Kulüplerle taraftar birlikleri arasında koordinasyon sağlanmalıdır. Kulüpler, taraftarlara yönelik seminerler, eğitim programları düzenlemeye zorlanmalıdır.
  • GSGM ve federasyonlar şiddete karşı kampanyalar oluşturmalıdırlar. Medyada bu konuyla ilgili çarpıcı programların, spotların gösterilmesi gerekmektedir.
  • Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un sadece tribünde veya spor alanın çevresinde değil, o karşılaşmaya gidip gelirken olay çıkaran holiganlara da uygulanması gerekir. İtalya’da tren işgal eden tiffosilere verilen cezalar bu konudaki en çarpıcı örneklerden biridir.
  • Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un amatör branşlarda uygulanması için gerekli altyapı hazırlanmalıdır.
  • Maçlar akşam oynanmamalıdır. Sadece reyting kaygısıyla güvenlik geri plana itilmemelidir.

Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği bünyesinde şiddetin, ırkçılığın önlenmesi için çeşitli programlar uygulanmaktadır. Bu konuda birçok sözleşme ve tavsiye kararı kabul edilmiştir. Türk spor yetkililerinin bu sözleşmeleri hayata geçirmekle yükümlü oldukları açıktır. Birçok yabancı kuruluşun üzerine çalıştığı bu sorunla mücadelede diğer ülkelerle işbirliği kurmaktan, onların çalışmalarından faydalanmaktan kaçınılmaması gerekir.

Sporda şiddetin sebepleri ve bunların önlenmesine ilişkin birçok toplantı düzenlenmektedir. Üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin de düzenlediği bu toplantılarda paylaşılan fikirler, öneriler dikkate alınmalıdır. Örneğin, Portekiz’in Lizbon kentinde düzenlenen “The role of local and regional authorities in preventing violence at sports events and in particular at football matches” başlıklı konferansta bu konuyla ilgili çeşitli öneriler getirilmiştir. Söz konusu önerilere raporun 51’inci sayfasından itibaren ulaşılabilir.

 

– Futbolda Seyircisiz Oynama Cezasının Kaldırılması

Raporda, futbolda seyircisiz oynama cezası yerine, özellikle Ankara’nın doğusundaki, o ligde takımı olmayan illerde seyircili oynama şeklinde uygulama yapılması ve bu karşılaşmalarda belirli bir hasılat payının özel fona ayrılarak futbolun ülke genelinde gelişmesi amacıyla kullanılmasının yararlı olacağı ileri sürülmüştür.

TFF, kulüplerden gelen yoğun baskıların sonucunda talimatlarında değişiklikler yapmıştır. Örneğin, bazı taraftar gruplarının kulüp yönetimlerini tehdit ederek olay çıkarmama karşılığından çıkar sağlanmasını istemeleri sonucunda, TFF ceza talimatlarını değiştirmiş ve kulüplerin sorumluluğuna ilişkin yeni düzenlemeler yapmıştır.

Kriminal olaylardan çekinen ve kulüpleri korumak isteyen TFF’nin bu tavrı, bir grup fanatik karşısında TFF’nin, kulüplerin, emniyet güçlerinin ne kadar yetersiz olduklarını; statta asayişin sağlanmadığını ortaya koymuştur.

Oysa, ulusal federasyonların FIFA ve UEFA tarafından öngörülen cezaları aynen uygulama yükümlülüğü bulunmaktadır. TFF’nin yönetmeliklerinin, talimatlarının uluslar arası federasyonların düzenlemeleri ile uyumlu olması gerekir. Bu sebeple, kanımızca seyircisiz oynama cezasının talimatlardan kaldırılması FIFA ve UEFA düzenlemelerine aykırıdır.

 

10) Şike ve Haksız Rekabetin Önlenmesi:

Komisyon raporunda şike ve haksız rekabetin önlenmesi aynı başlık halinde düzenlenmiştir. Biz, bu iki kavramın ayrı ayrı ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. 

TFF temsilcisi, şike ve teşvik priminin suç olarak kabul edilmesinin faydasına yönelik görüşe eleştiri olarak, yapılan düzenleme ile dava yoluna gidilmesinin, özellikle yargılama sonucunda beraat kararı çıkması durumunda liglerin tescilini etkileyeceği, bu sebeple disiplin hükümlerinin ağırlaştırılmasının daha uygun olduğuna yönelik öneride bulunmuştur.

Almanya, ABD örnekleri dikkate alındığında, şike ve teşvik primleri verilmesinin suç olarak kabul edildiği ve bu olaylarla ilgili savcılık soruşturmasının ardından devlet mahkemelerinin ceza kararları verdiği görülmektedir. Türkiye’de de bu davranışların suç teşkil edecek olması olumlu bir adımdır.

Şike, maç ayarlanması, teşvik primi ile ilgili bazı örnekleri paylaşalım:

Alman hakem Robert Hoyzer 2005 senesinde iki yıl beş ay hapis cezasına çarptırıldı ve Alman Futbol Federasyonu tarafından ömür boyu men cezasına çarptırıldı.

Mart 2007’de Avustralyalı bir binici Hong Kong’da yarışların ayarlanması sebebiyle 30 ay hapis cezasına çarptırıldı.

İngiltere’de 2005 yılında yürürlüğe giren yeni Gambling Act, Güney Afrika’da the Prevention and Combating of Corrupt Activities Act ile şikeye karşı kanuni düzenlemeler getirildi. Bu ülkelerde hapis cezaları öngörüldü.

Bununla birlikte, raporun “Spor Kulüpleri” başlıklı bölümünde “yerel yönetimler(in) ve gençlik ve spor il müdürlüklerinin alanlarına giren tüm spor kulüplerine hizmetle yükümlü oldukları” belirtilmiştir. Biz de yukarıda özellikle yerel yönetimlerin bazı spor kulüpleriyle yakın ilişki içinde olduklarını ifade etmiştik.

Gerçekten belediyeler ile bazı spor kulüpleri arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Bu spor kulüplerine çok büyük ayrıcalıklar tanınmakta ve ekonomik çıkar sağlanmaktadır. Bunu birkaç örnekle açıklayalım.

Türkiye’de en fazla rastlanan örnek, belediyelere ait otoparkların işletme hakkının belli spor kulüplerine devridir. Sadece dernek olan bu spor kulüpleri, o bölgede faaliyet gösterebilecek ticari şirketler aleyhine bu ekonomik kazancı elde etmektedirler. Üstelik çoğu işletim hakkı ihale düzenlenmeden devredilmektedir.

Aynı uygulama arazi tahsisi için de söz konusudur. Bu uygulamanın en çarpıcı örneklerinden biri, çok büyük bir spor kulübü çıkarına gerçekleşmiştir. Bir belediye, sınırları içinde bulunduğu şehir yerine başka bir şehirde yayımlanan yerel bir gazeteye ihale ilanı vererek çok büyük bir araziyi o büyük kulübümüze tahsis etmiştir.

GSGM’nin, belediyenin bütçesi ile inşa edilen spor kompleksleri yine bazı kulüplere devredilmekte veya onlara üst hakkı ya da intifa hakkı tanınmaktadır. Şehirlerimizde onlarca, hatta bazılarında yüzlerce spor kulübü antrenman sahası bulmakta zorlanırken, özellikle profesyonel ligde mücadele eden futbol kulüplerine büyük ayrıcalıklar sağlanmaktadır.

Spor tesisleri üzerinde intifa hakkı tanınması veya bunların kiralanmasını öngören sözleşmelerde ilgili tesislerin diğer kulüpler tarafından da kullanılabileceği şartı getirilmelidir. Bu şartın hayata geçirilmesi, yaptırımlar aracılığıyla sağlanmalıdır.

Kapalı spor salonlarının kullanım hakkı ise daha büyük sorunlar yaratmaktadır. Spor salonu üzerinde hak sahibi olan kulüp, diğer kulüplerin antrenman yapmasına izin vermediği gibi; salonda başka lig maçlarının düzenlenmesini engelleyebilmektedir. Özellikle engelli basketbolu karşılaşmaları açısından bu konudaki şikayetler devam etmektedir.

Görüldüğü üzere, yerel idareler her kulübe aynı mesafede durmamaktadır. Bu uygulamanın önüne geçilmesi için elbette hukuki imkanlar mevcuttur. Ancak bütün yetkililer söz konusu uygulamaları görmezden gelmeyi tercih etmektedirler.

Devlet tarafından profesyonel kulüplere verilen destek sona ermelidir. Üst seviye, profesyonel liglerde yer alan kulüplerin devlet desteği almaması gerekir. Kendi yağıyla kavrulamayan kulüplerin profesyonel ligde yerinin olmadığı açıktır. Aksi halde, devlet, kendi eliyle haksız rekabete sebep vermiş olacaktır.

Haksız rekabet sadece yerel yönetimlerle kulüp ilişkileri açısından söz konusu değildir. Federasyonların da haksız rekabet teşkil eden uygulamaları mevcuttur. Daha geniş bir bakışla, rekabet hukukunun kapsamına girebilecek diğer hususlar da Komisyon tarafından tartışılmalıdır.

– Rekabet Hukuku ile İlgili Diğer Konular:

A) Federasyonların teşebbüs ve teşebbüs birliği niteliği:

Türkiye’de, tüm dünyada olduğu gibi, her spor dalı için bir federasyon bulunmaktadır. Bu federasyonlar da ilgili bölgede tekel özelliği taşımaktadırlar.

Federasyonların artık birer teşebbüs veya teşebbüs birliği oldukları kabul edilmektedir. Bu konuda ikili ayırım yapılabilir.

a) Spor federasyonları, kendilerine tabi olan kulüplerin aktiviteleri sebebiyle, teşebbüs birliği niteliğini haizdirler. Profesyonel spor kulüpleri, özellikle futbol kulüpleri için, futbol ekonomik faaliyettir. Bu kulüpler birer teşebbüstür. Bunları barındıran spor federasyonları da sonuç olarak teşebbüs birlikleridir.

Profesyonel kulüplerin yanında amatör kulüplerin de yer alması bu değerlendirmeyi değiştirmez. Bir federasyon tarafından tek taraflı yapılan “amatör” nitelemesi ise bu kulüplerin ekonomik faaliyette bulundukları gerçeğini değiştirmez.

b) Federasyonların da ekonomik faaliyetleri bulunmaktadır.

Federasyonlar, spor olaylarının pazarlanmasından büyük gelir elde etmektedirler. Federasyonlar yayın haklarının tanınması, sponsorluk, pazarlama gibi faaliyetlerle iştigal etmektedirler. Profesyonel sporun ekonomik faaliyet olması ve bu faaliyetin uygulanması ile ilgili kuralları federasyonlar belirlediğinden, federasyonlar birer teşebbüs olarak kabul edilmelidir.

Bu açıklamaların ışığında, federasyonlar birer teşebbüs olup, bunların rekabeti etkileyen karar ve uygulamaları Rekabet Kurumu’nun yetki alanına girmektedir. Her ne kadar TFF ile ilgili kanunda yönetim kurulu kararlarına karşı önce Tahkim Kurulu’na, ardından CAS’a başvurulabileceği öngörülmüş olsa da, rekabet hukuku gibi kamu düzenini ilgilendiren konularda tahkime gidilmesi söz konusu olamaz. Rekabet Kurumu, re’sen veya şikayet üzerine bu konuda soruşturma yapabilir ve gerekli görürse ilgili federasyonlara ceza verebilir.

Bosman Kararı, rekabete ilişkin konularda dernek statüsündeki federasyonların karar verme yetkisine sahip olmadığını göstermiştir.

B) Çarpıcı Bir Örnek: Üçüncü Ligde Yaş Sınırlaması

Türkiye Futbol Federasyonu yönetim kurulu, geçen aylarda dikkat çekici bir karar aldı. 3. Lig statüsündeki oyuncu uygunluğu esaslarında bazı değişikliklere gitti, 2008-2009 sezonundan itibaren 30 yaş ve üzerindeki oyuncularla sözleşme imzalanmamasına karar verdi.

Federasyonun sitesinde yapılan açıklamaya göre, sözleşmesi devam eden oyuncuların haklarının korunacağı yeni uygulamaya göre, 2009-2010 sezonundan itibaren TFF 3. Lig’de 24 yaş ve altı oyuncularla sözleşme yapılabilecek. Ayrıca, 25-30 yaşları arasında en fazla 6 futbolcuyla sözleşme imzalanabilecek. Bunlardan sadece 4 tanesi müsabaka isim listesine yazılabilecek. Kulüpler, futbolcular ile imzalayacakları yeni sözleşmelerdeki süreleri, bu koşulu dikkate alıp belirleyecek.

TFF 3. Ligi, tıpkı Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig gibi profesyonel lig niteliği taşımaktadır. 3. Lig’de mücadele eden futbolcular profesyonel olup, işçi statüsündedirler. Bu ligdeki kulüpler de teşebbüs niteliğindedir.

Türkiye Futbol Federasyonu, söz konusu kararla belli yaştaki futbolcuların çalışma haklarını ortadan kaldırmıştır. Bu kararla, 3. Lig’in gençleştirilmesi ve altyapı ligi oluşturulması amaçlanmaktadır.

Kanımızca bu gerekçe, tek başına belli yaştaki sporcuların çalışma haklarının ortadan kaldırılması için yeterli değildir. Anayasa’da öngörülmüş olan çalışma hakkının, bu subjektif sebeplerle ortadan kaldırılması hem Anayasa’ya hem de Rekabet Kanunu’na aykırılık oluşturmaktadır.

Türkiye Futbol Federasyonu, UEFA’nın “altyapıdan yetişmiş sporcu bulundurma zorunluluğu” ile ilgili kuralını örnek göstererek 30 yaş sınırını savunmak isteyebilir. Ancak UEFA’nın uygulaması ile TFF’nin uygulaması çok farklıdır. TFF, gençlerin, altyapıdan gelenlerin gelişmesini ve böylece Türk futbolunun, Türk milli takımlarının gelişmesini amaçlıyorsa, UEFA’nın lisans kriterlerini harfiyen ve tüm profesyonel liglere uygulamalıdır. Süper Lig’de mücadele eden kulüplerin altyapıdan sporcularla mücadele etmesi yönündeki düzenlemelerin sertleştirilmesi ve bu düzenlemelerin uygulanması için azami çabanın harcanması gerekmektedir.

 

C) Ambush Marketing

Rekabetle ilgili düzenlemeler ve denetimler sadece federasyonların faaliyetiyle sınırlı olmamalıdır. Uluslar arası birçok organizasyona ev sahipliği yapan; Dünya Basketbol Şampiyonası (2009), Üniversiteler Kış Olimpiyatları (2011) gibi dünyanın takip edeceği büyük organizasyonları kazanan; Olimpiyat Oyunları ve Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak isteyen Türkiye’nin acilen “ambush marketing” ile ilgili düzenlemeler yapması gerekmektedir. Büyük organizasyonların ev sahipliğinin kazanılması, o organizasyonu düzenleyen uluslar arası kuruluş ile sponsorların haklarının korunması ile mümkün olacaktır. Aynı şekilde, ulusal sponsorların artışı da bu konudaki düzenlemelerin kabul edilmesi ile doğru orantılı olacaktır.

Spor Yargısı (Tahkim) ve Uluslar arası İlişkiler:

Spor Şurası Spor Hukuku Komisyonu, spor yargısı üzerinde çok kapsamlı durmuştur. Biz de bu konuyu detaylı biçimde incelemeyi uygun gördük.

Türkiye’de spor yargısı üç bölüme ayrılmıştır: Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu, GSGM Tahkim Kurulu, GSGM Ceza Kurulları.

Dünyanın hiçbir yerinde bir federasyonun kanunla kurulmuş ayrı tahkim mahkemesi bulunmadığı gibi, hiçbir gelişmiş devlet, söz konusu tahkim ve ceza kurullarının kararlarının kesin olduğunu ve bu kararlara karşı devlet mahkemelerine başvurulamayacağını hüküm altına almamıştır.

Türkiye’yi dünyada tek kılan bu garip yapılanmayı yakından incelemekte fayda vardır.

Türk Spor Tahkiminin Özellikleri:

– Zorunlu Tahkim

Türkiye’de spor tahkimi, zorunlu tahkim niteliğindedir. TFF Tahkim Kurulu ve GSGM Tahkim Kurulu, neredeyse sporla ilgili her konuda yetkili kılınmış; spor federasyonlarının faaliyetlerinden, aktörleri arasındaki ilişkilerden doğan sporla ilgili uyuşmazlıkların çözümünde bu kurullar görevli addedilmiştir. Spor aktörlerinin devlet mahkemelerine başvuru hakkı ortadan kaldırılmıştır.

Oysa tahkim, kural olarak rızaya dayanmaktadır. Spor tahkiminin en önemli özelliği de, tarafların rızalarıyla tahkime tabi olmalarıdır.

Avrupa’da ABD’de spor tahkimi rızaya dayanmaktadır. Taraflar arasındaki sözleşmelerde, federasyonların, kulüplerin statülerinde, yönetmeliklerinde yer alan tahkim şartına dayanılarak tahkime başvurulmaktadır.

Tahkimin rızai niteliği özellikle sporcu-kulüp, sporcu-federasyon ilişkilerinden doğan uyuşmazlıklarda sorun yaratmaktadır

Avusturya’da, Avusturya Kayak Federasyonu ile Avusturyalı kayakçılar arasındaki ilişki hizmet sözleşmesi olarak nitelendirilmekte; federasyonun statüsünde, yönetmeliklerinde yer alacak tahkim şartlarının geçersiz olduğu kabul edilmektedir.

İtalya’da hizmet sözleşmesi, kural olarak, tahkime elverişli değildir. Bununla birlikte, İtalya’da kabul edilen yeni bir kanunla spor kuruluşları ile profesyonel sporcular arasındaki sözleşmelerde tahkim şartı öngörülebileceği öngörülmüştür.

Dikkat edilirse, Avrupa’da profesyonel sporcuların sözleşmelerinin tahkime elverişliliği genel olarak kabul edilmemekte; tahkimi kabul eden devletler ise spor tahkiminin rızai özelliğini öne çıkarmaktadırlar.

Türkiye’de de iş sözleşmelerinin tahkime tabi olması, Anayasa Mahkemesi tarafından sınırlı biçimde kabul edilmektedir. Mahkeme, 2007 yılında verdiği bir kararda iş ilişkilerinde tahkim konusunu aşağıdaki şekilde değerlendirmiştir:

Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasına göre, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı olarak iddiada bulunmak ve adil yargılanmak hakkına sahiptir.

İptali istenilen kuralın,“Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümüyle, toplu iş sözleşmesinin bu konudaki hükümlerine yasa hükmü gibi bağlayıcılık kazandırılmaktadır.

Özel hakem kararları ancak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 533. maddesinde yer alan ve esas yönünden denetime olanak vermeyen nedenlerle temyiz edilebiliyor ise de, iptali istenilen kuralda yargı önünde davacı olarak esas yönünden iddiada bulunulmasına olanak verilmemiş olması hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Bu nedenle kuralın “Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümü Anayasa’nın 36. maddesine aykırıdır, iptali gerekir.”

– Tahkim Kurullarının Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı / Adil Yargılanma Hakkı

Federasyonların yargılama yetkisi, Anayasa’da belirtilen ve AİHS’de öngörülen temel hukuk prensipleri ile sınırlıdır. Öncelikle, federasyonlar bünyesinde kurulan yargılama kurullarının bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda teminat vermeleri gerekir. Federal Mahkeme çoğu kez bu kurulların sadece spor federasyonlarının organı olduklarına karar vermiştir. Böylece, sporcu, bu kurulların kararlarına karşı dış yargılama makamlarına başvurabilmektedir.

Aynı şekilde, kurulun vereceği karardan doğrudan etkilenecek veya çıkar çatışması bulunan kimselerin kurullarda görev alamaması gerekir. Ayrıca itiraz konusu olan kararın alınmasına katılan kişiler de kurullarda yer alamaz.

Bu organlar kişilik haklarının korunması için öngörülen çeşitli usul kurallarına uymalıdırlar. Sporcu gerekli bütün delilleri sunma, oturumlara katılma veya oturumlarda temsil edilme hakkına sahip olmalıdır. Sporcu, karşı tarafın iddialarını bilme, kendisine karşı ileri sürülen delilleri inceleme, tartışma ve karşı delil ileri sürme hakkına sahip olmalıdır. Taraflar eşit muameleye tabi olma hakkına sahiptir. Diğer bir deyişle, taraflar adil yargılanma hakkına sahip olmalıdırlar.

Dünyada spor tahkiminin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesi ile bağlı olup olmadığı tartışılmaktadır.

Bilindiği üzere, AİHS md. 6’da öngörülen teminatlar devlet yargısına uygulanmaktadır. Tahkim mahkemeleri ise devlet yargısı niteliği taşımamaktadır. Bu sebeple, bu mahkemelerin AİHS md. 6’ya uygun yargılama yapmamaları kural olarak onların sorumluluğuna sebep olmayacaktır. Spor tahkiminin rızaya dayanması, tarafların söz konusu hakemlere rızalarıyla görevlendirmeleri AİHS md. 6’nın hakemlere uygulanmasını engellemektedir.

Bununla birlikte, AİHS, devletlere tahkimi temel usul teminatlarını uygulayacak şekilde düzenleme yükümlülüğü getirmiştir. Devlet mahkemeleri, tahkim kararlarına karşı son başvuru makamı olmaları sebebiyle AİHS md. 6 ile bağlıdırlar. Sonuç olarak, devlet mahkemeleri, tahkim yargılamasında temel yargılanma haklarından biri veya bazılarının ihlal edildiğini tespit etmesine rağmen bu aykırılığa yaptırım bağlamaması durumunda ilgili devletin AİHS md. 6 karşısında sorumluluğuna sebep verebilecektir.

Devletin dolaylı sorumluluğunu ön plana çıkaran Avrupalı spor hukukçuları, sporcunun özel durumuna da değinmektedirler. Yazarlar, sporcunun tahkime karşı rızasının serbest olmaması, onun tahkimi kabul etmekten başka çaresinin bulunmaması ve devlet mahkemeleri önünde sahip olacağı temel haklardan vazgeçmesi karşısında spor tahkiminin kanunla öngörülen tahkime benzediğini ve bu tür tahkimin AİHS’ye tabi olduğunu ileri sürmektedirler.

Söz konusu tartışmaları Türk spor tahkimi açısından inceleyince karşımıza çok ilginç bir tablo çıkmaktadır.

Türkiye’de spor tahkimi kanun ve yönetmeliklerle zorunlu kılınmıştır. Bu durumda, söz konusu tahkim kurullarının AİHS’deki teminatları sağlaması gerekmektedir.

Türkiye’de ceza veya disiplin kurulları ile tahkim kurulları, ister federasyonun içinde ister ayrı bir kurum olarak örgütlenmiş olsunlar, yeterli bağımsızlık ve tarafsızlık güvencesi vermemektedirler. Zira bunların, kendilerini yaratan kurumlarla aralarında bağımlılık ilişkisi bulunmaktadır.

Bilindiği üzere, tahkimde tarafların kendi hakemlerini seçme hakları vardır. Tarafların seçtikleri hakemler bir başkan seçerler. Üç hakem uyuşmazlığı çözüme kavuşturur. Duruma göre, tarafların belirleyeceği tek hakem de yetkili olabilir.

Türkiye’de ise tahkim kurulları atama yoluyla göreve gelmektedirler. Bu hakemler de genelde kulüplere yakın isimlerdir. GSGM Tahkim Kurulu’nda ise GSGM bürokratı görev yapmaktadır. Ayrıca GSGM Tahkim Kurulu’nda, devlet hakimleri de görev almaktadır. Oysa Anayasa Mahkemesi 2006 yılında verdiği kararla[2], hakim ve savcıların federasyonların kurullarında görev yapması yapmasına ilişkin düzenlemeleri Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Buna ek olarak, GSGM Tahkim Kurulu, kendisini atayan teşkilat ile diğer kurumlar arasındaki uyuşmazlıkları da çözümlemekle yetkili kılınmıştır.

Söz konusu kurulların kararlarına karşı devlet yargısına başvurulamayacağı öngörülmüştür. Aşağıda bu hususa ayrıca değinilecektir.

Yukarıda kapsamlı biçimde anlatılan görüşler ışığında, Türk spor tahkiminin Avrupa’daki benzerlerinin çok gerisinde kaldığını, sporcu için yeterli teminatları vermediğini ve bu durumun Türkiye’nin AİHS uyarınca sorumlu kılacağını rahatlıkla iddia edebiliriz.

– Kararların kesinliği

Ceza ve disiplin kurullarının ilgili federasyonun organları olmaları federasyonları, bu bağımlılık ilişkisi içinde hem karar veren hem de yargılayan kılmaktadır. Sporcular ise bu ilişki karşısında rahatsız olmaktadırlar. Uygulamada pek sık rastlanmasa da sporcunun avukat aracılığıyla savunma yapması da bu olumsuzluğu ortadan kaldırmamaktadır.

Dünyada hiçbir spor federasyonunun yargılama kurulunun kararlarının kesinliği söz konusu değildir. Bu kararlara karşı her zaman bağımsız ve tarafsız, federasyona yabancı bir yargılama makamının denetimi öngörülmüştür. Bu denetim son tahlilde devlet mahkemeleri tarafından yapılmaktadır.

Spor tahkiminde sporcuların tahkimi seçmek dışında alternatifi bulunmamaktadır. Doktrinde, spor tahkiminin zorlayıcı özelliği sebebiyle, sporcuların korunması gerektiği, spor tahkim kurumlarının verdiği kararların devlet mahkemeleri tarafından bir şekilde denetlenmesi durumunda sporcuların da tahkime daha sıcak bakacakları iddia edilmektedir. Spor tahkiminde, ticari tahkimden farklı olarak, çok uluslu şirketler ve onların hissedarları değil, bütün yaşamını ve maddi kaynaklarını spora adamış gerçek kişiler söz konusudur. Bu yazarlara göre, spor tahkimi söz konusu olduğunda, devlet mahkemeleri esastan inceleme yapmalıdırlar.

Federasyonların kararlarının sporcunun kişilik haklarını, temel özgürlüklerini ihlal etme riski karşısında devlet, sporcuyu korumak amacıyla bu kararlara müdahale etmektedir. “Devlet yargısının müdahalesi ilkesi” öncelikle içtihatlar tarafından ortaya konmuştur. Devlet mahkemeleri, devlet yargısına başvuruyu engelleyen hükümleri hukuka aykırı kabul etmişlerdir. Belirtmek gerekir ki, sporcuların spor kurumları tarafından alınan kararları gözden geçirtme hakları kanunlar tarafından teminat altına alınmış kişilik haklarındandır.

Tahkimin merkezi sayılan, Spor Tahkim Mahkemesi ile birçok uluslar arası federasyona ev sahipliği yapan, bu sayede spor hukukunun önde gelen ülkelerinden biri haline gelen İsviçre’de Kanton mahkemeleri ve Federal Mahkeme, spor federasyonlarının faaliyetlerini, işlemlerini denetlemektedir. İlgililer federasyonların kararlarına karşı mahkemelere başvurabilmektedir. IOC, uluslarararası federasyonalar, ulusal federasyonlar bu denetimin sporun özerkliğine aykırı olduğunu iddia etmemektedirler.

Türkiye’de ise spor yargısı makamlarının kararlarına karşı devlet mahkemelerine başvurulamayacağı öngörülmüştür. Hatta bu husus şaşırtıcı şekilde, kanun koyucu tarafından düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesi[3], kanun dışındaki düzenlemelerde tahkim kararlarının kesinliğine, bu kararlara karşı devlet mahkemelerine başvurulamayacağına dair hükümlerin Anayasa’ya uygunluğunu denetlerken şu ifadeyi kullanmıştır:

““Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasına göre, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı olarak iddiada bulunmak ve adil yargılanmak hakkına sahiptir.

İptali istenilen kuralın,“Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümüyle, toplu iş sözleşmesinin bu konudaki hükümlerine yasa hükmü gibi bağlayıcılık kazandırılmaktadır.        

Özel hakem kararları ancak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 533. maddesinde yer alan ve esas yönünden denetime olanak vermeyen nedenlerle temyiz edilebiliyor ise de, iptali istenilen kuralda yargı önünde davacı olarak esas yönünden iddiada bulunulmasına olanak verilmemiş olması hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Bu nedenle kuralın “Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya” bölümü Anayasa’nın 36. maddesine aykırıdır, iptali gerekir.”

Anayasa Mahkemesi, yine bir başka kararında[4] tahkimle ilgili düzenlemelerin kanunla yapılması ve tahkim kararlarına karşı yargı yolunun açık tutulmasına ilişkin aşağıdaki görüşü ortaya koymuştur:

Anayasa’nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı öngörülmüştür. Bu madde uyarınca, yapılacak yargılamanın kişiler yönünden gerçek bir güvence oluşturabilmesi için aranacak nitelikler de 36. maddede belirtilerek “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.” denilmiştir. Anayasa’nın 141. maddesiyle de davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması görevi yargıya verilmiştir. Bu görevin ağır iş yükü altında yerine getirilmesi zorlaştıkça, uyuşmazlıkların çözümü için alternatif yöntemlerin yaşama geçirilmesi, yargıya ilişkin anayasal kuralların etkililiğinin sağlanması bakımından gerekli görülebilir. Bu durumda yasakoyucu, taraflara görevli ve yetkili mahkemeye başvurmadan önce aralarındaki uyuşmazlığı kısa sürede çözmek üzere baro hakem kuruluna başvurma yükümlülüğünü getirebilir. Ancak bu aşamadan sonra kararı benimsemeyen tarafa ilk derecede ve/veya temyiz aşamasında yargı yolunun açık tutulması, hakem kurullarının oluşumunun ve çalışma yönteminin, uzmanlığın önemi de gözetilerek hukuk devleti ilkeleriyle uyum içinde düzenlenmesi gerekir. Ayrıca hakem kurullarının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, uzman niteliği ile bu kurulların alacağı kararların bağlı olacağı usul ve esasların yönetmeliğe bırakılmayıp yasa ile düzenlenmesi de zorunludur.”

Görüldüğü üzere, tahkim kararlarının kesinliğine ilişkin hükümler, hak arama özgürlüğünü sınırlandırmaktadır. Söz konusu sınırlama kanunla yapılmalıdır.

Sınırlama konusu kararları verecek tahkim mahkemeleri de bağımsız ve tarafsız niteliğe sahip olmalıdır. Bu niteliğe sahip olmayan kurulların vereceği kararlar tahkim kararı olmayacak; bu kararlara karşı devlet mahkemelerine başvurulabilecektir.

Kanımızca, Türkiye’deki spor yargılamasına ilişkin mevzuat değiştirilmelidir. Tahkim Kurulu kararlarına karşı devlet yargısına başvuru hakkı tanınmalıdır. AİHS uyarınca var olan bu hakkın mevzuatta öngörülmesi gerekmektedir.

Sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların çözümünde ise sporcu ve antrenörlerin, tıpkı İş Kanunu’nda düzenlendiği gibi, ister tahkime ister devlet yargısına başvurabilecekleri öngörülmelidir.

– Tahkim Kurulunun Tüm Sporlar İçin Ortak, Federasyonlardan Bağımsız Bir Kurul Olması Zorunluluğu

IOC, TMOK, spor federasyonlarının iddia ettiğinin tersine, özerklik, federasyonların her istediğini yapabilmesi, devletin yargı sistemine tabi olmaması anlamına gelmemektedir. Bugüne kadar federasyonlar, bu özerklikleri sayesinde hiç demokratik olmayan ve spor camiasını rahatsız eden uygulamalar imza atmışlardır.

İşte bu sebeple, spor kuruluşlarının faaliyetlerinin bağımsız ve tarafsız bir yargı makamı tarafından denetlenmesi gerekmektedir.

Devlet yargısının spora müdahale etmesi istenmemektedir. Yargının, hantal yapısı sebebiyle çok hızlı çözümlenmesi gereken spor uyuşmazlıklarının çözümünde yetersiz kalması; sporun uluslar arası boyutunun bu konuda ortaya çıkan uyuşmazlıklar için özel uzmanlık gerektirmesi ve devlet hakimlerinin bu uzmanlığa sahip olmaması sporun özel bir mahkemeye ihtiyaç duymasına sebep olmuştur.

Biz de spora özgü ayrı bir mahkemenin kurulması gerektiğini düşünüyoruz. Açıkçası, devletin kuracağı bir mahkeme yerine, uzmanlardan oluşan, bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda teminat veren bir tahkim mahkemesini tercih ediyoruz.

Türkiye’de faaliyet gösteren GSGM Ceza Kurulu, GSGM Tahkim Kurulu ve TFF Tahkim Kurulu’nun bir çatı altında toplanması gerektiğini düşünüyoruz. Futbolun yapısının farklı olduğuna dair eleştirileri ise kabul etmiyoruz. Futbol dışında basketbol, voleybol, hentbol gibi takım sporları da profesyonel yapıya sahiptir. Bu sporlarda da lig sistemi kabul edilmiştir. Bu sporlarda da uyuşmazlıkların birkaç gün içinde çözümlenmesi gerekmektedir. Futbolu bütün bu dallardan ayrı bir kefeye koymanın anlamı bulunmamaktadır. Spor uyuşmazlıklarını çözümlendirecek bir mahkeme, tahkim kurulu oluşturulacaksa, bu makam futbol dahil bütün spor dallarını kapsamalıdır. Futbolun ayrı bir yargısının olması “yargılama birliği” prensibine aykırılık oluşturacaktır. Dünyada tek bir spor federasyonu için kurulmuş özel bir mahkeme bulunmamaktadır.

Tahkim Kurulu yerine alternatif çözüm yollarını kullanan bir merkez kurulmalıdır:

Sportif uyuşmazlıkların devlet mahkemeleri dışında çözümlenmesinde tek faaliyet tahkim değildir. Alternatif uyuşmazlık yöntemleri sporda çok sık kullanılmaktadır. Arabuluculuk (mediation), tahkimden sonra en çok uygulanan alternatif uyuşmazlık yöntemidir. Bu sebeple, sadece tahkim kurulu kurulması önerisinin genişletilerek, sportif uyuşmazlıkların çözümü için bir merkez kurulması ve bu merkezin tahkim dışında diğer alternatif çözüm yollarının hayata geçirilmesinde öncü olması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu merkez sadece uyuşmazlıkların çözümünde değil; uyuşmazlıkların oluşmaması, oluşabilecek uyuşmazlıkların çözüm yöntemlerinin bilinmesi amacıyla federasyonlara, kulüplere, sporculara diğer spor aktörlerine eğitim verecek bir kuruluş olmalıdır. Böylece uyuşmazlıkların büyük oranda önüne geçilebilecek; tarafların bu konuda bilgili olması sayesinde çözüm daha rahat bulunacaktır.

Bugün gündemi spor tahkiminin meşgul etmesi sebebiyle, biz tüm spor federasyonlarının, GSGM ve TMOK’un tabi olacağı tahkim kurulunun yapısına yönelik aşağıdaki önerilerimizi paylaşıyoruz:

Her taraf kendi hakemini seçebilmelidir.

Bu konuda ikili ayrım yapılabilir. Taraflar hakemlerini serbestçe seçebilirler veya liste sistemi uygulanabilir.

Taraflar, kendi hakemlerini hiçbir sınırlamaya bağlı kalmaksızın seçebilirler.

Liste sistemi kabul edilirse, çok önemli bir hususa dikkat etmek gerekmektedir. CIAS, CAS’ta görev alabilecek hakemleri belirlemiştir. İsviçre Federal Mahkemesi, tahkimde tarafların hakemlerini seçmekte özgür olduklarını belirtmiş; CAS’ta görev alacak hakemlerin sınırlı bir listeden seçilmesini eleştirmiştir. Federal Mahkeme, söz konusu eleştirisine rağmen, hakemlerin spor hukuku alanında uzman olmaları ve her kesimi temsil etmeleri sebebiyle liste sistemine rağmen CAS’ın bağımsızlığını tarafsızlığını kabul etmiştir.

Tarafların anlaşarak tek bir hakem seçmeleri de mümkün olmalıdır.

 

Hakemler tarafsız ve bağımsız olmalıdır

Hakemlerin GSGM ve federasyonlara yakın kimseler olmamaları gerekir.

CAS’ın yapısı örnek alınabilir. Listedeki hakemlerin en az % 20’sinin federasyonlardan bağımsız olması şartı getirilebilir.

 

Bu bir tahkim olacaksa, Tahkim yeri serbestçe seçilebilmelidir

Tahkim yeri üzerinde karar alınamazsa, belli bir yerin tahkim yeri olacağı öngörülmelidir. TFF Tahkim Kurulu, İstanbul’da; GSGM Tahkim Kurulu ise Ankara’da toplanmaktadır. Bu iki şehir dışında merkezi bulunan kulüplerin yöneticilerinin, sporcularının bu iki şehre gelmek zorunda kalmamaları; duruma göre yargılamanın uyuşmazlığın meydana geldiği yerde yapılabilmesi için taraflara tahkim yerini belirleme hakkı verilmelidir.

Taraflar kendi uzmanlarını bilirkişi olarak önerebilmelidir

Özellikle dopingle ilgili uyuşmazlıklarda taraflar kendi seçtikleri uzmanların raporlarının da dikkate alınmasını isteyebilmelidirler.

 

Çapraz sorgu sistemi getirilmelidir.

Taraflar birbirlerine, tanıklara ve bilirkişilere soru sorma hakkına sahip olmalıdırlar.

Tahkim yargılaması ucuz olmalıdır:

Tahkim, devlet yargısına göre pahalı bir usuldür. Türkiye’de spor tahkiminin ucuz olması için gereken önlemler alınmalıdır. Özellikle amatör sporcuların tahkime başvurabilmeleri, adalete başvurma hakkını kullanabilmeleri amacıyla adli yardım öngörülmelidir. GSGM, TMOK, federasyonlardan alınacak katkı payları ile bir fon oluşturulmalıdır.

Kararlar yayınlanmalıdır:

Bugün federasyonların disiplin kurullarının, GSGM ceza kurullarının ve tahkim kurullarının kararları yayınlanmamaktadır. Bu kararların içtihat oluşturup oluşturmadığı konusunda kimsenin bir fikri yoktur. Bugün spor yargılama makamlarının kararlarına karşı devlet mahkemelerine başvurulamadığı dikkate alınırsa, bu kararların yayınlanması zorunludur.

Uluslar arası kuralların hakim olduğu spor hukukunda sporun organizasyonu ile ilgili ulusal ve uluslar arası kuralların yargılama makamları tarafından nasıl yorumlandığı, nasıl uygulandığı bilinmelidir.

Spor hukuku için kullanılan “lex sportiva”, belli temel prensipler ve bu prensipler ışığında hazırlanan ve artık uluslar arası federasyonların önemli bir kısmı tarafından benimsenen, uygulanan kurallardan meydana gelmektedir. Bu kuralların Türkiye’deki yansımaları, Türkiye’deki uygulamanın bu uyumlaştırma hareketine uygun olup olmadığı tespit edilmelidir. Spor yargısının verdiği kararların diğer ulusal yargı makamları ve uluslar arası federasyonlar, tahkim makamları tarafından verilen kararlarla karşılaştırılması; bunların doktrin tarafından değerlendirilmesi ve en önemlisi benzer olaylarla karşılaşan spor aktörlerinin iddia ve savunmalarını bu kararlar ışığında hazırlayabilmeleri için söz konusu kararlar yayınlanmalıdır.

Söz konusu kararların yayını sadece spor hukukunun gelişmesi için değil, aynı zamanda ulusal mevzuatın doğru uygulanıp uygulanmadığının tespiti hususunda da önem taşımaktadır. Özellikle sporcularla kulüpler arasındaki sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda Türk Borçlar Kanunu’nun, antrenörlerle yapılan sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda ise İş Kanunu’nun, Türk mahkemelerinin verdiği içtihatlar da dikkate alınarak uygulanıp uygulanmadığı kontrol edilmelidir. Tahkim kurulları, ulusal mevzuatı uygularken, bu mevzuatla ilgili oluşmuş içtihatları da dikkate almak zorundadırlar.

Sonuç olarak, federasyonların disiplin kurulları, GSGM Ceza Kurulu, GSGM Tahkim Kurulu ve TFF Tahkim Kurulu kararları ilgili kuruluşların Internet sitelerinden en kısa süre içinde yayınlanmalıdır. Her faaliyet döneminin sonunda bu kararlar kitap olarak basılmalıdır. Bu kararlar TMOK ve GSGM bünyesinde biriktirilmeli ve ilgililerin istifadesine sunulmalıdır.

Bu kararlarla ilgili açıklayıcı bilgiler; kararın önemi ile ilgili notların oluşturulması ve bunların kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Söz konusu kararların dışında, doktrin eserleri için bir veritabanı oluşturulmalıdır. Bu eserlere veya en azından künyelerine Internet ortamından ulaşılabilmelidir.

Spor hukukçularının listesi yayınlanmalıdır

Türkiye’de spor hukukuyla ilgilenen hukukçu sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Sportif uyuşmazlıklara taraf olan veya spor hukukuyla ilgili bilgi almak isteyen kimselerin,  spor hukuku üzerine çalışan hukukçuları nasıl bulacakları konusunda bilgili olmadıkları açıktır. Bu sorun özellikle amatör sporcular için söz konusudur.

Kurulmasını önerdiğimiz “Uyuşmazlıkların Çözüm Merkezi’nin Internet sitesinde spor hukukçularının listesi yayınlanarak, bu konuda avukat veya uzman arayan kimselere büyük bir hizmet verilecektir.

Bu listenin hazırlanmasında sadece beyana dayanılmamalıdır. Spor hukukçusu olduğunu iddia eden kimselerin bu konuda fiilen çalışıyor olmaları gerektiği açıktır. Uzmanların tespitinde akademik çalışmalar da dikkate alınmalıdır.

Diğer Önerilerimiz:

Türk spor hukuku sistemi ile ilgili diğer önerilerimiz aşağıdadır:

– Amatör spor dallarında düzenlenen organizasyonlarda yüzlerce gönüllüye ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak ülkemizde gönüllülük kurumu henüz emekleme aşamasındadır. Bu sebeple, gönüllülükle ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Gönüllülük özendirilmeli ve hukuki altyapısı hazırlanmalıdır.. Gönüllülerin ve bunları kullanan kuruluşların hak ve yükümlülüklerine ilişkin mevzuat oluşturulmalıdır. Bu konuda GSGM ve federasyonlar birlikte çalışmalıdır.

– Hakem ve sporcu derneklerinin aktif hale getirilmesi gerekmektedir. Bu derneklere, tıpkı tüketici hukukunda olduğu gibi dava açma hakkı verilmelidir.

– Hakem ve oyuncuların, disiplin kuralları dışında Türk mevzuatında dayanarak kendilerine her türlü hukuka aykırı davranışta bulunanlara karşı hukuk ve ceza mahkemelerine başvurabilecekleri öğretilmelidir.

– Öğretimlerine devam eden sporcuların, turnuvalara, kamplara katılımında okulların gerekli izni vermeleri ve öğrencilerin mağdur olmaması için gereken önlemler alınmalıdır. Özellikle üniversite öğrencisi sporcuların bu konuda büyük zorluklar yaşadıkları; spor eğitimi veren BESYOlarda bile öğrencilerin kamp ve turnuvalara katılımlarından ötürü devamsızlık sebebiyle başarısız oldukları bilinmektedir.

– Engelli vatandaşlara karşı spor alanlarından faydalanma, spor karşılaşmalarına seyirci olarak katılma ve spor yapma (malzemelerin tedariki, görevlilerin eğitimi ve spor alanlarının uygun hale getirilmesi) konularında yapılan ayırımcılığın önüne geçilmelidir. Bunun hukuki altyapısı hazırlanmalı; federasyonların görevleri arasında bu ayırımcılığın giderilmesi de öngörülmelidir.

Engelli öğrencilerin en az sağlam öğrenciler kadar spor yapma hakları olduğu gözden kaçırılmamalı ve onların spor yapmaları için altyapı sağlanmalıdır.

Engelli sporcular için özel okullar açılmalı; spor liseleri ve BESYO’larda bu sporcular için özel sınıflar öngörülmelidir.

Engelli sporcularla sağlam sporcuların karma takım kurmaları sağlanmalı ve karma takımların katıldığı turnuvalar düzenlenmelidir. Böylece entegrasyon sağlanacaktır.

– Spor dallarına göre sporcu dağılımında bir sistem öngörülmelidir. Oyuncu sayısının federasyonlara göre dağılımı araştırılmalıdır. Gereğinden fazla sporcuya sahip olan federasyonların fazla sayıdaki sporcuları diğer federasyonlara kaydırılmalıdır. Niceliğin değil, niteliğin önemli olduğu dikkate alınmalı; elit sporcu olabilecek yeteneklerin sayısı sınırlı tutularak niteliğe ağırlık verilmelidir. Bu konuda GSGM ve federasyonların bu konudaki yükümlülükleri ve ortak çalışma yöntemleri düzenleme altına alınmalıdır.

– Antrenman merkezleri için öngörülecek gereklilikler hukuki düzenlemeler ile belirlenmelidir. Ayrıca federasyonlar da ilgili spor için ek şartlar öngörebilmelidir.

– Amatör ve profesyonel genç sporcuların sosyal güvenlik, eğitim haklarıyla ilgili özel düzenlemeler yapılmalıdır.

– Yerel yönetimlerin nüfus oranını dikkate alarak gerekli kültür fizik ve spor alanlarının inşası için gerekli fonu ayırmaları zorunlu olmalıdır.

– Sportif faaliyetler ile çevrenin korunması ve çevrenin sportif faaliyetlerden doğan tehlikelerden korunması için düzenlemeler yapılmalıdır. Özellikle motor sporları, golf gibi sporların çevreye verdikleri zararlar tartışılmalıdır

– Çocukların profesyonel dallarda oynamasına ilişkin düzenlemeler getirilmelidir. Çocuk işçilerin korunmasına ilişkin hükümlerin çocuk sporcuları kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

– Spor yapma, fiziksel faaliyette bulunma hakkı Anayasa’da düzenlenmelidir.

“Devlet sporcuyu korur” hükmü yeterli değildir. “Sporcu” ifadesinin ne anlama geldiği açık değildir. Bunu tüm fiziksel faaliyette bulunanları kapsayacak şekilde geniş ele almak gerekir.

– Federasyonlara ve kulüplere BESYOlar ile ortak çalışma yapma, BESYO mezunu yönetici, antrenör, masör ve diğer teknik görevli çalıştırma zorunluluğu getirilmelidir.

– Türkiye Amatör Sporlar Konfederasyonu’nun futbol odaklı çalışmasının önüne geçilmelidir. Diğer spor dallarında aktif rol almayan konfederasyon yetkililerinin federasyon seçimlerinde oy kullanma hakkı kaldırılmalıdır.

– TMOK ile Paralimpik Komitesi arasındaki ilişki belirlenmelidir. İki komitenin amacı, işlevi açık hale getirilmelidir.

Paralimpik Komitesi’nin siyasetten arındırılıp sadece bu konuyla ilgili çalışan uzmanlardan oluşması sağlanmalıdır.

Komiteler-GSGM-federasyonlar arasındaki ilişkiler sistemli hale getirilmelidir. TMOK’un olimpik spor federasyonları üzerinde yetki sahibi olması sağlanmalıdır.

– Üst düzey spor için bir konsey kurulmalıdır. Bu Konsey, elit spor politikalarının geliştirilmesinden, elit sporcu yetiştirilmesinden sorumlu olmalıdır.

– Yabancı oyuncuların Türk statüsü kazanmasında gösterilen kolaylıklar gözden geçirilmelidir. Yabancı oyuncuların diğer yabancılara kıyasla daha kolay Türk vatandaşlığı kazanması engellenmelidir.

SON SÖZ

Bu rapor, Spor Şurası bünyesinde oluşturulmuş Spor Hukuku Alt Komisyonu’nun raporu dikkate alınarak hazırlanmıştır. Öncelikle, komisyon raporundaki görüşler değerlendirilmiş ve eleştiriler sunulmuştur.

Bu raporda spor hukukunun bütün konularının kapsamlı biçimde ele alınması mümkün olmadı. Amacımız da spor hukukunun tüm sorunlarını ortaya dökmek ve bunları kesin çözüme kavuşturmak değildir. Raporun ilgililer tarafından değerlendirilmesi, tartışılması, eleştirilmesi ve yeni öneriler sunulması durumunda, çalışmamız amacına ulaşmış olacaktır.

Spor Şurası’nın yapılanması ve komisyonların çalışma sistemi karşısında Şura’nın büyük açılımlar sağlaması konusunda bizi şüpheye düşürmüştür.

Spor Şurası’nın gelecekte yapılacak daha kapsamlı ve ciddi toplantıların ilk basamağı olarak değerlendirilmesi uygun olacaktır.

Yargıtay Kararı – Şube Koordinatörlük Sözleşmesi, Rekabet Yasağı

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 06/05/2019, 2018/1799 E., 2019/3444 K.

MAHKEMESİ : ANKARA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 20. HUKUK DAİRESİ

TÜRK MİLLETİ ADINA

Taraflar arasında görülen davada Ankara 2. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 04/10/2016 tarih ve 2014/706 E. – 2016/435 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin reddine-kabulüne dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce verilen 11/01/2018 tarih ve 2017/1173-2018/18 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkilinin Fenerbahçe Spor Kulübü Basketbol ve Voleybol Okulları‘nın Ankara temsilciliğini yaptığını, davalı ile aralarında yapılan 18.09.2013 tarihli sözleşme uyarınca davalının Ankara Bahçelievler Anadolu Lisesi Spor Salonu’ndaki voleybol öğrencilerinin antrenörlüğü işine başladığını, anılan sözleşmede haksız rekabeti önlemek amacıyla cezai şart hükümleri koyduklarını, davalının haklı bir sebep olmaksızın 10.06.2014 tarihinde işten ayrıldığını, hemen ardından Ankara Metropol Spor Kulübü ile anlaştığını ve 100-150 civarında öğrenci ile irtibata geçip çeşitli vaatlerde bulunarak kayıtlarını kendi çalıştığı kulübe geçirdiğini ileri sürerek, davalının rekabet yasağına aykırı faaliyetlerinin durdurulmasını ve sözleşmede belirtilen 15.000,00-TL tazminatın davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin eylemlerinin haksız rekabet oluşturmadığını ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan deliller, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; sözleşmede kararlaştırılan rekabet yasağının 1 yıl süre ile Ankara İli için geçerli olduğu, sözleşmede kararlaştırılan sürenin geçtiği ve talebin konusuz kaldığı, taraflar arasındaki sözleşmenin mahiyeti ile davalının yapmış olduğu iş de dikkate alınarak, davalının eylemlerinin haksız rekabet oluşturmadığı gerekçesiyle, bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığına ve tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından istinaf edilmiştir.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20.Hukuk Dairesi tarafından tüm dosya kapsamına göre yapılan istinaf incelemesi sonucunda; taraflar arasındaki rekabet yasağı sözleşmesinin konu (iş kolu) itibariyle geçerli bir sınırlama içermediği, lisanslı voleybol oyuncusu olan davalının, herhangi bir başka kulüp veya spor okulunda çalışamayacağına ve kendisinin kurduğu, ortak olduğu, vb. kulüp veya spor okulu organizasyonunu yapamayacağına ve yönetemeyeceğine dair şartın, davalının mesleki faaliyetini sürdürmesini bütünü ile engellemekle, TBK’nun 444. maddesi uyarınca geçersiz olduğu, davalının davacının temsilciliğini yaptığı okullarda çalışan öğrenciler ile irtibata geçip çeşitli vaatlerde bulunarak kendi çalıştığı kulübe geçirdiğine dair iddiaların da ispat edilemediği gerekçesiyle, davacı vekilinin istinaf başvurusunun, ilk derece mahkemesince kurulan hükmün gerekçesi yönünden kabulü ile, ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak ve yeniden hüküm kurularak, rekabet yasağı nedeniyle talebin konusuz kaldığı tespit edildiğinden bu hususta karar verilmesine yer olmadığına ve tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, görevden ayrılan işçinin rekabet yasağına aykırı davranışı nedeniyle cezai şartın tahsili istemine ilişkin olup, Bölge Adliye Mahkemesince yöntemince yapılan istinaf incelemesi sonucunda; taraflar arasında yapılan Şube Koordinatörlük Sözleşmesinin rekabet yasağına ilişkin 4.7. maddesinde belirtilen; davalının, herhangi bir başka kulüp veya spor okulunda çalışamayacağına ve kendisinin kurduğu, ortak olduğu, vb. kulüp veya spor okulu organizasyonunu yapamayacağına ve yönetemeyeceğine dair şartın, davalının mesleki faaliyetini sürdürmesini bütünü ile engellediği ve TBK’nın 444. maddesi şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle, talebin reddine karar verilmiştir. Ancak, TBK 444/son maddesine göre; rekabet yasağı kaydı, ancak hizmet ilişkisi işçiye müşteri çevresi veya üretim sırları ya da işverenin yaptığı işler hakkında bilgi edinme imkânı sağlıyorsa ve aynı zamanda bu bilgilerin kullanılması, işverenin önemli bir zararına sebep olacak nitelikteyse geçerlidir.

Somut olayda, davacının davalı ile yaptığı Şube Koordinatörlük Sözleşmesi incelendiğinde; davalının, davacıya ait spor klübünde şube temsilcisi-koordinatör olarak görev yaptığı, müşteri bilgilerinin yanısıra işverenin yaptığı işlerle ilgili bilgi edinme imkanına da sahip olduğu görülmektedir. Bu durumda, davalının davacıya ait iş yerinden ayrıldıktan sonra rakip bir işyerinde faaliyete başlaması nedeniyle fiili bir zararın gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın 444/son maddesine göre zarar tehlikesinin mevcut olup olmadığı değerlendirilerek aynı Kanun’un 445/2 maddesi gereğince hakimin, aşırı nitelikteki rekabet yasağını, bütün durum ve koşulları serbestçe değerlendirmek ve işverenin üstlenmiş olabileceği karşı edimi de hakkaniyete uygun biçimde göz önünde tutmak suretiyle, kapsam veya süre itibariyle sınırlandırabileceği de nazara alınarak, tüm branşlar açısından yasaklama var ise de, TBK 445/2 koşulları değerlendirilmeden davanın reddi doğru görülmemiş olup, kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, HMK’nın 373/2. maddesi uyarınca dava dosyasının Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 06/05/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Antrenör Sözleşmesi, Belirli Süreli İş Sözleşmesidir

Bir süredir bir meslektaşımla spor iş sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların hangi makam tarafından çözümlenmesi gerektiği hakkında fikir alışverişi yapıyoruz.

Bu akşam meslektaşım bana bir mahkeme kararı gönderdi. Bir antrenör, kulübünden ücretini ve bakiye ücretini talep etmiş. Yerel mahkeme talebi kabul etmiş. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 7. Hukuk Dairesi ise yerel mahkemenin kararının ortadan kaldırılmasına karar vermiş.

Gaziantep BAM 7. Dairesi, futbol kulübünde antrenörlük sözleşmesinin belirli süreli olmadığını belirtmiş.

BAM 7. Dairesi’nin kararına katılmak mümkün değil. Antrenör sözleşmesi, niteliği gereği belirli süreli sözleşmedir. Antrenörler bir veya birkaç sezon için sözleşme yaparlar. Sözleşmenin başlangıç ve bitiş süresi belirlidir. Kesin, açık şekilde süre belirtilmese bile sezonun başlangıç ve bitiş tarihi bellidir. Objektif şekilde belirlenebilir süre söz konusudur.

Üstelik Yargıtay’ın farklı daireleri, hiçbir istisna öngörmeksizin, antrenör sözleşmesinin belirli süreli olduğunu kabul ediyor. Yargıtay 7’nci, 9’uncu, 22’nci Daireleri arasında yorum farkı bulunmuyor.

TFF mevzuatı çok açık iken, doktrinde ve Yargıtay’ın daireleri arasında görüş farkı bulunmamakta iken Gaziantep BAM 7. Hukuk Dairesi‘nin kararı açıkça hukuka aykırıdır.

Merak ediyorum. Antrenörün avukatı TFF mevzuatını anlatmadı mı? Doktrine ve Yargıtay kararlarına dayanmadı mı? Yoksa dilekçesinde sadece “sözleşme belirli sürelidir. ücret ve bakiye ücret talebimiz vardır” yazmakla mı yetindi?

Antrenörün avukatı kısa bir dilekçe vermiş olsa bile, hâkim hukuku re’sen uygulamak zorundadır. Yargıtay’ın yerleşik  içtihatlarına rağmen, Gaziantep’teki istinaf hâkimleri hukuka açıkça aykırı karar vermeyi nasıl başardılar?

Yargıtay Kararı – Futbol, Teknik Direktör, Antrenör Sözleşmesinin Niteliği, Uyuşmazlık Çözüm Kurulu, İş Mahkemesinin Görevi

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2014/11411 E., 2014/23332 K.

Mahkemesi : Bursa 6. İş Mahkemesi

Tarihi : 30/04/2014

Numarası : 2011/1730-2014/212

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Davacı, taraflar arasında 05/07/2010-31/05/2011 tarihleri arasında geçerli olmak üzere teknik adam sözleşmesi imzalandığını, esasen Mayıs 2010 tarihinden itibaren kulüpte fiilen göreve başladığını, sözleşmede profesyonel takım antrenörü olarak görev yapacağı belirtilmişse de kulüp tarafından teknik direktöre ait tüm yetki ve sorumluluklarının verildiğini, yetki ve sorumluluğundaki kadro seçimi gibi teknik konularda idarecilerin baskısına maruz kaldığını, 23/10/2010 tarihinde takımın başında müsabaka için Kemer’e gittiğini, konaklamanın yapıldığı müsabaka günü kulüp başkanı N. T..tarafından maç toplantısına katılmaması, takımın otobüsüne binmemesi gerektiğinin bildirildiğini, bu taleplerin yazılı olarak bildirilmesini istediğini, ancak yazılı bildirim yapılmadığını, kulüp başkanının kendisine hakaret ettiğini ve kendisini darp ettiğini, saldırı sonucunda adli tıp darp raporu aldığını ve kovuşturma sonucu Kemer Sulh Ceza Mahkemesi’nin 2011/35 Esas sayılı dosyasından kayden kulüp başkanı Nevzat Tuna’ya kasten yaralama suçundan ceza verildiğini, davalı kulüp yönetim organının kendisinin sorumluluk alanına açık müdahalesi ve kulüp başkanının darp eylemi sebebiyle çekilmez hale gelen iş akdini 26/10/2010 tarih ve 31437 yevmiye nolu ihtarnameyle BK 344 ve İK 24/II maddesi gereği haklı nedenle feshettiğini, fesih işleminin Türkiye Futbol Federasyonu kayıtlarına işlendiğini, 5894 sayılı Kanunun 5. maddesi gereğince mecburi tahkim yoluyla Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’na müracaat edildiğini, 2010/1014 E. sayılı dosyaya kaydedildiğini, kurulun açılan ceza davasının sonucunun beklenmesine karar verdiğini, 21/07/2011 tarihli Resmi Gazetede ilan edilen değişikliğe göre Uyuşmazlık Çözüm Kurulu önüne kulüpler ve teknik direktör-antrenör arasındaki ihtilafların doğmasından sonra kurul tarafından çözümlenmesinin tarafların kurul yetkisini yazılı olarak kabul etmesine bağlı hale getirildiğini, taraflarca söz konusu uyuşmazlığın kurulda çözümü kabul edilmediğinden mahkemeye müracaat zorunluluğunun doğduğunu, haklı nedenle feshedilen sözleşmeden dolayı müvekkilinin sözleşme süresi sonuna kadar elde edeceği gelirden mahrum kalması nedeniyle tazminat alacaklarının tahsilini istemiştir.

Davalı, TFF Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun 2010/1014 E. sayılı dosyasının derdest olduğunu, derdestlik ilk itirazında bulunduklarını, 21/07/2011 tarihli Resmi Gazetede ilan edilen değişiklik tarihinden önce ihtilafın Uyuşmazlık Çözüm Kurulunda açıldığını, değişikliğin zaman bakımından uygulanması yönünden yürürlüğe giriş tarihi itibariyle derdest olan ihtilafın çözümünde görevin TFF Uyuşmazlık Çözüm Kurulunda olduğunu, görev yönünden itiraz ettiklerini, 4857 sayılı İş Kanununun 4/I-g bendinde sporcuların kanunun uygulanması yönünden istisna olduğunu, davacının İş Kanununun uygulama alanı içerisinde olmadığını, taraflar arasında 05/07/2010 tarihinde anlaşmaya varılarak teknik adam sözleşmesi akdedildiğini, sözleşmeye göre davacının görevinin sadece profesyonel takım antrenörlüğü olduğunu, davacının teknik direktörlük lisansının bulunmadığını ve aynı dönemde kulübün teknik direktörü olarak Nihat Tümkaya’nın görev aldığını, davacının müdahalede bulunulduğu iddialarının yersiz olduğunu, Kemer Sulh Ceza Mahkemesinin 2011/35 Esas sayılı ceza davasının kesinleşmediğini ve temyiz aşamasında olduğunu, davacının 18-19/10/2010 günlerinde Bursa’da antrenman sahasında takımın başında olmadığının tespiti üzerine davacıya 20/10/2010 tarihinde 37264 yevmiye nolu ihtarname ile takımın başına dönmemesi halinde akdin feshedileceğinin ihtar edildiğini, davacının bunun üzerine kulüp masöründen sahte rapor istediğini, isteğinin reddedilmesi üzerine 23/10/2010 tarihinde kulüple beraber Kemer’de kampa katıldığını, aynı gün davacının agresif tavırlar sergilediğini, kulüp doktoru, teknik direktör ve yönetim kurulu tarafından toplantıda alınan kararla maça diğer antrenör A.C.. ile çıkma kararının alındığını, kararın teknik direktör N. T.. tarafından davacıya sözlü olarak bildirildiğini, davacının toplantı salonuna girerek takıma ve teknik direktöre hitaben bağırdığını, dışarı çıkarılan davacının dönemin kulüp başkanını otel çıkışında taciz ettiğini, görevine son verilmesi yönünde yazılı belge verilmesini istediğini, dönemin kulüp başkanının kendisini darp ettiği yönünde iftirada bulunduğunu, davacının kulüp başkanını takımın futbolcularına kötülediğini, futbolculara kötü oynamaları ve yenilmeleri yönünde telkinde bulunduğunu, futbolcuların bu konuda yazılı ifade tutanaklarının alındığını, davacının gerek TFF talimatlarına, gerekse İş Kanunu açısından göstermiş olduğu davranışların haklı fesih nedeni olması sebebiyle 28/10/2010 tarih ve 038235 yevmiye nolu ihtarnameyle feshin bildirildiğini, davacının yardımcı antrenörlük görevinde olmasının zoruna gittiğini, kendisini zorla kovdurmaya çalıştığını bildirerek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının teknik direktör (antrenör) olarak görev yaptığı sırada iş akdinin bildirimsiz olarak feshedildiğini belirterek işçilik haklarından kaynaklanan alacaklarını istediği, antrenör davacının 4857 sayılı Yasanın 4/g maddesi kapsamında sporcu vasfı taşıdığının anlaşılmasına göre uyuşmazlığın çözümünde İş Yasası’nın uygulanamayacağının saptandığı, o halde davaya bakmakla görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi olması nedeniyle davacı vekilinin açtığı davanın görev nedeni ile reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir.

Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır.

4857 sayılı İş Kanununun 1’inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4’üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir.

Davanın, İş Kanunu kapsamı dışında kalması halinde, Mahkemenin görevsizliğine ve dosyanın görevli hukuk mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir. Davanın esastan reddi usule aykırıdır.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1’inci maddesi uyarınca, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında, iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözüm yeri iş mahkemeleridir.

4857 sayılı İş Kanununun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi uyarınca, “sporcular” hakkında bu kanun hükümleri uygulanmaz.

Sporcular, kulüplerinin (işverenlerinin) gösterdiği yerlerde tespit edilmiş çalışma saatlerine tâbi olarak ve işverenin emir ve gözetimi altında antrenman ve müsabakalar yaptıkları ve karşılığında önceden kararlaştırılmış bir ücret aldıklarına göre, kulüpleri ile bağları iş sözleşmesine dayanmaktadır. Faaliyetin sporla ilgili oluşu sporcu ile kulüp arasındaki bağın iş ilişkisi sayılmasına engel oluşturmaz.

Federasyon ile kulüp, federasyon ile hakem, sporcu, teknik direktör, antrenör, idareci ve benzeri spor elemanları ile kulüpler arasında çıkan uyuşmazlıklar için federasyonun kendi özel yasalarında veya hukuk talimatlarında özel kurullar ve tahkim şartı benimsenmiştir. Bu nedenle sporcu, antrenör gibi kimselerin işverenleri olan kulüplerle ilgili uyuşmazlıklarda öncelikle bağlı olduğu federasyonun kurullarına başvurması gerekmektedir.

Spor, kişisel veya toplu oyunlar biçimde yapılan genellikle yarışmaya yol açan bir takım kurallara göre uygulanan beden hareketlerinin tümü olarak tanımlanabilir. Buna göre sporcu, sporla uğraşan, aktif olarak içinde yer alan, yarışan, maç yapan kişidir.

Antrenör, sahip olduğu bilgiyi bilim ışığında sporcunun başarısı için kullanan, bu bilgileri spor becerileri ve stratejisi ile birleştiren kişidir.

Teknik direktör ise eğitim sonucu aldığı teknik bilgileri sporcunun ve doğal olarak çalıştırdığı takımın başarısı için ortaya koyan, bu bilgileri strateji ve eğitici kimliğini kullanarak spor becerileriyle birleştiren ve bunları antrenör ve yardımcıları aracılığı ile uygulatan, eğiten, bu anlamda direktif veren kişidir.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 23.05.1960 gün, 11-10 sayılı ve 10.05.1974 gün, 3-44 sayılı kararları uyarınca, özellikle iş hukukunda istisnaî hükmün genişletilerek değil, dar yorumlanması gerekir. İşçiler yararına düzenlenen hükümlerin, işçiler yararına yorumlanması asıldır.

Yukarıdaki tanımlar ve içtihadı birleştirme kararları ışığında, sporla doğrudan uğraşan sporcunun İş Kanunu kapsamında kalmadığı açıktır. Ancak doğrudan aktif spor yapmayan, sporcuyu aktif spor yapması için hazırlayan antrenör ile aktif görevi daha çok direktif vermek olan ve takımı başarıya ulaştırma görevi de bulunan teknik direktörün sporcu sayılmaması ve İş Kanunu kapsamında bir işçi olarak kabul edilmesi gerekir. Bu nedenle antrenör veya teknik direktör ile kulüpleri işveren arasındaki iş sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklarının iş mahkemesinde görülmesi gerekir.

İş güvencesine yönelik hükümler dışında, İş Kanununda işçilik alacakları ile ilgili olarak tahkim yoluna gidilmesine yönelik bir düzenleme olmadığından, antrenör veya teknik direktör ile işveren arasındaki uyuşmazlıkların çözümü için, bu kişilerin bağlı bulundukları federasyonun yönetmelik veya genelgelerinde özel hukuk veya tahkim kurulunun öngörülmesi iş mahkemesinin görevini ortadan kaldırmaz.

Gerek özel hakem, gerekse genel mahkemelerde görülen sporcu ile kulübü arasındaki alacaklara ilişkin uyuşmazlıklarda, 4857 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Ancak antrenör, teknik direktör, idareci, masör ve benzeri elemanlar ile kulüpleri arasında çıkan uyuşmazlıklarda, özel yasal düzenlemeler dışında İş Kanunu hükümlerinin uygulanmasına engel bir durum bulunmamaktadır.

Somut olayda; davacının davalıya ait spor kulübünde antrenör olarak çalıştığı hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. 4857 sayılı İş Kanununun 4-g maddesinde sporcuların İş Kanunun kapsamı dışında olduğu düzenlenmiştir. Davacı ise sporcu olmayıp antrenör olması dolayısıyla İş Kanunu kapsamındadır. 21.07.2011 tarihinde yürürlüğe giren TFF Statüsünün 56. maddesi ve geçici 1.maddesi gereğince Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nda devam eden uyuşmazlıklarla ilgili tarafların ihtiyari yetkiyi kabul etmesi için tebliğden itibaren 10 günlük süre olduğunun belirlendiği, davacı antrenör vekilinin yetkiyi kabul etmemesi nedeniyle taraflar arasında görülmekte olan Türkiye Futbol Fedarasyonu Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’nun 2010/2014 E. sayılı dosyasının 08.08.2012 tarihinde işlemden kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Kaldı ki TFF Çözüm Kurulu’na başvurulmuş olması İş Mahkemesinin yetkisini de ortadan kaldırmamaktadır. O halde mahkemece işin esasına girilerek davacının talebi hakkında bir karar verilmesi gerekirken görevsizlik kararı verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda açıklanan nedenle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 30/12/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.